Ali Özsoy - Nobel "Savaş" Ödülü Obama'nın!
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Köleci Başkan Obama

Ali Özsoy
Obama: Ezilenlerin Değil Emperyalizmin Umudu


Ali Özsoy
Köleci Devlet ABD ve
Köleci Başkanları


Türkkaya Ataöv
Nobel "Savaş" Ödülü Obama'nın!

Türkkaya Ataöv
Nobel "Savaş" Ödülü Obama'nın!

Nobel kuruluşu Theodore Roosevelt, Woodrow Wilson ve Jimmy Carter’e ABD başkanlık görevlerini sürdürürlerken barış ödülleri vermişti. Barack Obama’ya da aynını yakıştırdı. Oysa, on aylık Amerikan Başkanı barış için hiçbir şey yapmadı. Farkı şuydu: Bush değildi; o kadar! Bush’un gizli tutukevleri ve işkence merkezleriyle dolu sekiz yıllık sallapatiliği dengeli herkesi bezdirmişti. Obama bu kararı hak etti mi? Kesinlikle, hayır! Üstelik, Obama’nın katkısı ve etkisi olumlu değil, tam karşıtı olumsuzdur. Bu yargıyı kanıtlamak için aşağıda birtakım bilgiler vereceğim.

Önce, Nobel Barış Ödülü Kurulunun eski başkanının 2001’de dediği gibi, “bu ödüller siyasal niteliktedir”. Ermeni ve Kürt sorunlarının ‘büyük tarihçisi, bilgini, uzmanı, yetkilisi ve sözdinletiri’ Orhan Pamuk örneğinde de öyleydi, Obama’da da öyle. Bu “siyasal nitelik” sözcükleri Nobel başkanının açık itirafıdır.

Obama’ya gelelim. Ödülün açıklanmasından sonra, günlük New York Times bile şöyle yazmıştı: “Ödülün, tartışmalı bile olsa, bir başarı için verilmesi gerekir.” Obama, Bush’tan farklı olarak, izleyicinin göremeyeceği sağdaki ve soldaki yansıtmalarla da olsa, düzgün tümce kurmakta, sık sık ‘güzel sözler’ seçmekte, bu arada içi boş vaatlerde bulunmaktadır. Kendini bir tür “süper star” kabul ettirmiştir. ABD devleti de, halkı da bunu istiyor. Öyle ki, yalnız Time ve Newsweek gibi siyasal haftalıkların değil, moda süreli yayınlarının da sürekli kapağındadır. Hem de, kimi kez, başı eğik ve arkası dönük yürürken. Nedeni: ABD’yi simgeliyor. Bu yeterli! Ülkesinin de, kendinin de, bir anlama, ‘karizması’, yani çekiciliği var. Oysa, bu onu daha da tehlikeli yapar.

Önce, Nobel Barış Ödülü Kurulunun eski başkanının 2001’de dediği gibi, “bu ödüller siyasal niteliktedir”. Ermeni ve Kürt sorunlarının ‘büyük tarihçisi, bilgini, uzmanı, yetkilisi ve sözdinletiri’ Orhan Pamuk örneğinde de öyleydi, Obama’da da öyle. Bu “siyasal nitelik” sözcükleri Nobel
başkanının açık itirafıdır. Obama’ya gelelim. Ödülün açıklanmasından sonra, günlük New York Times bile şöyle yazmıştı: “Ödülün, tartışmalı bile olsa, bir başarı için verilmesi gerekir.”

Yaptıklarından, yapmadıklarından ve yapma olasılığı olanlardan birkaç çarpıcı olayın sözünü etmeliyim. Amerikan dış siyaseti ve dünya, Obama başkanlığında, eskisinden bile daha kötü yoldadır. Onun yaptıklarıyla uluslararası hukuk güçlenmemiş, daha zayıflamış, dünya halklarının geleceği daha kararmıştır. Örneğin, iklim değişikliğini ele alalım. Demokrat Başkan Bill Clinton ve Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush çevrenin korunması için sınırlı birkaç önlem getiren Kyoto Sözleşme Tutanağı denen belgeyi onaylatmamışlardı. Bush yıllarında hiç değilse Avrupalı siyasetçiler kendilerini ABD dümeninden ayırmağa özen gösteriyorlardı. Öyle ki, ABD kendi karbon yayımını 1990 ölçülerine göre %20 arttırırken, AB üyeleri %2 azaltmışlardı. Benim bir ay önce yayınlanan “Kapitalizm ve Çevre” başlıklı kitabımda bu sözleşmenin değerlendirmesini yaptığım gibi, Kyoto çerçevesi bugün için artık çok geride, yani yetersiz kalmıştır. Amerika onu kabul edip onaylasa bile, bundan böyle derde deva olmayacaktır.

Nitekim, ABD’nin başını çektiği ve Avrupalıların da katıldığı bir küme Kyoto’nun yırtılıp atılarak yerine yenisinin konmasını istemişlerdir. Bunu hemen Obama’nın olumlu yönde bir katkısı gibi görmeden, şunu belirtmek zorundayım. Yerine gelecek olan eskisinden daha kötüdür ve bu değişiklik Obama’nın bilgisi ve onayıyla olmuştur. Kyoto çevrenin kötülemesinden varlıklı ulusları sorumlu tutuyordu; bu gerçeğe hiçbir farklı yorum ileri sürülemez. Ancak, Amerika’nın şimdi başını çektiği yeni tasarı her ülkeyi eşitliyor. Yani, bu “demokratik açılım”a göre, tüm küreyi en az dörtte-bir oranda kirleten ABD ile neredeyse hiç kirletmeyen Bangladeş’in sözde payları ve sorumlulukları artık eşit olacak. Oysa, kendi yurttaş sayısı dünya nüfusunun %4’ünü ancak biraz aşan ABD fosil kökenli karbon dioksitten yılda kişi başına altı tona yakın gazı havaya karıştırıyor. Tekelci sermayeyi simgeleyen sekiz devletin kirletme oylumu bir yana, geri kalanların Afganistan’dan Zimbabwe’ye değin tümünün toptan kirletme payı kişi başına 0.7 ton kadar. Takiyyeci Obama’nın bu sözde “eşitlemesi” mi barışçı olan?

Kötüye yöneliş bu kadarla da kalmıyor. Daha şaşırtıcı olan önceleri farklı davranmış bulunan AB ülkelerinin de Amerika’ya bu kez destek vermeleridir. Gelişen ülkelerin iklim değişikliklerine ayak uydurabilmeleri için gerekli 35 milyar doların 19 milyarını yükleneceklerini önceleri açıkladığı bilinen Avrupalılar bu sayıyı son Bangkok toplantısında, Amerikan isteklerine uyarak, sıfıra doğru indirdiler. Obama’nın becerisi işte bu. Barışa hizmet bunun neresinde?

Geçtiğimiz Nisan’da Cenevre’de ırkçılığa karşı bir Birleşmiş Milletler toplantısı oldu. Ben de bu konuda uluslararası bir örgütün merkez yöneticisi olarak çağrı üzerine katıldım. Tartışılması için ortaya konan metinde ne Filistinlilere gönderme vardı, ne de İsrail’e. Afrika kökenlilere geçmişte yapılanlar da hasıraltı edildi. Kendi de siyah renkli olan Obama’nın yönetimi tüm bu konularda en geride tutum takınmış, 2001’de Güney Afrika’da Durban’da onaylanan metnin de çok gerisine düşmüştür. Anımsamalı ki, ABD 2001 belgesini de imzalamamıştı. ABD yönetimi tartışmaları gözlemledikten sonra, Cenevre toplantısından çekildi. Şaşırtıcı bir gerçek de şu ki, Almanya, İtalya, Hollanda, Polonya, Avustralya ve Yeni Zelanda da, Amerika ile uyum göstererek, çekildiler. Oysa, sözü edilen bu devletler 2001 Durban metnine, ABD’nden o zaman farklı davranarak, imza koymuşlardı. Bu mu Obama’nın barışçılığı?

Obama önderliğindeki ABD BM İnsan Hakları Kurulunda da çok kötü bir rol oynadı. Yargıç Richard Goldstone Hamas’ın savaş suçlarından başka, Gazze’de İsrail’in de uluslararası hukuku ayaklar altına aldığını örneklerle belirten yürekli bir yazanak hazırlamıştı. ABD yetkilileri, kuşkusuz Obama’nın bilgisi ve yönergeleriyle, bu yazanağa “son derece kusurlu” (deeply flawed) yorumunu yapıştırdılar. Oysa, yargıç Goldstone İsrail Ordusunu da, Hamas’ı da belgelere dayalı olarak eleştirmişti. Bu olayda Obama’nın barışçı tavrı nerede?

Obama’nın G20 doruklarındaki olumsuz tavırları da önemli. İş sözlü yaymacaya kalırsa, Obama çok-yönlü bağlantılar kurarak ve başkalarını dinleyerek küresel bir önderlik yapıyor. Geçen Nisanda Londra’daki dorukta çok-uluslu para vurguncularıyla vergi kaçakçılarına karşı uyumlu bir tavır alınacağı söylenmişti. Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy bu konuda ciddi adımlar atılmazsa, toplantıdan protesto amacıyla ayrılacağını bile belirtti. Oysa, Obama yönetimi hep birlikte bir tavırdan yana değildi; her ülkenin kendi başının çaresine bakmasını öneriyordu. Gerçekte, her ülke yönetiminin yolsuzlukları önlemek için ne derece önlem alacağı çok su götürür. Obama’nın yaklaşımı küresel ısınma ve çevrenin kötüleşmesindeki gibiydi. Eklemeğe belki gerek yok ki, Sarkozy (eşini koluna takıp) toplantıdan ayrılmadı. Onun yerine, Obama’ya yaklaşıp birlikte gülücüklü fotoğraflar çektirdiler. Obama’nın çok-yönlülüğü bu mu? Bunun da barışçı olmakla, bu alanda sivrilmekle ne ilgisi var?

Tüm bu olaylar Obama gibi bir oyuncusuna barış ödülü getirmedikten başka, onun kötü etkisini de gözler önüne serer. Ancak, bir de, Vaşington’un yürüttüğü savaşlar var. Afganistan’da ve Irak’taki silâhlı Amerikan varlığı, eskilerden Lyndon B. Johnson’un başkanlığının Vietnam Savaşı nedeniyle çamura bulanması gibi, önce Obama’nın başkan olarak geleceğini de tehdit ediyor. İlk döneminin daha üç yılı var. İkinci dönem de dört yıllık. Bu uzun sürede öyle gelişmeler olur ki, Beyaz Saray’a omuzlarda giren 31’inci Başkan Herbert Hoover gibi o da kimseye görünmeden kaçıp gitmeğe çalışabilir. Kuşku yok ki, bu iki savaşı uzatmasının gerçek kurbanları bu bölge halklarıdır. Bombalar onların başında patlıyor.

Gene kuşku yok ki, Obama’nın başdanışmanları ona savaşı kazanabileceklerini söyleyip duruyorlar. Askerleri arttırmalı ve (Türkiye gibi) bağlaşıklardan da ek destekler aramalıdırlar. Eski Başkan Johnson’un generalleri de öyle diyordu. Ancak, bir de Pentagon’un son yazanakları var. Onlar da diyor ki: “Tüm askerî, toplumsal, ruhbilimsel, ekonomik ve siyasal önlemler en kötü biçimlerde başarısız oldular.” ABD Vietnam’da yenilerek çekildi; bağlaşıkları da. “Vietnam sendromu” buralarda da yinelenme yolunda. Baba Bush’un önbili bilgiçliği yanlış çıkıyor.

Afganlılar yabancıları sürekli olarak yenilgiye uğrattılar. Önce İngilizleri, sonra da Rusları. Britanya sömürgeciliği 1842-1919 arasındaki üç savaşta da yenilgiden kurtulamadı. Afganistan Sovyetler’in de, Sovyet rejiminin de mezarı oldu. ABD’nin işine geldikçe desteklediği ve başka yerlerde benzerleri olan Taliban’ı yere serme olasılığı çok düşük. Amerika saygınlığına yitirdikçe, onlara Afgan desteği artıyor. ABD’nin desteklediği kukla Hamid Karzai yönetimi çürümüşlük batağında. İçlerinden kimileri Amerikan silâhlarını Taliban’a satıyorlar. Güney Vietnam yönetimdeki kurnaz girişimciler de Vietkong’a satarlardı. Ülkenin çoğu “savaş lordları”nın elinde. Saygon’daki kukla yönetim ABD Vietnam’dan çıkar çıkmaz nasıl düştüyse, Afganistan’da Karzai’nin başına gelecek de büyük olasılıkla odur. Halka Taliban’dan başka destekleyecek bir güç kalmamış gibi. Tepeden tırnağa çürük olan Amerikancı Karzai yönetimi düzeltim kabul etmez biçimdedir. ABD çekilince olacak olan Vietnam yol haritası gibidir. Öte yandan, Amerika orada kaldıkça, Taliban daha da güçlenecektir.

Taliban’ın belkemiği Pathan (Peştun) halkının 14 milyonu Afgan sınırları içinde ve 25 milyonu da güneyde komşu Pakistan’ın Kuzey-Batı Sınır Eyâleti’ndedir. Amerika Pakistan’daki Asif Ali Zardari’yi de “adamımız” diye tanımlıyor. Bu kişinin kirli uzun geçmişi bir yana, halkın büyük çoğunluğunun onu tutmadığı da genel bir kanıdır. İktidara nasıl geldiğini şimdilik bir yana koyalım. Ama orada kalması da güç görünüyor. Onun yerine alışılagelmiş askerî yönetimlerin gelip gelmeyeceği ve askerin iktidarı hangi sivile vereceği daha şimdiden tartışma konusudur. Tüm olasılıklarda ABD’nin İslâmabad olaylarını yakından etkilemek istediği ve etkilediği kuşkusuzdur.

Vaşington’un yayılmacı siyasetinin açmazı işte burada düğümleniyor. Taliban o ülkede en kalabalık budunsal varlığa, yani Pathanlar’a dayalı silâhlı ve siyasal bir varlıktır. El-Kaide ise, türlü ülkelerden gelen gevşek bir kümedir. İkisi aynı şey değil. Ama gene de, Osama bin Lâdin’i “ölü ya da diri” getirecek olana Amerika’nın vaat ettiği büyük paraya karşın, çoğunun bir dilim ekmeğe muhtaç bu yoksul ülkede onu bulup getiren çıkmadı.

Öte yandan, Obama yönetimi Afganistan’a daha fazla asker yollama yollarını araştırıyor. Bu ülkede işgâlin sürmesi yerlileri yabancılara karşı daha da fazla düşman yapacak. Yabancı onayından geçmiş yerli yönetimlerin ömrü de uzun olmaz. Amerikan müdahalesi Taliban’ı hem güçlendirdi, hem önemli ölçüde halk desteğine kavuşturdu. ABD bu ülkeye havadan ve karadan ölüm, her gün çatışma, çürümüş bir yönetim ve güçlenen bir İslâmcı karşı-örgütlenme getirdi. Bütün bunlar uyuşturucu ticaretinin önünü daha da açtı. Taliban hiç değilse uyuşturucu ticaretini büyük ölçüde önler.

Barack Obama bu karmaşık durumda Afganistan’a 40.000 ek asker daha yollamayı tasarlıyor. Buna karar verirse, eski Başkan Johnson’un yanlışını yinelemiş olacak. Kendine olan zararı bir yana, sıradan Afganlının acısı artarak sürecek. Nobel kurulu Obama’yı ödüllendirmeyi düşünür ve bu yolda karar verirken, bu göstergelerin tümü vardı. Öyleyse, barış bu olayların neresinde?

Denebilir ki, bu ödül Obama’nın kişiliğinde Amerikan halkının kendine de verilmiştir. Bir anlama, bu bir ödül değil, halktan yönetimi barışçı yola sokmak için bir istektir. Öyleyse, o halka da bir görev düşüyor. Bu “ödül”ün başkanının ardında duran halka da verilmiş olduğunu bir an için kabul edelim. Amerikan halkı yeryüzünde barışçı bir güç olarak tanınıyor mu? Bunun da yanıtı, hayır! Hiç değilse, şimdilik hayır. Bir soru da şu: Amerikan halkında yönetimi gerçek değişikliğe zorlama demokratik inancı ve yeteneği var mı? Amerikan halkı yurttaşlık görevlerini bundan sonra ciddiye almak zorundadır. “Barış” seçim alanlarında ellerde taşınan “değişiklik” duyurumluklarından ve seçimden sonra birkaç duygusal sözden çok daha fazlasını gerektirir. İstenen koşulların varlığı ne Obama’da görünüyor, ne de halkta.

(Sayı 263, 14/12/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40