Ali Özsoy
Üçüncü Dünya Sosyalizminin Dirilmesi

Türkiye’deki faşist modelin tam tersi söz konusu… Türkiye’de AKP tüm kamu kuruluşlarını satıp, insanları aç ve işsiz bırakırken, özelleştirme paralarıyla ve belediyelere aktarılan kamu bütçesiyle sadaka ekonomisi yarattı. Halkın oyları satın alınırken, ülke faşizme ve yıkıma sürüklendi.
Chavez ise tam tersine özelleştirmeleri durdurdu. Kamulaştırmaları başlattı. Hepsinin bedelini ödemesine rağmen bütçe kamulaştırmalarla daha zenginleşti. Böylelikle hem milli ekonomi kalkındı hem de halka halkçı misyonlarla hizmet sunuldu. Chavez’in arkasındaki büyük halk desteği de buradan geliyor.
Chavez örneği sosyalizmin ve halkçılığın gerçek milliyetçilik için şart olduğunu gösteriyor. Üçüncü dünyacı Devrim 20. yüzyıl’da yarıda kaldı. 21. yüzyıl ne ABD’nin ne de Batı’nın asrı olacak. Üçüncü dünya uyanmaktadır. Ezilen halklar ve tüm üçüncü dünya adına Chavez’e bin selam!
|
|
Atatürk’ten Chavez’e
Üçüncü Dünyacılık
Venezüella’da yaşanan Bolivarcı Devrim deneyimi üçüncü dünya sosyalizminin 21. yüzyılda tekrar dirilişini simgelemektedir.
Ulusal sosyalizm olarak da adlandırılabilecek üçüncü dünya sosyalizmi dünyanın tüm kıtalarında, ezilen dünyanın bağımsızlığına kavuşan onlarca ülkesinde 20. yüzyılda egemen olmuş bir modeldi.
Bu modele bazen Afrika sosyalizmi, Arap sosyalizmi, bazen Nasırcılık, bazen Baasçılık, bazen Bolivarcı sosyalizm bazen de doğrudan Üçüncü Dünyacılık dendi. Aslında model evrenseldir. Tüm ezilen dünyanın gerçekliğini yansıtır. Ancak isimlerinin bu kadar farklı olması bile modelin aynı zamanda Marksist ve enternasyonalist sosyalizmin tersine ulusal bir niteliği olduğunu göstermektedir.
Ulusal ve üçüncü dünyacı sosyalizm deneyimlerine bunca farklı isim verilmesi bundan dolayı doğaldır. Ancak çokça unutulan bir şey vardır ki, bu modelin yeryüzündeki ilk adı Kemalizmdi. Hatta üçüncü dünya sosyalizminin ilk uygulayıcılarından Nehru bizzat Hindistan devriminin ilkelerini hapiste yazarken Kemalist modeli sömürge uluslar için tek model olarak nitelendirmişti. Atatürk ise devletçilik ve halkçılığı liberalizme ve kapitalizme alternatif Türk Milletine has bir “devlet sosyalizmi” olarak nitelendiriyordu.
Üçüncü Dünyada milliyetçilik, sosyalizm öncülü olarak adlandırılabilir. Sosyalizm ise gerçek milliyetçiliğin şartıdır çünkü aksi takdirde sömürgeci ekonomi tasfiye olmaz ve sömürge karşıtı harekete yenilgiye mahkûm olur.
Bu milliyetçi öz Atatürk’ün Türkiye’sinde de, Nasır’ın Mısır’ında da, Chavez’in Venezüella’sında da değişmez. Bu liderler sosyalist devrim idealiyle değil, tam bağımsızlık idealiyle yola çıkarlar. Ancak tavizsiz tam bağımsızlıkçılık onları kaçınılmaz olarak sosyalist kılar. Doktriner bir sosyalizm görüşüne veya örgütlü sanayi işçilerinin iktidarı idealine bağlı değillerdir. Zaten üçüncü dünyada böyle bir işçi devrimi mümkün değildir. Ancak çelişkisel bir şekilde sosyalizm proletaryanın geliştiği Batı’da değil, gelişmediği geri sömürgelerde filizlenir. Çünkü gerçek milliyetçilik kaçınılmaz olarak Batı’dan kopmayı, devletçilik ve halkçılık ilkelerinin egemenliğini gerektirir. Marks’ın Batı işçilerine dayanan ütopik teorisinde sosyalizmin düşmanı olarak gördüğü milliyetçilik, aslında dünyada sosyalizmin yegane dayanağı olmuştur.
Atatürk bunu çok özlü ifade etmişti. Türk devriminin iktisadi ve toplumsal modelinin “liberalizmden farklı” olduğunu söylüyor ancak devrimin devletçilik ilkesinin “19. yüzyıl’dan beri sosyalizm nazariyelerinin ileri sürdükleri fikirlerden” kaynaklanmadığını da belirtiyordu.
Atatürk, Nasır ve Chavez iktidara sosyalistiz diye gelmediler. Hatta Castro bile sosyalist olduğunu söylemiyordu. Ama rejim devrimi ilerlettikçe sosyalizm kaçınılmaz oldu. Chavez “Bolivarcı Devrimi yaşatmak için üçüncü bir yol yok. Kapitalizmi reddedeceğiz ve sosyalizme ilerleyeceğiz.” diyerek açıkça bunu ifade ediyor.
Venezüella’da adım adım devletçilik
Bazıları Atatürk’ün bu radikal devletçiliğini o dönemki büyük dünya ekonomik buhranına yormakta, Atatürk’ün aslında kapitalizmden yola çıktığını ama mecburen devletçi olduğunu ileri sürmektedir. Oysa Atatürk’ün stratejisi Nasır’da da, Chavez’de de hatta bugün sonunda komünist olduğunu ilan eden Castro’da bile tıpa tıp aynıdır. Üçüncü Dünyacı liderler genellikle tam bağımsızlık adına yola çıkarlar. İktidara gelindikten sonra sosyalizm ve devletçilik acil görev olarak belirir. Önceden sosyalizm hedefi ilan edilmiş olsun veya olmasın sonuçta gidilen yol aynıdır.
Chavez tıpkı Atatürk gibi sosyalist sloganlarla değil, milliyetçi ve halkçı bir hareketin lideri olarak iktidara geldi. 2002 yılında devrimin çok keskin bir dönemeci alması ile sosyalizm Bolivarcı devriminin değişmez pusulası oldu.
Aslında Chavez’in tek istediği bağımsız bir ülke ve milli iktisattı. Seslendiği kesim ise ABD emperyalizmine bağlı işbirlikçi kapitalizmin ezdiği yoksul kitlelerdi. Venezüella dünyanın en büyük beşinci petrol üreticisi olmasına rağmen yoksulluk ve yolsuzluğun en yaygın olduğu ülkelerden biriydi. Çarpık ekonomisi bir tek petrol satışına dayanıyordu. Bu petrol daha 1922’de ilk çıktığı gün diktatör Gomez tarafından ABD sermayesine teslim edilmişti.
Sömürge tipi bağımlı ekonomi 1980’lerde petrol fiyatları tabana vurunca çöktü. 1983 ve 1989’da yoksul kitleler tepelerdeki varoşlardan Caracas şehrine indiklerinde dökülen kan devrim fitilini ateşledi.
Ülkedeki bir avuç oligarşi krizden etkilenmiyordu. ABD ise Venezüella petrolüne rekor derecede ucuz fiyatlarla el koyuyordu. Ülkenin başka hiçbir petrol alıcısı yoktu.
Chavez iktidara gidiyorken halk kitlelerine şu sözü verdi. Petrol ABD’nin değil, devletin olacak. Petrol geliri bir avuç zenginin değil halkın olacak. Venezüella petrolü ucuza satılmayacak. Petrol üzerindeki ABD tekeli kalkacak.
Chavez kendini Bolivarcı ilan ediyordu. Çünkü ona göre tıpkı Bolivar öncesinde olduğu gibi adeta bir sömürgeydiler. Amacı Bolivar’ın bağımsızlık ve birlik idealini yeniden gerçekleştirmekti.
Sömürge ekonomisine neşter
Her milliyetçi lider gibi Chavez de ilk iş olarak sömürge ekonomisine neşter attı. Öncelikle Venezüella ekonomisi petrole bağımlıydı. Ancak petrol gelirleri de ülke kalkınmasına asla yönelmiyordu. Ayrıca sektörü ele geçiren Batılı petrol tekelleri petrolü çok ucuza kapatıyordu.
Başkan seçilir seçilmez ilk işi petrol üreten ülkelerin birliği olan OPEC’in genel sekreterliğini üstlenmek oldu. Tüm petrol üreten ülkeler 1980-2000 arasında tarihin en ucuz fiyatlarıyla Batı’ya kaynak aktarmıştı. Chavez fiyatlar düştüğünde üretimi kısacak, arttığında artıracak bir model için tüm güney ülkelerini dolaşmaya başladı. Böylelikle petrol üreticisi yoksul ülkeler petrolü belli bir fiyat bandında satacak, birbiriyle rekabete girişmeyecekti. Nijerya, Cezayir, Libya, Irak, İran dolaşılan ilk ülkeler oldu. ABD Chavez’i, Kaddafi’nin ve Saddam’ın yanında gördükçe çıldırıyordu.
Chavez’in liderliğinde yoksul güneyin talihi dönmeye başladı. 2000’li yıllar boylunca petrol fiyatları arttı. Chavez bu artışı ülkesinin yoksulluğuyla savaşmak için kullanmak istiyordu. Oligarşi ve Batılı petrol tekelleri ise buna karşıydı. 1999’da Chavez Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti’ni kurmak için yeni bir anayasa yazdı. Anayasa devletin herkese parasız eğitim, sağlık ve kamu hizmeti vermesini şart koşuyordu. Oysa Venezüella neo-liberalizmin en ağır uygulandığı ülkeydi. Neredeyse tüm hastaneler ve üniversiteler paralıydı. Batılılar ve oligarşi onu “ucuz popülizm” ile suçladılar. Oysa halk anayasaya %70’den fazla destek verdi.
İşler kızışıyordu. Chavez halkçılığı bir oy avcılığı için değil, yeni bir toplum yaratmak için şart olarak görüyordu. Artık yoksul halk ülkenin zenginliğinden faydalanmalıydı. Oysa ülkenin sadece %20’sini oluşturan beyaz azınlık liberal modele dört elle sarılmıştı. Chavez’i, Castro ajanı gizli bir komünist olmakla suçluyorlardı. Chavez, Castro’ya hayran olduğunu gizlememekle birlikte, komünist olmadığını, piyasaya karşı çıkmadığını ama adaletsizliği yok etmek istediğini söylüyordu. Bu aşamada sosyalizm daha Bolivarcı Devrim’in temel ilkesine dönüşmemişti. Chavez sadece adaletten bahsediyordu.
Bunun gerçekleşmesi için verilecek ilk büyük savaş ise petrol sektöründeydi. Sözde petrol kuyuları ve rafineler devlet petrol şirketi PDVSA’nın kontrolündeydi. Ama gerçekte sektör tamamen emperyalist tekellerin elindeydi. Chavez artık üretim ve satışın devlete geçeceğini duyurdu ve bunun için bir Hidro-Karbon yasası çıkardı.
ABD yüzyıllık petrol kuyularını kaybetmek üzereydi. Ayrıca Üçüncü Dünyada 1950-1970 arasında esen millileştirme rüzgârları tekrar başlamış oluyordu. Chavez’in yaptığı tam anlamıyla kamulaştırma bile değildi. Sadece yabancı sermayenin büyük ortak olmasını engelleyen, üretim ve satışta söz hakkını devlete bırakan bir yasaydı bu.
Ancak ABD ve işbirlikçileri için bu bile kâbus gibiydi. 2002 yılındaki ABD destekli askeri darbe bunun üzerine gerçekleşti. Eğer bu darbe başarılı olsaydı Chavez’in sonu Allende gibi olacaktı. Ancak Chavez’in kurtarıcısı yoksul halk kitleleri oldu. Halk halkçı modele sahip çıkmıştı. Belki yoksulluk bitmemişti ama artık hakları vardı. 1999-2002 arasında durumları düzelmişti. Chavez’in sözünün eri olduğunu anlamışlardı. Onun daha da ilerlemesini istiyordu.
Emperyalist saldırıya yanıt kamulaştırmalar
Chavez darbeden dört gün sonra iktidara döndü. Ancak ülke içinde halk sınıfları ile emperyalizmden beslenen oligarşik sınıfları arasında bitmemiş bir savaşın başına geçmeliydi.
Ülkedeki tüm özel medya ona karşı yayına geçti. İşveren sendikaları lokavta, ayrıcalıklı bürokratların, teknisyenlerin ve işçilerin sendikası CTV greve gitti. Bankalar ve fabrikalar durdu. Model Şili modeliydi. Oligarşi ülkeyi yok etmek pahasına kendi fabrikalarını kapattı ABD ordularını işgale çağırdı.
2001, 2002 ve 2003 yılları çok zor geçti. Venezüella ekonomisi %16 oranında küçüldü. Ancak Chavez buna halk kartıyla yanıt verdi. Tüm ülkede mahallelerde, köylerde ve sokaklarda “Bolivarcı Çemberler” adı altında birlikler kuruldu. Rafinerilere ve petrol kuyularına deniz kuvvetleri ve çalışmaya hazır yoksul işçiler el koydu. Böylelikle devlet kontrolünü engellemek isteyen ve bunun için sabotaja giden yabancı tekeller, teknisyenler ve ayrıcalıklı bir avuç işçi farkına varmadan en radikalinden bir millileştirmeye hatta kamulaştırmaya neden oldular.
Chavez petrol kuyularında çalışmayan 19.000 teknisyen ve işçiyi işten attı. Yerine emekli işçiler ve yoksul kesimden Bolivarcı işçiler alındı. Yabancı sermaye ve zenginler çılgına döndü. Bunu hukuksuzluk ve eşkiyalık olarak adlandırdılar. Oysa üretimden çekilen zaten kendileriydi. ABD ve petrol tekelleri Chavez’in asla petrolü çıkarıp rafine edemeyeceğini 19.000 işçi ve teknisyeni geri alması gerektiğini ileri sürüyorlardı. Ancak Chavez “asla”yı kabul etmedi. Sektör zorluklar yaşadı. Bugün bile 2001 yılının üretim seviyesine ulaşamadı. Ama artık petrol de halkındı teknik de.
Ancak sabotajlar bitmedi. Ülkenin en büyük elektrik firması başkenti karanlıkta bırakmakla tehdit ediyordu. Bankalar milli sermayeyi yurt dışına kaçırmaya başladılar. Başkent sokaklarında gıda bulunmaz oldu.
Tüm bunlara yanıt daha fazla devletleştirme, liberalizmi terk etme ve piyasa yerine devlet kontrolünü esas alma oldu. Chavez bankaları kamulaştırmakla tehdit etti ve yurt dışına sermaye akışını durdurdu. Derhal liberal döviz kuru politikasını terk etti. Dolar alıp satmayı devlet tekeline aldı. Para birimine sabit bir döviz kuru saptandı.
Dahası Venezüella’nın ABD hazine tahvillerindeki tam 30 milyar dolarlık sermayesini tamamen geri çekti. ABD için bu bir şok oldu. Piyasalar panikledi çünkü bunu diğer petrol üreticisi ülkelerde yaparsa ABD ekonomisi yıkılabilirdi. Chavez şunu söylüyordu: “Para hep kuzeye gidiyor. Ülkemizde ne çıkıyorsa kuzeye gidiyor. Artık bunu tersine çevirmeli. Yumurtalar tek sepete konmaz.”
Daha da ileri giden Chavez soyguncu ve sömürgeci ilan ettiği IMF’den ayrıldıklarını ilan etti. Zaten IMF’ye olan tüm borçlar kapatılmıştı. Chavez IMF yerine yoksul ülkelerin Güney Bankası kurmasını önerdi.
Emperyalist sabotajların kırılması üzerine milli ekonomi hemen canlandı. 2004 yılında yüzde 18 gibi rekor bir düzeyde büyüyen milli ekonomi, sonraki yıllarda %10’luk bir ortalama tutturdu. Sermayenin ve ABD’nin silahı geri tepti. Devletçilik ilerledikçe ekonomi çökmedi tersine güçlendi ve büyüdü.
Chavez’e bin selam!
Venezüella’da kamulaştırmalar hızla ilerliyor. Petrol sektöründe yabancı sermaye her geçen gün daha fazla tasfiye ediliyor. Yabancı sermayenin devletle ortak olduğu alanlarda ise vergi yükümlülüğü tam 16 kat arttırıldı. Millileştirme elektrik, kâğıt sektörlerinden sonra maden sektöründe de devam ediyor.
Millileştirme rüzgârlarına halkçı reformlar eşlik ediyor. Bunların adına Bolivarcı Misyonlar deniyor. Eğitim Misyonu sayesinde 1 milyon yoksul yeniden eğitildi. Sağlık Misyonu tüm mahallelerde bedava klinikler açılmasını sağladı. Küba’dan gelen 26 bin doktor halkın ihtiyaçlarını karşılıyor, karşılığında Küba’ya petrol veriliyor.
Konut Misyonu ile on binlerce yeni ev yapıldı. İşsizliğe Karşı Misyon çerçevesinde varoşları güzelleştirmek için alt yapı, inşaat ve yol çalışmalarında genç ve işsiz nüfus seferber ediliyor. Ülkedeki işsiz oranı %20’den %10’un altına düştü. Toprak reformuyla yoksul köylülere ve Kızılderili yerlilerine toprak dağıtılıyor.
Venezüella’da bu uygulamalar sonucu kamunun harcamaları tam üç kat arttı. Yoksulluk oranı %60 gibi inanılmaz bir düzeyden, %30’un altına indi. Halkçı model Chavez iktidarının esas gücünü oluşturuyor. Her seçimden zaferle çıkmanın, sayısız darbe ve suikastı, ABD’nin komplolarını ve hatta işgal girişimlerini boşa çıkaran işte bu halk desteği.
Türkiye’deki faşist modelin tam tersi söz konusu… Türkiye’de AKP tüm kamu kuruluşlarını satıp, insanları aç ve işsiz bırakırken, özelleştirme paralarıyla ve belediyelere aktarılan kamu bütçesiyle sadaka ekonomisi yarattı. Halkın oyları satın alınırken, ülke faşizme ve yıkıma sürüklendi.
Chavez ise tam tersine özelleştirmeleri durdurdu. Kamulaştırmaları başlattı. Hepsinin bedelini ödemesine rağmen bütçe kamulaştırmalarla daha zenginleşti. Böylelikle hem milli ekonomi kalkındı hem de halka halkçı misyonlarla hizmet sunuldu. Chavez’in arkasındaki büyük halk desteği de buradan geliyor.
Bugün Venezüella ekonomisi ilk kez petrole bağımlı olarak değil, diğer sektörlerin itişi ve kamulaştırmaların getirdiği üretim artışıyla hızla büyüyor. Tek ürüne dayalı sömürge tipi ekonomi terk ediliyor. Yerine milli ekonomi kuruluyor. Petrol satışında ABD’ye olan bağımlılık kırılıyor. Hepsi sosyalizm sayesinde… Daha devlet mülkiyeti pek çok alanda tesis edilmedi. Ancak her adımda piyasa daralıyor. Halkçı ve devletçi model genişliyor.
Üç yüz bin otomatik silah alan Chavez niyetini saklamıyor: “Eğer ABD ülkemizi işgal ederse, dağa çıkarım ve savaşırım.” Chavez’in arkasındaki büyük halk gücünden çekinen ABD, işgale cesaret edemiyor.
Geçtiğimiz aylarda ABD Bolivya’da Morales’e karşı bir iç savaş çıkarmaya kalktı. Chavez’in yolunu takip eden Morales en büyük desteği yine Chavez’den aldı. Chavez “Bolivya’da darbe gerçekleşmesi veya ABD işgali halinde Venezüella Ordusunun Bolivya halkının ve Morales’in yardımına koşacaktır” dedi.
Bu açıklamalar kaçınılmazı işaret etmektedir. Üçüncü Dünya sadece ticari birlik değil, askeri pakt kurulmak zorundadır.
Chavez örneği sosyalizmin ve halkçılığın gerçek milliyetçilik için şart olduğunu gösteriyor. Üçüncü dünyacı Devrim 20. yüzyıl’da yarıda kaldı. 21. yüzyıl ne ABD’nin ne de Batı’nın asrı olacak. Üçüncü dünya uyanmaktadır. Ezilen halklar ve tüm üçüncü dünya adına Chavez’e bin selam!
(Sayı 226, 02/03/2009)
|