Şener Üşümezsoy
Osmanlı İmparatorluğu
Türk mü Rum mu?
Kemal Karpat’ın çarpık tarih tezi
Günümüzde etnik kavramların bilerek veya bilmeyerek karıştırıldığı bir süreci yaşamaktayız. Bu süreçte öne çıkan yan, etnik kavramların karıştırılmasından ve çarpıtılmasından politik yönlendirmeler yapılıyor olmasıdır. Bunlardan Osmanlı’nın Batılılarca Türk imparatorluğu olduğu gerçeğini açıkça gören Amerika’da kürsüleri olan profesörlerimiz, bir çarpıtma yaparak bu Türk kavramının Müslüman kavramı olduğu, yani Batılıların Türk imparatorluğu olarak hasmane bir şekilde ortaya koydukları Osmanlı’nın etnik olarak Türk değil Müslüman bir imparatorluk olduğunu Kemal Karpat son söyleşilerinde dile getirmiştir.
Bu olgu bilinen bir yeni çarpıtmadır. Tarih kayıtlarında Batılılar tarafından Osmanlı’nın Türklüğü koyu çizgilerle geçemiştir. Ancak bu Türklüğü Müslümanlıkla hiçbir zaman özdeşleştirmedikleri bir açık gerçektir.
Ama buna karşılık Yunan devletinin, Bulgar devletinin, Romen devletinin Osmanlı Avrupa Türkiyesi’nde Batılılarca kurulan devletler olarak ortaya çıkması sonrası, Avrupalı tarihçiler ve bu Balkanlı devletlerdeki tarihçiler bu ülkede egemen olan Türk kimliğini yok sayarak, sizler Türk değil Yunan Müslümanlarısınız, Bulgar Müslümanlarısınız, Romen Müslümanlarısınız, Yugoslav Müslümanlarısınız gibi tarihi ters yüz eden bir açıklamaya girişmişlerdir.
Balkan Türkleri, ne Yunanistan ne de Bulgaristan’da resmi olarak Türk kabul edilmezler, Müslüman azınlık olarak tanımlanırlar. Tarihsel süreçte, Avrupa Türkiyesi’nin Türk egemenleri, Weber’in deyimiyle Türk egemen statüsü, 1850’li yıllarda Engels ve Marks tarafından “Doğu Sorunu” isimli makalelerde açıklıkla ortaya konmuştur.
Günümüzde Osmanlı’nın Türklüğünü dışlayan ve Müslümanlığını öne çıkaran ve Türksüzleştiren tez yeni değildir. Bu tez günümüz politikasında görüldüğü gibi Avrupa Türkiyesi’ndeki Türk egemenliğini kırma biçimi olarak Türk kimliği yerine Müslüman kimliğin öne çıkarılmasıdır.
Bugün Türkiye için strateji üreten kurumlara tarihsel akıl vericiliği olarak, Osmanlı’nın Türk imparatorluğu olduğu inkar edilemiyeceği için bir noktada Türklüğü Müslümanlığa çevirerek bir hokus pokus yapılmaktadır. Bu olgu da bütünüyle politik bir stratejiye temel hazırlama çabasıdır.
Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” söylemini tek ayaklı bir masa gibi ortaya koyan görüşler Atatürk’e dayandırılmak istense de, Atatürk tarafından Türk milleti kavramı sağlam bir şekilde ortaya konmuştur.
Karadeniz kuzeyi bozkırlardaki İskitlerin tarihsel sınırları, coğrafi olarak Çin kuzeyine kadar uzanmaktadır. Keza bu coğrafya Hunlar tarafından yeni bir etnik oluşum ile tekrar Türkleştirilmiş, Göktürk imparatorluğu ve en sonunda Altınordu Tatarları bu coğrafyada Türklüğü yeniden üretmiştir.
Bu boyutuyla görüldüğü gibi Türk ulusu kavramı cumhuriyetin kuruluşuyla Türkiye’deki yaşayan halklarla sınırlı yapay bir ulus değildir. Maalesef bu kavramdan yola çıkarak Türk ulusunun yapay bir ulus olduğu, Mustafa Kemal tarafından yaratıldığı batılılarca sürekli vurgulanarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yok edilmesine etnik bir saldırı yapılmaktadır. Yani Türkiye’de Türkler yoktur, suni bir şekilde birçok etnik kimlik Üürk olarak tanımlanmıştır, dolayısıyla Türkiye ulusal bir devlet olamaz. Çünkü Türk ulusu denilen Türkiye cumhuriyetini kuran halkın etnik bir ulus olmadığı söylenmektedir.
Batıcı tarih tezinin çarpıklıkları
Buradaki vehamet, bu olgunun bizim tarafımızdan gerçek olduğu sanılmasıdır. Bu anlamda başlığımızdaki kavramların içeriği doldurularak günümüzdeki politik araneda kullanılmasının önü kesilmelidir. Bunların en tipik olanı ise ülkemizde cumhuriyet sonrası azınlıklara yapılan faşizan baskılar ile azınlıkların ülkeden kovulmuş olması kavramının çözümlenmesi gerekmektedir.
Burada bunu bir süreç olarak almıyorum. Bunu bir kavram olarak ele almamın sebebi, politik bir söylem olmasıdır. Bu söylemin Yunan-Rum kavramlarıyla temellendirilmek zorunluluğu vardır. Engels, “Türkiye’deki milliyetler” isimli 1850 yıllı makalesinde, Avrupa Türkiyesi’nde yaratılmak istenen bir Yunan ulusunun etnik olarak varolmadığını, Yunanlılığın tarihsel bir kavram olarak tarihte kaldığını, etnik olarak Avrupa Türkiyesi’ndeki Mora Yarımadası’nda Yunanlılığın olmadığının altını çizer. Engels, Yunanlı denilen kavramın etnik bir kavram olarak varolmadığını, buradaki Mora Yarımadası’ndaki yaşayan halkın etnik olarak slav olduğu, bu genç slav etnosunun kültürel anlamda Helenleştirilmesiyle Yunan ulusunun oluşturulduğunu yazmaktadır.
Türk imparatorluğuna cepheden karşı, batıcı bir yaklaşıma sahip olan Engels, Avrupa Türkiyesi’nin Türksüzleştirilmesi projesini oluşturma çabasındaki teorik çözümlemelerinde, bu gerçeği görmemezlikten gelemez. Engels, Roma’nın vatandaşları olan Avrupa Türkiyesi’nin statü olarak Türk egemenliğinden kurtulmasını amaç edinmiş bir stratejiye temel oluşturan Avrupa Türkiyesi’ndeki milliyetler analizinde, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Slav olan bu halkın kültürel olarak Helenleştirilmesi batı kültürünün kaynağı olarak saydıkları Antik Yunan olgusunu canlandırma çabasıdır. Oysa bu bir ölünün diriltilmesinden daha fazla bir canlandırma olamaz.
Entelektüel bir çarpıtma olarak Braudel’in uygarlıkların sürekliliği konusundaki dogmatik inancı da buradan kaynaklanmaktadır. Doğulu tarihçilerin, İbn-i Haldun’un, Engels’in ve Hikmet Kıvılcımlı’nın ve tabi en önemlisi Arnold Toynbee’nin uygarlıkların diyalektik olarak bir yaşam süreçleri olduğu ve bu süreç sonunda uygarlıkların öldüğü tezi, tarihin gerçek olgusudur. Ve antika tarih bu olguyu sürekli yeni verilerle beslemektedir.
Braudel ise Yunan uygarlığını devam ettirmek çabasında bilimsellik adına kurduğu binayı bir anda çökertmektedir.
Yunan’ın ortadan kalkması ve yerini Rum’un alması
Bizim tarihçilerimiz de bu teorik kavram çerçevesini yakalayamadıkları için Rum kavramı ile Yunan kavramını birbirine tercüme etmektedir. Rum kavramını fazla doğulu bulan bazı tarihçilerimiz, mesela Mustafa Akdağ, Vilayet-i Rum bölgesini Vilayet-i Yunan bölgesi olarak Türkçeye tercüme etmektedir. Gerçekte ise Rum kavramı ile Yunan kavramı birbirlerini yok eden bir sürecin ürünüdür. Yunan uygarlığı ve onun kalıntıları olan Ege uygarlıkları, Romalılar tarafından bütünüyle tarihten silinmiş ve tümüyle Romalılaştırılmış yani Rumlaştırılmıştır. Ve Yunan uygarlığına ait hiçbir etnos, Roma döneminde varlığını sürdürememiştir. Çünkü artık bu tarihsel uygarlıklar ve antik etnoslar tümüyle yeni bir biçim kazanarak yok olmuştur. Yerini genç Roma etnosuna, yani Rumlara bırakmıştır.
Dolayısıyla Mora’da Slavlardan oluşturulmak istenen Yunanlılar ile Anadolu’da antik halkların askeri ve ekonomik olarak yok edilmesi sonrası Rum etnosu ortaya çıkmıştır.
Türklerin Anadolu’ya girişi ise Alparslan öncesi bu Rum etnosunun oluşumu sürecinde Karadeniz kuzeyinden Hunların Rum imparatorluğu içine sızarak girmesiyle başlamıştır. Hunlardan sonra bunların devamı olan Peçenekler, Kıpçaklar Rum ordusunda yer almışlardır. Bunlar Rum devletinde Türkopollar olarak isimlendirilmiştir. Rum devletinin tarihini analiz ettiğimizde hanedanların değişimi, bu kuzeyli askerlerin Anadoluda güç kazanmasıyla belirlenmiştir.
Anadolu’nun Türkleşmesi ve Osmanlı’nın kuruluşu
Alparslan’ın Rum İmparator Diyojen ile savaşması sürecinde Rum ordusundaki Türkler’in, Peçenekler’in, Kıpçaklar’ın Alparslan’ın saflarına geçmesi bilinen tarihsel hikayedir ve Türk zaferinin ana öğelerinden birini oluşturur. Keza Selçuklu devletinin Tatarlar tarafından yıkılması ve Anadolu’da İlhanlı iktidarının pekişmesi, bizim Türk tarihçiler tarafından yok sayılmak istenmektedir. Oysa Osmanlı Devletinin kurucuları olan Osmanoğlu Beyliği, gerçekte İlhanlı uç beyliği olan, ağırlıklı olarak Karadeniz’in kuzeyinden Türkiye’ye giren Kıpçakların oluşturduğu bir beyliktir. Bu beyliğin Kıpçak kökenli olmasını beylikteki önemli şahsiyetlerin Baysungur, Baytemur, Yasak gibi Tatar isimleri taşımalarından anlayabiliriz. Osmanlılar kendine Han ismini almaktadır. Han ismi de Kıpçakların kullandığı bir kavramdır.
Burada vurgulamak istediğimiz nokta, Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde, İstanbul ve İznik Rum İmparatoruluğu’nda savaş gücünü oluşturanlar Kıpçaklar Nogay Tatarlarıdır. Bunlara Ak Tatarlar ismi de verilmektedir. Gerek
Biga’da gerek Yenişehir’de Osmanlıların savaştığı Tatarlar, Rum ordusundaki Ak Tatarlardır. Yoksa İlhanlılar değildir. Bu boyutuyla görüldüğü gibi, doğudan gelen Türkmenlere ve İlhanlılara karşılık kuzeyden ve Trakya’dan gelen Hunlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Nogaylar Anadolu’yu Türkleştiren unsurlardır.
Keza Ermeni tarihçiler de Doğu Anadolu’daki Türkleri İskitler veya Hunlar olarak tanımlamaktadırlar. Görüldüğü gibi Kafkasya kuzeyi, Karadeniz kuzeyi ve Balkanlar’dan Anadolu ve İran’a akın yapan Turani topluluklar, Romalılar tarafından İskitler, Hunlar olarak tanımlamakta, bu tanım 11. yyda Alparslan’ın Anadolu’ya girişinde de devam etmektedir.
Osmanlı’yı Rumlar kurdu tezi
Bu boyutuyla Türklerin Anadolu’yu fethettiği 15. yy ile Türk tarihini Anadolu’da başlatmak Türk tarihini açıklayamaz. Ama politik olarak Türklerin Anadolu’ya gelişi 500 yıldır, o halde bunları buradan sürerek Anadolu’yu Türklerden kurtarabiliriz söylemine temel oluşturabilir. Eğer siz Türkiye ulusunun Kurtuluş Savaşı sonrası kurulduğunu söylerseniz o zaman batılıların ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. Yüzyıllık bir tarihi olan Türkleri Anadolu’dan ve İstanbul’dan silip atmak batılılar için çok daha kolay bir olguya dönüşecektir. Eğer siz tarihinizi dörtyüz aslandan oluşmuş Kayı Boyu aşiretiyle Bizans’ın fethine dayandırırsanız, bu efsanevi tarihin İslamcı cihad ideolojinize temel oluşturduğunuzu sanırsınız. Gerçekte ise Osmanlı’nın cihad üzerine kurulmuş Kayı boyundan türemiş bir tarihe sahip olduğunu vurguladığınızda, burada tarihçileri ve gerçekleri güldüren ama batılılar için Türkleri Anadolu’dan silme politikası için bir tarih yazdığınızın farkına varmazsınız.
Meşhur Roma tarihçisi Gibbon, Roma tarihini Osmanlı tarihi olarak devam ettiren bir anlayışla Osmanlı tarihini bir cihad tarihi olarak yazmaktadır. Bizim Türk İslamcıların çok hoşlandığı masalda Edebali’nin koynundan çıkan bir kızın Osman Gazi’nin koynuna girerek onun koynunda bağrında bir ağaç oluşturmakta ve bu ağaç da Osmanlı gaza ağacı olarak efsaneliştirilmektedir. Gerçekte ise bu tezi esas olarak alan Gibbon ve onun takipçisi olan Wittek bu hikayenin doğru olduğunu, en azından tarihsel olgularla doğrulandığını ama Kayı boyu olarak Türklerle ilişkilendirilen bir kabilenin olmadığını tarih kayıtlarıyla ortaya koyarlar. Ve buradan sonra Türk-İslam yorumunun Türk ayağını Kayı boyu yoktur diyerek sildikten sonra İslam ayağını ise Romalı gaziler, İznik devleti, sınır boyu savaşçıları, gazi savaşçıların Müslüman olmasıyla Osmanlı devletinin kurulduğunu ileri sürmektedirler. Yani Osmanlı devletini kuranlar Türkler değildir. Zaten bu göçebe Türklerin böyle bir imparatorluğu oluşturması akla uygun değildir. O halde bu imparatorluğu Müslüman olmuş Rumlar kurmuştur. Yani Rum hanedanında etnik bir değişim olmaksızın dinsel bir değişim olmuştur teziyle Osmanlı Müslüman imparatorluğudur ama etnik halkı Rumlardır, Slavlardır, Boşnaklardır, Arnavutlardır, Bulgarlardır denilen bir temaya girilmektedir.
Tarihsel fetihler ve ulusların oluşumu
Keza Kemal Karpat’ın Osmanlı Türk kimliği aslında Müslümanlıktır ve bunların Türklükle ilişkileri yoktur tezine gelmektedir. Burada da etnojenejle ilişkili bir cahillik sözkonusudur. Nasıl ki Helenleşmiş Slavların Mora Yarımadası’ndaki Yunanlılığı tartışmayan Karpat ve aynı düşüncede olanlar, aynı şekilde yüzyılımızın başında kendilerini bütünüyle Türk hisseden Boşnakların günümüzde Yugoslavya sürecinde Sırplaştırılması ve Türklükten koparılmaları sürecine ne diyecekler? Türklük olgusu etnik bir oluşam sürecini kapsar ve bu süreçte politik, askeri, ekonomik bir kontrol altında gelişen bir etnik oluşumdur. Modern antropoloji, Kayı boyu örneğinde görüldüğü şekilde, Paul Linder tarafından obaların ve klanların askeri, ekonomik, coğrafi dayanışmayla bir araya gelmiş toplulaklar olduğu; akrabalık ve kan bağı söz konusu olmadığı veya sonradan kurulduğunu açıklıkla ortaya koyar. Bu boyutuyla klanların halka dönüşü ve halkın ulusa dönüşümü Cengiz Han’ın Tatar ordalarında ve uluslarında açıklıkla görülür. Yani fethedilen bölgedeki fethedilen halklar ya Cengiz Han’ın ordusuna katılarak Tatar ulusuna geçer ya da savaşta öldürülürdü. Üçüncü olasılık ise fethin tamamlanmasıyla fethedilen bölgedeki tabi, köle halklar olarak bu fetihçi kabilelere bağlanırlar. Ve bu süreç Cengiz yasalarıyla kontrol edilerek bu halklar sayılır. Ve bunun üzerine vergilendirilir. Ve fetheden askeri yapı içindeki ulus ile ona tabi halktan oluşan bir etnik gelişim süreci başlar. Zaman içinde fetihçi halk ile yani ulus ile tabi halk birleşerek yeni bir ulus oluşturur. Bu yeni ulus yerleşik uygar ulustur.
Tarihin diyalektiği olarak antika tarihte göçer topluluklar askeri kolektif yapılarıyla uygarlığın sınıf çelişkileri içinde boğulmuş askeri yapıları karşısında zaferle çıkmaktadır. Bu zafer Marks’ın Alman İdeolojisi’nde belirttiği şekilde ilerlemeci bir tarih anlayışıyla analiz edildiğinde ileri bir üretim tarzına sahip olan uygarlığın daha geri bir üretim tarzı olan göçer barbarlar tarafından fethedilmesine karşılık zaman içinde fetheden fethedilen tarafından yeniden fethedilir. Yani ileri üretim tarzına sahip uygarlık kendisini fetheden göçerleri barbarları uygarlaştırarak fetheder. Bu mekanizmaya örnek olarak Avrupa merkezli Roma’nın Germenler ve Frank barbarlar tarafından fethedilmesiyle ortaya çıkan yeni uygarlıklar yeni devletler barbar aşılarıyla uygarlığın yeniden diriltilmiş örneklerini oluşturur. Fakat bu süreç aynı zamanda da etnojenetik ulus yaratma sürecidir. Roma fetheden Cermenlerin kutsal roma Cermen imparatorluğu bugünkü Cermen ulusunun Roma üzerinde gelişmiş biçimidir. Aynı şekilde frankların Roma İmparatorluğu’nu fethiyle karolenj imparatorluğu da Fransız ulusunun temelini oluşturmaktadır. Keza Gotların İtalya ve İspanya’yı fethiyle İspanyol, Katalan ve İtalyan etnojenezini oluşturur. Geride Roma’dan kalma hiçbir etnik kalıntı sözkonusu değildir. Ve Marks’ın tarihsel uluslar dediği uluslar bu tarihsel devrimlerle oluşmuş uluslardır.
Batı Roma’daki bu tarihsel devrimleri ve ulusları nedense batılı tarihçiler ve politikacılar Doğu Roma’daki gelişmeyi de görmek istemezler. Doğu Romanın fethiyle Doğu Anadolu Türkleşerek Türkmenya ismini almaktadır. Buradaki Türkmenler daha çok Selçuklu döneminde Anadolu’ya giren Türkmen oymaklarıdır.
Rum Selçukluları, ırki değil coğrafi bir kavramdır
Batı bölgelerinde ise Türkmenler Roma’yı fethederek Rum Selçukluları ismini almaktadır. Buradaki kavram Selçukluların Rumluğu değil, coğrafi olarak Rum ülkesi Türk devletini ifade etmektedir. Karamanoğlu Beyliği de saf Türkmen kimliğiyle Rum Selçukluları bölgesinin Selçuklu sonrası egemen iktidarıdır ve İlhanlarla en yakın müttefik oluşturmaktadır.
İlhanlılar sonrası Anadolu, daha yoğun bir Türkleşmeye, büyük bir Türk akınına sahne olmuş, Osmanlı kuruluş döneminde İlhanlılarla Anadolu’ya gelen Türkmenler ve Tatar kabileleri İlhanlı iktidarıyla birlikte davranmıştır. Yani İlhanlılar Anadolu Türklüğünü yok etmemiştir. Burada Tatar ve Türklük kavramı birbiriyle iç içe geçmiştir. Tatarlık kavramını Moğolluk olarak alan ve Türklerle Moğolları birbirinden ayıran tarih anlayışı Afganistan’dan, Hindistan’dan başlayıp, İran, Anadolu ve Balkanlara kadar uzanan bir Türk oluşum sürecini gözardı etme amacını taşımaktadır. Yani Türkmenlerin Anadolu’ya gelişi sonrası buraya Tatarlar gelerek Anadolu’da Türk egemenliğini bitirmişlerdir gibi gerçekle ilgisi olmayan bir tez oluşturmuşlardır.
Doğu Roma döneminde Roma ordusunda yer alan Kıpçaklar, Ak Tatarlar, doğudan gelen Türklerle birleşerek Roma’nın yenilmesini hazırladığı gibi Timur ile Yıldırım’ın Ankara’da savaştığı dönemde Yıldırım’ın ordusunda sayıları 200.000’i bulan Nogay ordusunun devamı olarak yer almışlardır. Ankara meydan savaşında bu grup Timur’un ordusuna yani Kara Tatarlara karışmışlardır. Ak ve kara renk anlamında değil Batı Tatarları ve Doğu Tatarları olarak yön anlamında kullanılmıştır. Timur’un ordusu Analodu’yu, İran’ı ve Afganistan ile Hindistan’ı fethederek Türk etnojenezinin yenilenmesini sağlamıştır. Osmanlı devletinin batı fetihleri, yani Trakya’dan Balkanlara doğru giden fetihleri, Avrupa Türkiyesi’ndeki hızlı fetih ve Türkleşme bu bölgenin Hunlar, Peçenekler, Kuman-Kıpçaklar zamanında Türkleşmesiyle açıklanmaktadır. Keza yörük olarak Anadolu Türkmenleri Trakya’da ve Avrupa Türkiyesi’nde geniş bir yayılım göstermişlerdir. Bunu Braudel’in “Akdeniz” isimli kitabının ikinci cildindeki haritada açıklıkla görebiliriz.

Doğu Roma fethedilince Türk dünya ekonomik sistemi dediğimiz
İstanbul ve Bursa merkezli bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır. |
|
Osmanlı toprak düzeni
Osmanlı devletinin Batı Anadolu’daki bütünlüğü sağlaması, göçer Türkmenlerle Osmanlı devlet otoritesi arasında tarihsel bir çelişki zuhur etmiştir. Bu çelişki göçer ile yerleşik imparatorluk arasındaki çelişkidir. Osmanlı, Roma’daki toprak ve sınıf ilişkilerini çözerek, Ömer Lütfi Barkan’da ve Halil İnalcık’ta anlatıldığı şekilde köylüye bir çift öküz ve yeterli ölçekte toprak vermekte ve bu komünal toprağa yerleştirme süreci Hikmet Kıvılcımlı tarafından ilkel komünün toprak düzenine yansıyışı ve Osmanlı toprak düzeni olarak verilmektedir. Bunun adı dirlik düzenidir. Buna uymayan Türkmenler, ağır bir koyun vergisiyle yani her sürüdeki iki koyundan bir akçe alarak ve bu sürülerdeki kuzuları da koyun olarak sayarak ağır bir vergilendirmeye gitmiştir. Burada vergilenme oranı bir koyunun 6 akçe olduğu yerde, 12 akçeden 1 akçe vergi alınmaktadır. Buradaki amaç bu göçerlerin toprağa yerleşmesini sağlamak olmaktadır. Bu olgu da Türk etnojenesi açısından hayırlı bir olguya temel oluşturmuştur. Gerek Karaman’dan gerek Batı Anadolu’daki Aydın Beyliği’nden, Germiyan Beyliği’nden saf Türkmen grupları Osmanlı tarafından Avrupa Türkiyesi’ne göçertilmiştir. Avrupa Türkiyesi’ndeki Türk sayılmayan yalnızca Müslüman sayılan halklar, gerçekte Türklük formunu etnik olarak en yoğun koruyan Karamanoğlu ve Germiyanoğlu Beyliği gibi beyliklerdeki Türkmenlerdir. Karamanoğlu Beyliği’nin dergahta ve devlette Türkçe konuşulması buyruğunu hatırlamamız ilginç olacaktır.
Hal böyle iken Avrupa Türkiyesi’ndeki Türklüğü dışlamak ve Türk saymamak gerçekten cehaletten değilse, politik yönlendirmeden kaynaklanmaktadır.
Doğu Roma’nın fethi ve Türk dünya sistemi
Fatih’in İstanbul’u fethetmesinin Kıvılcımlı tarafından fetih ve medeniyet isimli bir broşürle tarihi materyalist bir analizi yapılmıştır. Afaki fetih kavramları yerine tarihsel devrimi ve toprak devrimini yapan Osmanlı dirlik düzeni yeni bir hedef olarak Roma’nın fethedilmesini önüne koymuştur. Ve Doğu Roma fethedilerek Türk dünya ekonomik sistemi dediğimiz İstanbul ve Bursa merkezli bir dünya sistemi ortaya çıkmıştır. Hindistan’da Timurilerin devleti olan Mugal imparatorluğu, Türk dünya sisteminin Hint Okyanusu’ndaki alanını oluşturmaktadır. Bu iki bölge arasında ise Safevi İran Türk devleti yer almaktadır. Bu boyutuyla Fatih’in İstanbul’u fethetmesi sonrası gelişen dünya sistemini Türk dünya sistemi olarak isimlendirebiliriz.
Braudel’in ekonomik tarih yorumlarında bu dönemi Akdeniz İtalyan Venedik ve Ceneviz merkezli bir dünya sistemi olarak görme çabaları gerçeği yansıtmamaktadır. Fatih’i takip eden dönemde Yavuz’un Doğu Anadolu bölgesini ve Güneydoğu Anadolu bölgesini, giderek Memlük Sultanlığı’nı fethetmesiyle, Hint Okyanusu’ndan başlayan, Kızıldeniz’den Akdeniz’e, Akdeniz’den Marmara’ya, Marmara’dan Karadeniz’e ve Karadeniz’den Polonya’ya kadar uzanan dünya ekonomik küresel sisteminde Türk imparatorluğu merkezi bir konum kazanmıştır.
Bu olguyu örtmek için getirilen tarihsel yorumlarda, Fatih’in Roma İmparatoru olarak takdis edildiği, Hıristiyanlaştığı gibi iddialar ileri sürülmüştür. Bunlar da politik tarihi kavramlar olarak kullanılmaktadır. Buradaki amaç zaten “etnik olanak Türk olmayan” Osmanlı kurucularını İstanbul’u fethederek tekrar Hıristiyanlığa geçmiştirler diye yorumlar yapılmaktadır. Ve bu yorumlarda Fatih’in Roma İmparatoru olarak Roma’nın takipçisi olduğu tezi ileri sürülmektedir. Ve Türkleşme olgusu etnik olarak dışlanmaktadır. Oysa bu dönemde Halil İnalcık’ın belirttiği gibi Anadolu’daki demografik sayımlarda yerleşik nüfusun % 90’a yakınının Türklerden oluşmaktadır.
Fatih’in Çandarlı ve Mustafa Paşa gibi Türk komutanları azletmesi aslında yerleşik iktidarın kurulmasıyla göçerlerin ve kabile güçlerinin tasfiyesini temsil etmektedir. Yoksa Hıristiyanlaşmayı temsil etmemektedir. Fatih’in Roma İmparatoru olarak Rumlaştığını ve Müslüman bir Rum İmparatorluğunun devamı şeklinde yorumlanması aslında Roma’nın devamı olarak alınmakta ve Türkleşme ve Türk etnosu yok sayılmaktadır. Örneğin Türk tarihçisi olarak bilinen Gumilev hiçbir veriye dayanmaksızın, Osmanlı’nın Türk olmadığı, Rum, Slav, Fars ve Arap gibi etnilerden toparlanmış bir imparatorluk olduğu tezini vurgulamaktadır. Görüleceği gibi bu Türklüğe karşı söylemler değişik versiyonlarla sürekli tekrarlanagelmektedirler. Yüz defa öne sürülen Osmanlı’nın Türk olmadığını kanıtlayan teoriler gerçeği örtemediği için yüzbirinci defa kanıtlama çabalarının günümüzde tekrar gündeme getirilmiş olduğu görülecektir.
Rum etnosunu Yunan etnosu olarak karşımıza çıkarma çabası
Burada bir adım daha ileri giderek 19. yüzyıl Roma tarihi yazıtları artık Rumluk kavramını dışlayarak, tarihte hiçbir dönemde hiçbir kayıtta Roma imparatorluğu kaydında olmayan Bizans imparatorluğu kavramını ortaya çıkarmaktadırlar. Bizanstu, küçük bir yerleşim merkezi olarak Roma öncesi antik dönemde var olan ama Roma döneminde kaybolmuş bir yerleşim yeridir. Roma kavramını reddederek Doğu Roma ve Bizans kavramı ile tarihi suni bir şekilde bölmenin arkasındaki politik olgu nedir sorusu kendini günümüzde daha belirgin hissettirmektedir.
Avrupa Birliği’ndeki “yakın dostlarımız” bize Bizans çocuklarıyız diyerek hitap etmektedir. Keza Gumilev Bizansı Roma’nın anti tezi olarak ileri sürmektedir. Ama bu tezi ileri sürerken hiçbir tarihsel olguya dayanmamaktadır. Dayandığı politik olgu ise Bizans’ın eski Yunan’ın dirilmiş şekli olarak ileri sürülmesidir. Yani Bizans, Rum imparatorluğu değildir Yunan imparatorluğudur. Ve buradan hareketle Yunanistan merkezli yani Mora merkezli bir Yunan devleti projesini dayandırmak için tarihin çarpıtıldığı bir senaryodur. Burada Braudel’in uygarlıkların sürekliliği teziyle Yunan uygarlığını diriltme çabasıdır. Ve diğer bir olgu ise nasıl antik etnoslar ve uygarlıklar Romalılaşmış ve Rumlaşmış ise aynı şekilde bu Rum etnosları da günümüzde Türkleşmiştir. İşte bu tarihsel diyalektik etnojenetik süreçleri yok sayarak dogmatik bir şekilde Roma’da yaşayan Rum etnosunu Yunan etnosu olarak karşımıza çıkarma çabasıdır. Engels de bunu açıklıkla çürütmektedir. Yunan ulusu etnosu hiçbir şekilde 19. yüzyılda yoktur. Burada Helenleşmiş Slav kimliğinden bahsedebiliriz diyerekten Mora yarımadasındaki Slavlardan bir Yunan devleti oluşturma çabasının tarihsel gerçeğini ortaya koymuştur.
Bizans kavramı ile Rumluğu Yunanlaştırdığınızda ve Türklüğü de Rumlaştırdığınızda günümüzde Türkiye Cumhuriyetini kuran halk esas olarak türk olmamaktadır. Osmanlı Türk değildir müslümandır. Bunlar da Müslüman olmuş Hıristiyanlardır. Rumlar Yunanlı olduğuna göre bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halk da Yunanlıdır söylemine indirgenecek bir Aristo mantığı işlemektedir.
Bütün tarihsel süreçleri inkar eden bu Aristo mantıklı işleyiş maalesef politikacılarımızda da yansımasını bulmaktadır. Azınlıkların faşizan baskıyla ülkemizden çıkarılması olgusu nedeniyle Türkiye etnik kimliğini oluşturan ana öğesinden mahrum kalmıştır noktasına gelinmektedir. Politik tarih ilginç bir olgudur.
Osmanlı Rum’dur tezi
Fener Rum Patriği’nin de tezidir
Özetle vurgularsak, hatırlatmakta yarar var, Gibbon ve Wittek’in Osmanlı’nın kurucularının Müslüman olmuş Rumlar olduğunu bize kabul ettirmesi, Müslümanlık ve gaza savaşı hayallerindeki İslamcılar için kabul edilir bir hikaye olmuştur. Bu yutulduğu zaman arkasından Fatih’in Rum imparatoru olarak Hıristiyanlaştığı ileri sürülerek Osmanlı’yı kuran bu Müslümanlaşmış Rumlar, tekrar dinlerine dönerek Osmanlı Rum imparatorluğu olarak süregelmiştir. Bu tezi temel olarak ileri süren Fener Rum Patriği’dir. Fener Rum Patriği, bu temadan hareketle Roma Patriğidir ve Roma bu beş yüz yıllık işgalin Osmanlı’nın yıkılışıyla ortadan kalkacağı hayallerini 19. yüzyılda dahi sürdürmektedir.
Arnold Toynbee’nin belirttiğine göre de Roma patriği, yani Fener Patriği, Yunan ulusal hareketine ve Bulgar ulusal hareketlerine karşı çıkarak “Roma’yı bölmeyiniz” diyen bir söylemle Yunan ve Bulgar ulusçuluklarına karşı çıkmaktadır. Bu karşı çıkışta Osmanlı Rum imparatorluğudur, geçmişte Hıristiyan olan bu Rum imparatorluğu, Osmanlı döneminde 500 yıllık bir süre Müslüman olmuştur ama tekrar Rum imparatorluğu olarak Hıristiyan olarak devam edecektir projesi 19. yüzyılın projesidir.
Rusların projesi olan bu olgu, İngilizlerin Ruslara karşı Yunan, Bulgar gibi ulusal devletleri oluşturarak Osmanlı’yı parça parça yutma teorisi geliştirmektedir. Bu anlamda İngiliz gazetelerinde yazan Marks ve Engels de Afrika Türkiyesi’nin (Mısır’ın) pratik olarak İngiliz imparatorluğunun olduğu, Balkanlarda da ulusal devletler oluşturarak kendilerine tabi alan yaratmaktadır. Rusya ise teolojik bir yaklaşımla, söz gelimi bütün Roma’yı ve Ortodoks dünyasını kendine eklemleyerek Anadolu’yu ve Balkanları Rus imparatorluğuna bağlayıp Akdeniz’e ulaşacak ve dünya ticaret sistemini İngilizler karşısında kontrol altına alacaktır.
Anadolu’dan göç ettirilenler kimlerdir?
Bu denklemi Boris Kagarlitski “Çevrenin İmparatorluğu Rusya ve Dünya Sistemi” isimli kitabında farkına varmadan tanımlamıştır. Bu seneryoları çöpe atan gerçekten Kurtuluş Savaşı olmuştur. Kurtuluş Savaşı’nı Yunan’a karşı yapılmış yerel bir savaş gibi gösterme çabaları, aslında Kurtuluş Savaşının antiemperyalist bir savaş olduğunu görmek istemezler. Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye’den Rumların göçettirilmesini, Yunanlıların anavatanlarından kovulması diye batı empoze etmektedir. Oysa Halil İnalcık daha 16. yüzyılda Batı Anadolu’nun hane hane etnik yapısını analiz etmiş ve bu bölgenin Türkleştiğini ortaya koymuştur.
Burada Kurtuluş Savaşı sonrası Ege’den göç eden Rumlar kimdir sorusu karşımıza çıkmaktadır. Antik tarih hayranları bunlar İyonların torunlarıdır demektedirler. Oysa 18. yüzyılda Batı Anadolu’nun emperyalist sisteme entegresiyle, Ege bölgesi, Gediz, Menderes ve Bergama ile Bakırçay verimli ovaları dünya kapitalizminin tarımsal alanları olarak Levanten burjuvaziye teslim edilmiştir. Levanten burjuvazi burada tarım yapmak için Türkmenleri değil Mora’dan getirdiği Helenleşmiş Slavları seçmiştir. Ve Ege’deki kurtuluş savaşı öncesi Rum halkı bu halktır. Ve Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan’a göçen bu halk, Yunan kimliğini benimseyememiş ve Türkopollar olarak kalmışlardır. Aynı şekilde İstanbul Rumlarının Mora’ya göçmesi sonrası bu bölgede Osmanlı’nın çoban alanı olan Slavların yaşadığı Mora’da kültür şoku yaşamışlardır. İleri Türk imparatorluğu başkentindeki konumları, bu bölgede kırsal alandaki köylük toplumsal formasyon ile uyuşmamıştır.
Yani Antik Yunan’ın parlak uygarlığı dediğimiz şeyin çobanlar ve keçi peynirleriyle 19. yüzyılda sınırlı olduğu görülecektir.
O halde günümüzde birçok kavram çarpıtılarak, içi boşaltılarak, tarihsel bir seneryo yazılmakta ve bu senaryoda en önemli çarpıtma da Osmanlının Müslüman bir kimliği temsil ettiği tezidir. Batılıların Türk devleti dediğininin aslında Müslüman demek olduğu söylemi Yunanlıların Batı Trakya Türklüğüne Türklük adını yakıştırmadan siz Yunan Müslümanlarısınız tezinin Amerika’daki bir profesör tarafından tekrar edilmesinden başka bir şey değildir. Türk halkı da bu olguyu açıklıkla görecektir.
Bu tezler en çok Kürtlere yarar
Esasen günümüzde Türklükten arındırılmış bir Osmanlıcılık artık Türklük açısından kaybedilmiş bir Avrupa Türkiyesi için bir politika değil bizzat Türkiye’nin günümüzde karşı karşıya kaldığı kürt ayrılıkçılığının tarihsel temellerini oluşturmak için Türkiye Cumhuriyeti Türklük kimliğini terk ederse sözde Türk olmayan Osmanlı gibi bir politika izlerse o zaman Türkiye bütünselliği İslami temelde koruyabilir. Kürtler bu Osmanlı modelini benimseyebilir gibi kargaları bile güldüren bir söyleme temel oluşturmaktadır. Bu olguyu yani Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığının temelini çözümleyebilmek için olayın tarihsel süreçte analizi gerekir. Bu sürecin bir parçasında Kürt Teali Cemiyeti’nin politikalarını, güncel olarak da PKK ve Barzanici Talabanici hareketlerin analizini yapmamız gerekebilir. Bu analiz de Türk-Kürt kardeşliği, İslam birlikteliği gibi kavramlarla üstü örtülerek değil ayrılıkçı grupların politik hareketlerinin stratejik taktik analizleri ve bu süreç içinde bu analizlerin değişimiyle ele almamız gerekmektedir.
Son bir cümle söyleyerek önümüzdeki yazının ufkunu belirlerken, politikanın en yoğun biçimi silahlı mücadele olduğunu söyleyelim. Silahlı mücadele kırsal alanlarda veya partizan mücadelesi olarak şehirsel alanlarda sürdürülebilir. Ama buradaki amaç bir politik hedefin gerçekleştirilmesi için her yolun silahlı mücadelede mübah olmasıdır. Silahlı mücadeleye başlayan politik gruplar, stratejik olarak hedeflerine iki şekilde ulaşamazlar: Ya silahlı mücadeleyi kaybederek stratejilerinin yanlış olduğunu görürler ama dogmatik gruplar silahlı mücadeleye verdikleri yıllardan sonra stratejilerinin yanlış olduğunu hiçbir zaman kabul etmezler. Ya da silahlı mücadele veren guruplar silahlı mücadele politikasının yoğunlaşmış biçimi olarak politikalarında gereken taktik hedefleri aşmış olurlar, bundan sonra silahsız olarak da ana stratejilerine doğru yeni taktiklerle ilerlerler. Bu anlamda dağdan inmek, şehirde silahlı mücadele etmemek değildir. Şehirde silahlı mücadeleyi sonlandırmak siyasi hedeflerinden vazgeçmek değildir. Siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için politik mücadeleye devamdır. O halde bugün silahı bırakması istenen PKK’nın hangi koşullarda silahı bırakacağı bu iki soruyla cevaplanmalıdır. Eğer silahlı mücadeleyi silahlı olarak sönümlendiremezseniz silahlı mücadele ana bir hedef olmadığı için silahlı mücadele hedefine ulaşmıştır. Bundan sonraki hedefi ise siyasi mücadeleye başladıkları dönemdeki siyasi hedeflerine politik mücadeleyle ulaşma noktasındadır. Bu ikilemi doğru ortaya koymadan silah bıraktı, barış oldu söylemi ayakları üstünde duramayacaktır. Dağdaki silahlı mücadele yenilmedikçe stratejik hedef doğrultusunda siyasi mücadele devam edecektir. Dağa çıkarken silahlı bir suç işlemediği halde siyasi hedefi için dağa çıkan kişileri sizi affettik, suçlarınız affedildi diyerekten silahsızlandırmazsınız. Silahsızlandırdığınız zaman da siyasi hedeflerinden vazgeçiremezsiniz. Türkiye’deki Kürt ayrılıkçılığı siyasetini ve silahlı mücadele kavramını bu perspektifle ele almadığınızda gerçekleri göremezsiniz.
Osmanlı Türk kimliğini öne çıkarmadığı için etnik problemler yaratmıyordu. Çünkü İslami bir şemsiye altında bütünlüğü savunuyordu tezi ise bütünüyle çürümektedir. Çünkü karşımızda emperyalist sistemin geçmişte Ermeniler için günümüzde ise Kürtler için geliştirdiği bir strateji söz konusudur. 19. yüzyılda ise Yunan, Bulgar ve Yugoslav hareketleri için de emperyalist sistem günümüzdeki benzer parçalanma ve ayrılma stratejileri geliştirmiştir.
(Sayı 239-240, 08-15/06/2009)
|