Şener Üşümezsoy - Osmanlı-Türk İmparatorluğu
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e

Gökçe Fırat
Osman Gazi'den Gazi Kemal'e


Gökçe Fırat
Türk'e Saldırmanın
Dayanılmaz Hafifliği


Şener Üşümezsoy
Osmanlı mı,
Türk İmparatorluğu mu?


Şener Üşümezsoy
Osmanlı-Türk İmparatorluğu


Şener Üşümezsoy
Osmanlı İmparatorluğu
Türk mü Rum mu?


Eser Özaltındere
Türkler Anadolu'nun ve Doğusunun En Kadim Halkıdır

Şener Üşümezsoy
Osmanlı-Türk İmparatorluğu

Türk etnojenezi ve Osmanlı Devleti

Osmanlı’nın Türk imparatorluğu olduğu tartışmasız bir gerçektir. Batılılar Osmanlı akıncılarını Türkler olarak tanımladıkları gibi Mısır ve Afrika da Türk olarak tanımlanmıştır. Bu boyutuyla Türkleşme olgusu etnojenetik olarak doğuludur.

Ama bir etnojenik olgu olarak Osmanlı Türkleşmesi olgusunu tarihi dondurarak, bin yıl süren Selçuklu-Osmanlı dönemindeki etnojenetik Türkleşmeyi yok sayma anlayışı tarih bilimi dışında politik nedenlerle yapılan bir olgudur.

Bunun en basiti Kemal Karpat’ın “Osmanlı Türk imparatorluğu ama Türk imparatorluğundaki Türk kavramı Müslüman’dır.” söylemindeki gibi, İran, günümüz Yunan ve Bulgar devletlerinin politikaları yani Batı Trakya Müslümanları, Balkan Müslümanları gibi deyimlerin içini dolduran Batılı bir söylemdir.

Diğer taraftan kitaplarında olmayan ama Halil İnalcık’a söylettirilen bir olgu ise “Türkler karışık bir topluluktur” sözünü “Türkler dünyanın en karışık ulusudur” söylemine getirilerek, sanki Türk ulusu yoktur anlamı çıkarılmasıdır.

Oysa Halil İnalcık’ın İngiltere’de çıkan ve Osmanlı Devleti’nin ekonomisini anlatan kitabında demografik çalışmaları ele alan bölümü incelediğimiz zaman 1600’lü yıllarda Anadolu’daki Hıristiyan nüfusun, Batı Anadolu’da cizre veren muntazam nüfusun 2.400 kişi olduğu, Anadolu’nun orta ve iç ke­sim­lerinde ise 2.000 kişi olduğu görülmektedir.

Bu boyutuyla her cizre veren Hıristiyan beş kişilik bir birim olarak düşünüldüğünde burada karşımıza birkaç on bini bulan bir sayı çıkmaktadır.

Ama buradan devam ederek Trabzon’daki cizre veren Hıristiyan nüfusun 27 bin olduğunu, Amerikalı bir tarihçinin “Trabzon nasıl Türkleşti, Müs­lümanlaştı” tezinde geçen 27 bin sayısından almıştır.

Oysaki o dönemde bu kişinin televizyon konuşmasında bahsettiği birkaç yüz kişinin bu vergi defterlerinde ismini Hıristiyan olarak bulması ile karşımıza yeni bir olgu çıkarmaktadır.

Oysa 27 bini 5’le çarparsak 135 bin, bu da demektir ki Trabzon’un nüfusu 135 bin kişiden fazla, tümüyle Hıristiyandı gibi bir noktaya gelmektedir.

Burada açık bir çarpıtma vardır. Trabzon’daki bu örneği alarak tüm Anadolu’ya yaymaktadır.

Oysa Orta ve İç Anadolu’daki tüm Hıristiyan vergi veren nüfusun beş bin kadar olduğu, bunu da beşle çarparsak 25 bin kadar olduğu, ama buna karşılık Yörük, Türkmen ve Müslüman Türkler’in sayısının bütünüyle Batı Anadolu’da nüfusun % 90’ını oluşturduğu or­taya çıkmaktadır.

Bu dönemde Osmanlı’nın batıya doğru yayılması, Biga Yarımadası ve Ge­libolu’dan Balkanlar’a geçmesiyle Balkanlar’daki Yörük, Müslüman yerleşik ve Tatar göçerlerin sayısını incelediğimiz zaman; Ömer Lütfü Balkan bu bölgenin bütünüyle Türkleşmiş olduğunu yani etrafında Eflak-Boğdan’dan Adriyatik’e kadar homojen bir şekilde Türklerin yaşadığı bölge görüşünü ortaya koymuştur.

1300'lü yıllarda Anadolu

Osmanlı devlet geleneği ve gelişmesi Roma’nın devamı değil, tersine Selçuklu-İlhanlı devlet geleneğinin devamıdır.
Selçuklu Devleti’nin dağılması sonucu bölgede egemen olan İlhanlılar’dır. İlhanlılar’a bağlı beylikler olan Varsaklar, Turgutlar ve daha sonra Osmanlı’yı oluşturacak Çandarlılar gibi gruplardır. Bu beylikler Osmanlı’yı kuran yapılardır.

Osmanlı devleti Roma’nın devamı değildir

Burada henüz Osmanlı Türkleri Balkanlar’a girmeden evvel Kıpçaklar’ın ve Altınordu Tatarları’nın bütünüyle Balkanlar’a girdiğini, Romanya ve Bulgaristan’ın devlet yapılarının oluşumlarında egemen olduklarını ve hatta burada etnik gelişimlerinin dışında burada ilk Bulgar Çarı’nın Nogay ve onun oğlu olduğunu daha önceki yazılarımda belirtmiştim.

Ömer Lütfü Balkan’ın bu nüfus sayımlarında olduğu gibi Braudel de gerek Batı Anadolu gerek Avrupa Türkiye’si dediğimiz Eflak-Boğdan’dan Adriyatik’e kadar uzanan bölgedeki Türk nüfusun egemenliğini ortaya koymaktadır.

Engels de bunu açıkça Türkler’in statü olarak bu bölgede egemen olduğunu ama üretim tarzı açısından ise bu bölgede Rum ve Slav gibi kapitalistlerin emrinde çalıştıkları şeklinde belirtmiştir. Ama bu Osmanlı Devleti’nin statük yapısı nedeniyle, burada egemenliğini sürdürdüğünü vurgulamaktadır. Burada egemenlik kurmanın Roma vatandaşlarının yaşadığı bu bölgeyi Türkleştirmek olduğunu belirttiği ma­ka­lesinde de bu bölgenin Avrupa Türkiyesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan ise Halil İnalcık’ın yazılarında ve Braudel’in de bütün yazılarında Türk imparatorluğu olarak “Türk İmparatorluğu kavramı” açıkça ortada olan bir kavramken, Osmanlı’nın Türk olduğunu vurgulamak, Osmanlı’nın Türk ulusal devleti olduğunu vurguladığımı ileri sürmek saçmalıktan öte bir şey değildir. Biraz tarih bilgisiyle bu ortaya çıkacaktır.

Burada ince polemik noktası ise Wittek ve Gibbon gibi Roma tarihi yazıcılarının Osmanlı Devleti’ndeki Roma üretim tarzının egemen olarak sürmesini; ancak bunu Hıristiyan olan Romalılar’ın Müslüman olmalarıyla Osmanlı Devleti’ni kurdukları tarzında yorumlamalarıdır.

Bazı hatalarla, örnek olarak Evrenos ismini vererek bunun Müslüman olmuş bir Hıristiyan olduğunu söylemektedirler. Oysa Evren bir Türk ismi olarak, Timur’un torunu Evrengiz de Evnenos da Türklerin sürekli kullandığı bir isimdir. Ama bu gibi hataları da görerek sanki Osmanlı, Hıristiyan olan ve Bizans İmparatorluğu’na baş kaldırmış İznik İmparatorluğu’nun emrinde çalışan paralı askerlerin din değiştirerek Müslüman olmasıyla kuruldu gibi tezler üretilmektedir.

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy

Osmanlı Türkleri Balkanlar’a girmeden evvel Kıpçaklar’ın ve Altınordu Tatarları’nın bütünüyle Balkanlar’a girdiğini, Romanya ve Bulgaristan’ın devlet yapılarının oluşumlarında egemen olduklarını ve hatta burada etnik gelişimlerinin dışında burada ilk Bulgar Çarı’nın Nogay ve onun oğlu olduğunu daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Ömer Lütfü Balkan’ın bu nüfus sayımlarında olduğu gibi Braudel de gerek Batı Anadolu gerek Avrupa Türkiye’si dediğimiz Eflak-Boğdan’dan Adriyatik’e kadar uzanan bölgedeki Türk nüfusun egemenliğini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan ise Halil İnalcık’ın yazılarında ve Braudel’in de bütün yazılarında Türk imparatorluğu olarak “Türk İmparatorluğu kavramı” açıkça ortada olan bir kavramken, Osmanlı’nın Türk olduğunu vurgulamak, Osmanlı’nın Türk ulusal devleti olduğunu vurguladığımı ileri sürmek saçmalıktan öte bir şey değildir. Biraz tarih bilgisiyle bu ortaya çıkacaktır. Burada ince polemik noktası ise Wittek ve Gibbon gibi Roma tarihi yazıcılarının Osmanlı Devleti’ndeki Roma üretim tarzının egemen olarak sürmesini; ancak bunu Hıristiyan olan Romalılar’ın Müslüman olmalarıyla Osmanlı Devleti’ni kurdukları tarzında yorumlamalarıdır. Bazı hatalarla, örnek olarak Evrenos ismini vererek bunun Müslüman olmuş bir Hıristiyan olduğunu söylemektedirler. Oysa Evren bir Türk ismi olarak, Timur’un torunu Evrengiz de Evnenos da Türklerin sürekli kullandığı bir isimdir.

Osmanlı’da Selçuklu-İlhanlı geleneği

Bu mesele İslam tarihçileri açısından da ilginç olarak üzerine atlanan bir konu olmuştur. Yani gaza yapma doğrultusunda Hıristiyan Rumlar Müslümanlaşınca ve gazaya başlayınca Os­manlı kurulmuştur tezini almışlardır.

Ama orada onların ağzına bir parmak bal çalınmış ve Kayı Boyu bu gazayı yapmıştır denmektedir. Oysa yapılan tarih araştırmalarıyla gerçekten Kayı boyu diye bir boy olmadığı çok daha sonradan çıktığı ortadadır.

Bu anlamıyla bakıldığı zaman Edebâli Efsanesi ve Büyük Osmanlı Ağacı hikâyesi tamamen bu işin efsane yanıdır.

Ama Osmanlı devlet geleneği ve gelişmesi Roma’nın devamı değil, tersine Selçuklu-İlhanlı devlet geleneğinin devamıdır. Bu çok açık bir biçimde devlet yapısında ve devlet teşkilatında görülmektedir.

Yani nedir görülmekte olan?

Selçuklu Devleti’nin dağılması sonucu bölgede egemen olan İlhanlılar’dır.

İlhanlılar’a bağlı beylikler olan Varsaklar, Turgutlar ve daha sonra Osmanlı’yı oluşturacak Çandarlılar gibi gruplardır. Bu beylikler Osmanlı’yı kuran yapılardır.

Bunu çok iyi biçimlendiren verileri anlatan Zeki Velidi Togan olmuştur. Zeki Velidi Togan’ın vurguladığı bu gerçektir.

Fuat Köprülü ise bu olguyu, Selçuklu devlet yapısının devamı olarak Osmanlı’nın sürdürdüğünü belirtmektedir. Osmanlı’nın, Selçuklu’nun uç beyi olmadığı birçok kanıtlarıyla ortaya çıkmaktadır.

İşte burada vurgulamak istediğimiz nokta Kayı Boyu’nun etnik olarak, kabile olarak var olmadığı ve dolayısıyla da rüya ile gaza teorisinin gerçek olmadığı olgusudur.

Gaza teorisini ortaya çıkaran Gibbon ve Wittek aslında bu gaza yapanların Müslüman olmuş Rumlar ile Roma’yı devam ettirme düşüncesini ileri sürmektedir.

Ekümeniklik ve Megalo İdea: Yeniden fethetme

Oysa buradan devam edildiğinde günümüzde Fener Patrikhanesi politikası açısından da bir değerlendirme yapıldığı zaman, Fener Patriğinin politikası o dönemde de geçerli bir politika olarak hayata geçmiştir.

Bu nedir?

Bu, “Osmanlı Roma’dır; o halde Roma’yı parçalamayalım. Yani Bulgardı, Yunandı, Sırptı gibi devletleri ortaya çıkararak Roma’nın bütünlüğünü bozmayalım; ama Roma’daki Müslüman iktidarın devrilerek yerine tekrar Hıristiyan iktidarını getirelim” tezidir. Fener Patriği’nin ekümenik karakterdeki iddiasının altındaki gerçek budur.

Müslümanlar Endülüs’ten kovulduğu zaman burada yeniden Hıristiyanlık-koyu bir Katoliklik tesis edildiği gibi aynı şekilde yeniden fethetme (reconquista) noktasıyla Rusların egemenliğindeki ordular Eflak’tan hareket ederek Osmanlı’yı yani İstanbul’u fethederek tekrar Roma’yı büyüteceklerdi.

Bu politikanın bir benzeri Türkiye’nin kurulmasına engel olmak, bunun yerine Roma’nın yeniden inşası yani yeniden cihat ile Roma’nın kurtarılmasıdır.

Baktığımız zaman Kurtuluş Savaşı aslında Constantinopolis’i fethederek Roma’yı veya Megali İdea’yı birleştirmek noktasında olan bir politikadır.

Bu politika yalnızca Türkleri değil Müslümanlığı da bu bölgede reddetmektedir.

O yüzden “Osmanlı aslında Rumdu, Hıristiyandı ve daha sonra Müslüman oldu. Oysa şimdi tekrardan Hıristiyan olarak aslına dönmüştür. Roma ölümsüz devam etmektedir.” tezini ileri sürmektedirler.

Bu tespitin çok eleştiri almasının nedeni esas olarak günümüzde oluşturulmak istenen Anadolu’nun mutlak Türk vatanı olmasını inkâr ettikten sonra “Türkiye’yi kuran millete Türk milleti denir” diyen söylemin içinin aslında Türk milleti kavramını boşaltmasıdır.

Anadolu Türkiyesi dediğimiz bölge gerek Avrupa Türkiyesi’nin gerek Afrika Türkiyesi’ndeki Türklerin sürekli kaynağı olan bir bölgedir. Bu bölgede bin yıllık bir süreçte var olan etnik yapı bütünüyle Türkleşmiş bir yapıdır.

Bu Halil İnalcık’ın eserinde de açıklıkla belirtilmektedir. Bunu daha detaylandırdığımızda karşımıza Ömer Lütfü Balkan’ın nüfus sayımlarıyla tarım ilişkilerine bakıldığı zaman Türkiye’deki nüfusun bütünüyle bu süreçte Türkleşmiş olduğunu görmekteyiz.

Balkanlar’da Türkleşme

Bu Türkleşmiş nüfus aynı şekilde Balkanlar’a da büyük bir Türk akını olmasına sebep olmuştur.

Günümüzde bu Osmanlı uzmanı kesilen Amerikalı Balkanlar’daki Türkler’in varlığını “Burada Osmanlı adına vergi toplamak için Türkçe öğrenen ve Müslüman olan Slavlar’dı” gibi bir tezle çarpıtmaktadır.

Oysa buradaki sayılar bütünüyle Osmanlı’nın toprağa yerleşme sorunuyla baş başa kalan ve Osmanlı’ya karşı toprağa yerleşmeyi istemeyen Karamanoğulları’nın, Varsaklar’ın, Saruhanlıların gibi Ege’deki Yörükler’in Çanakkale üzerinden Avrupa’ya göçerek ve burada kuzey- orta ve güney yollu akıncılarla cihat yapması sürecidir.

Aslında bu akıncılar Türk kabilelerinin ürünüdür. Bunların bugün balkanlardaki çocukları da; Boşnak, Makedon, Arnavut dediğimiz çocukların da Türkler olduğu somut bir gerçektir.

Türklüğü ortadan kaldırma çabaları

Gerçek bu durumdayken “Zaten Türkiye derleme bir ulustur, Osmanlı derleme bir ulustur. Bu nedenle Türkiye’de Türk diye bir ulus yok. Bunu Mustafa Kemal çıkarmıştır” söylemiyle günümüzde Türklük kavramını Anayasadan çıkarırsak Türkiye’de o zaman İslamcılık temelinde, insan hakları ve özgürlük temelinde bir Anayasayla Türk bütünlüğünü parçalamak için bir temel oluşturma yoluna gidilir.

Bu yola giden çizgiler kendi aralarında farklı amaçlar gütse de esas olarak Türklüğü yok saymaya giden bir süreçtir.

Bu süreci anlamak için Anadolu’daki etnojenez tarihini daha detaylı incelememiz gerekmektedir.

Bu etnojenez tarihine baktığımız zaman Batılılar’ın bize sürekli dayattığı, Cumhuriyet döneminden sonra İs­met Paşa’nın batılılaştırma modelinde bir Yunan ideali ortaya çıkarılmıştır.

Burada Türk uluslaşmasının cumhuriyetle başlamış bir süreç olmadığı, Türkiye’de Türkler’in bin yıllık bir süreç içinde bütünüyle Türkleşmiş bir alan oluştuğu, Balkanlar ve Avrupa’yı da kapsadığı gerçeği inkar edilemez bir bilimsel gerçektir.

Ama günümüzde politik nedenler ileri sürülerek örneğin başlangıçta Osmanlı’nın Türklüğünü dışlayarak “Kayı Boyu yoktur o halde bunlar Müslüman olmuş Hıristiyan’dır.” diyerekten Roma’nın yeniden ihyasını düşünen olgular mevcuttur.

Ama Roma da Megali İdea da tarihe karıştıktan sonra yeni oyunun parçası olarak Türkiye’de Aleviler’in, Kürtler’in, Pontuslar’ın ayrı etnik kimliklerle ayrı yapılanmalarının önünü açmak için çarpıtılmış bir tarih de öne sürülmektedir.

(Sayı 251, 31/08/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40