Şener Üşümezsoy
Izady'nın Kürt Açılımı (1)
Izady’nin Kürt tarih tezi
Mehrdad Izady, kendi deyimiyle Kürt bilimcisi olarak, İngiliz ve Amerikan üniversitelerinde Kürtler üzerine çalışma yapan Kuzey Iraklı bir Kürttür.
Doktorasını Kolombiya Üniversitesi’nden almış olması tezlerinde bilimsel olabilme çabasını elinden geldiği kadar göstermektedir. Bu nedenle de Kürt kimliği ve Kürt politikasını temsil eden görüşlerindeki kısmi bilimsellik nedeniyle eleştirilerimize referans olan metinlerin yazarıdır.
Diğer taraftan ABD yönetiminin Kürtler konusundaki görüşlerinin oluşmasında da bilirkişi olarak görev yapmıştır. Bu anlamda günümüzde moda olan Kürt açılımlarını daha çıplak bir gerçeklik içinde Izady’nin tezlerinde görebiliriz.

Mehrdad Izady, kendi deyimiyle Kürt bilimcisi olarak İngiliz ve Amerikan üniversitelerinde Kürtler üzerine çalışma yapan Kuzey Iraklı bir Kürttür.
Izady, “Kürdistan coğrafyası” olarak tanımladığı bölgede yaşayan tüm antik halkların Kürtler’in ataları olduğunu vurgularken, bilimsel yönteme çok aykırı düşen bir söylem içinde bulunduğu için Kürtler’in tarihi ve ataları konusundaki tezlerini başından geçersiz kılar. İzady, Kürt Kimliği isimli kitabımda esas aldığım eleştirilerde açıkça belirttiğim gibi, “Kürt dili denilen dillerin birbirleriyle olan yakınlığı Fransızcayla Romencenin veya İspanyolcayla İtalyancanın yakınlığından daha yakın olmayan uzak dillerdir” diyerek ortak bir Kürtçenin bulunmadığını bilimsel olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. |
|
Bu yazımızda mümkün olduğunca yorum yapmadan, Izady’nin alıntılarını aynen vermemizin okuyucuda Kürt açılımının metin aralarını okumasına da fırsat vereceğini düşünüyoruz.
Izady, “Kürdistan coğrafyası” olarak tanımladığı bölgede yaşayan tüm antik halkların Kürtlerin ataları olduğunu vurgularken, bilimsel yönteme çok aykırı düşen bir söylem içinde bulunduğu için Kürtlerin tarihi ve ataları konusundaki tezlerini başından geçersiz kılar. Bunu şu paragraflarda da açıklıkla görürüz:
“Nasıl ki Firavunlar dönemi Mısır’ın sakinlerini, farklı bir dil konuşmalarına, farklı dine mensup olmalarına ve farklı ırki niteliklere sahip olmalarına rağmen, modern Mısırlıların tartışılmaz ataları olarak kabul ediyorsak, Kürdistan sakinleri de aynı kesinlik içinde ve benzer şekilde modern Kürdistan sakinlerinin ataları olarak değerlendirilebilir.”
Burada görüldüğü gibi Mehrdad Izady Kuzey Irak’tan, Güney ve Orta Anadolu’ya; diğer taraftan Zağroslar ve Azerbaycan’a uzanan coğrafyayı Kürt coğrafyası ve Kürt yurdu olarak saptadıktan sonra bu bölgede yaşamış tüm etnilerin tarihini Kürt tarihi olarak almakta ve bu Kürt tarihinin mirasçıları nın bu bölgede yaşayan Kürtler olduğunu ileri sürmektedir.
Izady’nin farkında olduğu gerçek, bugün Mısır’da yaşayanların antik Mısırlılarla hiçbir etnik bağı olmadığı gerçeğini kabul etmesi ve aynı şekilde günümüzde yaşayan Kürtlerin de Kürt coğrafyasında yaşayan tarihsel etnilerle gerçekte hiçbir şekilde ilişkisi olmadığıdır. Bunu, 1992 yılında yazdığı giriş bölümünde kabul etmektedir.
Burada yapılan bilimsel olma gayretinden çok taktiksel olarak günümüz Türkiyesi’ndeki Kürt açılımını belirleyen temaya temel hazırlamaktır.
Çarpıtma tezlerle yaratılan Kürt ve Kürt tarihi
Izady, Kürt Kimliği isimli kitabımda esas aldığım eleştirilerde açıkça belirttiğim gibi, “Kürt dili denilen dillerin birbirleriyle olan yakınlığı Fransızcayla Romencenin veya İspanyolcayla İtalyancanın yakınlığından daha yakın olmayan uzak dillerdir.” diyerek ortak bir Kürtçenin bulunmadığını bilimsel olarak kabul etmek zorunda kalmıştır.
Izady’nin kendi ifadeleriyle söylemi şöyledir:
“Kürtler, kendilerini tek bir ulusal grup olarak birleştirecek ortak bir dil ve dinden yoksundurlar. Aslında bu daha da ayrıntılandırılabilir. Bugün Kürt toplumu normalde etnik kimliğin temelini oluşturan din, dil, ekonomik üretim biçimleri ve birleşik bir ülke gibi öğelerin hemen hemen tümünde homojen bir yapı gösterir.
Örneğin şu anda, birçok Kürt lehçesi arasındaki sözlü anlaşma düzeyi, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce arasındakinden daha iyi değildir. Aynı zamanda Kürtler fiziksel olarak da çok ırklı bir özellik gösterir...

Haritada görüldüğü gibi Kürt coğrafyası denilen bölgede Kürtlerin yayılışı, 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim sonrası
söz konusu olmuştur. Kuzey Irak’ta ise Sultan IV. Murat’ın Bağdat’ı fethinden sonra 17. yüzyılda gerçekleşmiştir.
Bu da göstermektedir ki, Kürtlerin kızılbaş oldukları gerekçesiyle Türk coğrafyasından sürülerek Güneydoğu,
Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’tan tehcir edilmesiyle
Türk yurdu sözde Kürt yurduna dönüştürülmüştür.
Selçuklu Türkmenlerinin Anadolu’ya girmesi 11. yüzyılda olmuştur. Bu dönemde Türk yurdu olarak yalnızca Urmiye Gölü ve çevresi görülmekteydi. Ancak Selçuklu Oğuzlarının Doğu Anadolu’ya girmesiyle Anadolu Türk yurdu olmuştur. |
|
Böyle bir çeşitlilik düzeyi herhangi bir ayrı etnik grup olma iddiası ile çelişmektedir.”
Bu konuda Kürt etnik kimliğinin tanımlanmasındaki zorluk, Kürt etnosunun oluşumunu açıklamaktaki zorluktan daha fazladır.
Tarihsel süreçteki olguları çarpıtarak “Kürtler Kaldelilerdir”, “Kürtler Kardukilerdir” gibi bir dizi çürütülen tez Kürtçüler tarafından sürekli ileri sürülmektedir. Bunun bilincinde olan Izady, Kürtlerin kimliği konusunda tanımlama yapmaksızın farklı bir taktik ile aşağıdaki cümleleri yazmaktadır:
“Kürdün kim olduğu veya kim olmadığı konusuna gelince, elinizdeki çalışma, konuştuğu lehçeden, mensubu olduğu dinden ve yaşadığı devletten bağımsız olarak, kendisine Kürdüm diyen herkesin iddiasına saygı gösterir. Geçmişte kimin Kürt olduğu konusunda ise, Kürdistan topraklarında şu veya bu şekilde yaşamış olan ve bugüne kadar ayrı bir kimlik kazanmamış olan veya esas kısmı Kürdistan topraklarının dışında yaşamış olan ya da yaşamakta olan tanımlanabilir başka bir ulusla dolaysız bir şekilde bağlantılı olan her toplumu Kürt olarak değerlendiriyorum. Bu yaklaşım, eski Mısırlılar veya Yunanlıların modern Mısırlılar ve Yunanlılar ile olan ilişkilerinin tanımlanmasında kabul edilen konsensüs ile uyumludur.”
Bu alıntıda da görüldüğü gibi bizim dogmatik Kürtçülerin savunduğunun tersine Kürt tanımının yapılmasının olanaklı olmadığı ve bu nedenle kendilerine Kürdüm diyen herkesin görüşüne saygı gösterilmesi gerektiğini vurgular.
Antik Yunan-Antik Mısır örneği ve Kürt tarihi
Bu anlamda görüldüğü gibi “Kürdistan coğrafyası”nda yaşayan herkesi Kürt olarak değerlendirme taktiğine gidilmektedir. Greklerin İskender zamanında etnik olarak bitirildiğini bilen bir kişi olarak daha evvel vurguladım gibi, Izady bugün Grekya’da (Yunanistan) yaşayanların etnik Greklerle bir bağlantısı olmadığı halde etnik Greklerin torunları olduğunu söylemektedir.
Benzer bir olgu da günümüz Mısır’ındaki etnilerin antik Mısır’la hiçbir ilişkisi olmadığı halde kendilerini antik Mısırlıların torunu olarak görmelerini örnek alarak Kürtlerin de bu bölgenin mirasçıları olduğunu ve bu bölgedeki tarihte yaşamış etnilerin torunları olduğunu ileri sürmeleridir. Izady, verdiği örneklerle bunun yalnız varsayımsal bir görüş olduğunu kabul eder.
Diğer taraftan ise kendisine Kürt diyen herkesin bu görüşüne saygı duyulması gerektiğini vurgularken, Kürtlerin kendine Kürt demediğini, Kürtlerin esas grubu olarak varsayılan Gurmançların kendilerine hiçbir zaman Kürt demedikleri gibi konuştukları dili de Kürdi olarak adlandırmadıklarını belirtmiştir.
Izady’den alıntı yaparsak:
“Kuzey Kurmanciyi konuşanlar genelde kendilerini Kurmanc, dillerini ise Kurmanci olarak adlandırırlar. Bunlar hiçbir zaman geleneksel olarak kendilerini Kürt, dillerini ise Kurdi (Kürtçe) olarak adlandırmamışlardır; ta ki yakın bir zamanda, kendi Kurmanc yüksek sınıfının kendini Kürt, dilini ise Kürtçe olarak tanımlamasını sağlayan aydınlar ve dışarıdakiler tarafından teşvik edilinceye kadar.”
Burada altının iki defa çizilmesi gereken olay girişte Izady’nin “Kendisine Kürt diyenlerin görüşüne saygı duyulmalıdır” teziyle bugün kendisine Kürt diyen kesimlerin Kürtlüğünün açıkça sorgulandığı bilimsel bir gerçek olmasına cevap olarak verilmesidir.
Bu taktikle günümüz Kürtçülerinin “Köken önemli değil; ama insan kendini Kürt kabul ediyorsa buna saygı duyalım” söylemi televizyonlarda en çok duyduğumuz sözdür. Ama Izady’nin altını çizdiği sözü nedense hiç duymamaktayız.
Kürtlerin kökeni
Kürt sözcüğü aydınlar tarafından Batının etkisiyle topluma kabul ettirilmiştir. Ana nokta burada yer almaktadır.
Izady’nin bu söylemi yani “Kürtler yaşadıkları bölgenin tarihini yapan etnosların torunlarıdır” söylemini antik tarih gibi uzak ve aksinin kanıtlanması olanak dışı olan dönem için sık sık tekrarlamakta ve bu tekrarlamayı öz olarak şu alıntıda ifade etmektedir:
“Bugün yaşadıkları ülkenin yerli halkı olan Kürtlerin tarihi hakkında hiçbir başlangıç yoktur. Kürtler ve tarihleri, binlerce yıllık kesintisiz içsel evrimin, ülkelerine dağınık biçimde gelen halkların ve düşüncelerin asimile edilmesinin ürünüdür. Kürtler kültürel ve genetik olarak, tarih boyunca gelip Kürdistan’a yerleşmiş tek bir halkın değil, tüm halkların torunlarıdır. Hurri, Guti, Kurti, Kaldi, Mard, Zela, Karduçi ya da Ari Medleri, Sagartyanlar, Mitanniler ve Kassitler gibi halklar tek başına Kürtlerin atasını ve onların kültürünü değil, yalnızca bir atayı temsil etmektedir.”
Burada vurgulanan ortak ata kavramı bilimden uzak ve Kürtlerin her şey olduğu söylemi tersine, hiçbir etniğe ait olmadıkları söylemini getirmektedir. Burada geçen antik halklar içinde Kaldeliler ve Kardukiler’in uzun yıllar Kürtlerin bugünkü Kuzey Irak’ta yaşayan ataları olduğu ileri sürülmüştür.
Kaldeliler konusundaki tezi çürüten Nikitin’den yapacağımız bu alıntıda görüleceği gibi Kürtlerle Kaldeliler’in hiçbir ilişkisi olmadığı bilimsel bir gerçektir:
“Vaktiyle Kürtlerin kökenleriyle ilgili egemen görüş, bunların Kaldeliler’le akrabalıklarına dayanıyordu. Nitekim kutsal kitaptaki geleneğe göre bunlar Doğu Kürdistan’da oturuyorlardı. Marko Polo da aynı kanıdadır. Ayrıca Marko Polo, Musul Dağları’ndaki Kürtlerin Hıristiyanlığından da söz etmiştir. Ortaçağdaki Batı Avrupa biliminin, Kürtleri İncil’deki akıllı uslu Kaldelilerin torunları olarak görmeleri için başka kanıt gerekli değildi.”
Buradaki bilimselikten uzak, dogmatik görüş İncil’deki Kaldeliler ile o bölgedeki Kürtlerin aynılaştırılmasıdır. Diğer taraftan Kürtlerin kökeni konusundaki en çok kullanılan tez Onbinlerin Dönüşü kitabında Ksenofon’un tanımladığı bir halkı, Kardukları, Kürtler olarak tanımlamasıdır. Bu, tartışmasız olarak kabul edilen bir görüş olarak onlarca yıl Kürtçüler tarafından kullanılmıştır.
Partlar ile Romalıların savaştığı, Güneydoğu Anadolu’da ve Ermenistan’ın güneyinde yer alan dağlı-savaşçı halk Ksenofon tarafından Kardukiler olarak isimlendirilmiştir. İsim benzerliği ve bugünkü coğrafi alan benzerliği bu halkın mutlak bir şekilde Kürtler olduğunu bilim çevreleri kabul etmiştir.
Batının Kürt kimliği yaratma çabaları
Bu olguyu Nikitin’in Kürtler isimli kitabından uzun bir alıntıyla sizlere aktarmak, bu alıntının satır aralarının okuyucular tarafından okunmasını sağlamak, Batılılar tarafından Kürt ulusu yaratmak için yapılan sözde bilimsel çabaların ne kadar geçersiz ve tutarsız olduğunu ortaya koyacaktır:
“Böylece, Ksenofon’un Önbinleri’nin bugünkü Kürdistan boyunca Karadeniz’e kadar ünlü geri çekilişinde (İ.Ö. 401-400 yıllarında) anlattığı Kardoukhoi’nin (Karduklar) Kürtlerin kesin olarak ataları olduğu genellikle kabul edilmişti. Onlar gibi dağlı, aynı ülkede oturup, gözüpek olduklarına göre, varsayımı kesinleştirmek için daha ne gerekliydi? Oysa araştırmaların bugünkü durumunda, artık bu konuda aynı kesinlik kalmamış görünmektedir. Bir kere, bu alanda büyük bir otorite olan Th. Noldeke, M. Hartmann, Weissbach gibi doğubilimciler, dilbilimsel nedenlerle, Kund ve Kardu biçimlerinin eş anamlı sayılamayacağını kanıtlamışlardır. Bu bilginler, tersine, klasik yazarların, özellikle Strabon’un Kyrtioi ya da Cyrtii diye söz ettikleri, Küçük Medya ve Persis ülkesinde oturan toplulukların Kürtler olduğunu kabul etmektedirler.
Son zamanlarda, Asya’nın bu kesimi konusunda ünlü bir uzman olan Profesör C. F. Lehmann-Haupt, Karduklar sorununa yeniden dönmüş olup, bunları Kürtlerin değil, Gürcü-Kartvelilerin ataları olarak görmektedir. İberler adını da taşıyan bu Kartveliler, bugünkü ülkelerine nisbeten daha geç bir tarihte göç etmişler, burada daha önceden bulunan Mosklarla giderek kaynaşmışlardır.
Öte yandan, Herodotos Kafkasya’da bulunan İberliler hakkında hiçbir şey bilmediğine göre, Gürcü geleneğinde güneyden geldiği söylenen bu göç, en geç İ.Ö. 5. ve 1. yüzyıllar arasında geçmiş olmalıdır. Lehmann-Haupt şöyle devam eder:
‘İmdi, doğu Dicle (Bohtân-Su) ile batı Dicle’nin birleştiği yerin çevresindeki topraklarda, 5. yüzyılın sonunda Karduklar oturmuştur ve Th. Nöldeke ile R. Hartmann’nın kanıtladıkları gibi, bu kavmin, ancak birkaç yüzyıl önce Pers ülkesinden gelip bu yöreye yerleşmiş bulunan Kürtlerle kesinkes hiçbir ilgisi yoktur.
Kardoukhoi, çoğul olarak Ermenice Kardu-kh’un karşılığıdır; Kardu da, Gürcistan-İberya’da oturan halkın yerli adı olan K’art’ueli (Kart’veli) ile yakın bir uyum halindedir. Korduene, Gordyaioi gibi bu güneyde topraklarını ve halkını gösteren adlar, aynı kökü taşırlar. Vaktiyle Kardukların yurdu olan bu toprak, Gürcüler’in kaya içine oyulmuş barınaklarıyla büyük bir benzerlik gösteren mağara-evlerle doludur; ama bu evler Ermeni-öncesi (Khald) kaya-içi yapılarından köklü şekilde ayrılır. Asya’nın Büyük İskender tarafından fethinden sonra, Karduk topraklarının Nisibin dahil bir kısmı, Mygdon kökenli Makedonyalılar tarafından iskan edildi.
Bu yerleşme sonucu meydana gelen karışıklıklar, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Karduklar’ı etkiledi ve bunlardan bazılarını, yukarıda berilttiğimiz İberler’in göçüne rastlayan bir tarihte, kuzeye doğru gözmeye zorladı; bazıları ise Grekler’in ve Romalılar’ın Gordyen (Korduen) dedikleri ülkedeki eski yurtların kaldılar. Durum böyleyse, Ksenofon,’un, Karduk ülkesindeki yedi günlük yürüyüşünü anlattığı Anabasis’inde, Gürcü kavmini meydana getirmiş olan belli başlı unsurlardan birinin dövüşme yöntemiyle adet ve göreneklerinin en eski tasvirini buluyoruz demektir.’”
Lehmann-Haupt sözlerini böyle bağlar:
“Demek ki Karduk-K’art’ueller Khaldların (Urartu) güney komşuları, Gürcü kavminin öbür temel kurucu unsuru olan Mosklar ise Khaldların kuzey komşularıydılar.”
Burada görülen olgu Izady ve Kürtçülerin yerleşiklik kavramını çürütmektedir. Kürtlerin tezlerini oluşturmak için çalışmalar yapan Nikitin bilimsel zorunluluğun ve tarihsel gerçekliğin tümüyle çürüttüğü ütopik kavramlarla yani Kardukilerin ve Kaldelilerin Kürt olması gibi bilim dışı kavramlarla yapılacak Kürtçülüğün zarar göreceğini bilmesi açısından Kürtçülüğü sağlam temellere oturtma çabasında Kardukiler’in Kürtlerle hiçbir ilişkisi olmadığı yazmıştır.
Burada ikinci olgu da demek ki etnoslar bir coğrafyadan bir diğer coğrafyaya göçmekte ve yahut da bulundukları yerde sonlanmaktadırlar.
İskender Kardukileri Kuzey Irak bölgesinde tarihe gömmüştür. Bu bölgeden Ermenistan’ın kuzeyine göçen Kardukiler, Kartvel denilen Gürcüleri oluşturmuştur.
Demek ki bir halk günümüzde bulunduğu coğrafyanın Kürt tarihine sahip olamadığı gibi, o tarihteki etnilerin torunu da olamazlar.
(Sayı 252, 07/09/2009)
Izady’nın Kürt Açılımı (2)
Malazgirt, Anadolu ve Kürtler
Kalde ve Kardukların Kürtlerin atası olmadığı açıklıkla ortaya çıkınca Minorsky Mart, Matta ve Med isimleriyle anılan Medlerin Kürtlerin atası olduğu tezini ileri sürmüştür.
Bu tez de kısa zamanda çürütülmüştür. Izady daha toptancı bir anlayış ile antik çağdan orta çağa geçiş döneminde Anadolu’da egemen olan Pers eyaletleri satraplıklarının Kürtlerin ataları olduğunu, yani Pont Krallığı ve Kapadokya Krallığı’nın Kürt krallıkları olduğu söylemine gelmiştir. Fakat burada bu söylemle çelişen bir başka olgu, Türklerin Irak, İran ve Anadolu’ya girdiklerinde bu bölgelerde Kürtlerin söz konusu olmamalarıdır.

Tarihteki temelsizliği vurguladıktan sonra günümüzdeki jeopolitik açılımı ortaya koymamız ve bu politik açılımın arkasındaki gerçeği bütün açıklığıyla Izady’den yapacağımız alıntılarla vermemiz aydınlatıcı olacaktır. Izady’den aldığımız haritada Erbil merkezli Afro-Avrasya haritası çizilmektedir.
Bu haritanın merkezine Erbil “Kürdistanı” yerleştirilerek 500 ve 2000 km. menzil içindeki ülkeler gösterilmektedir. Bu haritada görüleceği gibi Erbil’den 500 km. ötede Türkiye limanları İskenderun ve Antalya, 1500 km. mesafede Ege kıyıları, İstanbul ve İzmir gibi liman bölgeleri yer almaktadır.
Burada vurgulanan nokta gelecek yüzyılda “Kürdistan”ın Avrupa’nın petrol merkezi olacağı ve bu petrol merkezinin Avrupa’yla olan ticari ağının ancak Türkiye limanlarındaki Kürt özerk bölgelerinin var olmasıyla mümkün olacağı gerçeğidir.
Bu anlamda Izady bir pan-Kürt devletinin Kürtlerin içsel nedenleriyle gerçekleşebilir olmadığı altı çizilmekte ama eğer böyle bir Kürt devleti kurulursa, bu devletin Ortadoğu ve dünya politikasında en önemli bir devlet olacağı işaret edilmektedir.
(Haritayı büyütmek için tıklayın) |
|
Bu olguyu Izady’den şu alıntılarla alabiliriz:
“Manzikert (Malazgirt) Savaşı’nın (1071) ardından büyük bir Türki göçebe seli Anadolu’ya girdiğinde, söz konusu bölgeler neredeyse tümüyle boştu; Türki göçebeler Bizanslıların boşalttığı bölgeleri, neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan çabucak kendi denetimleri altına aldılar. Ermeni yerleşimciler ancak yukarı Ceyan ve Seyhan Nehirleri’nde, Zeytun dolaylarındaki Klikya yaylalarına çekilebilirken, Aramiler kırsal bölgeyi, geldikleri zamanki gibi boş bırakıp, bölge şehirlerine (örneğin Adıyaman, Antep, Urfa) çekilerek büyük ölçüde ortadan kaybolmuşlardı.”
Demek ki Türkler Doğu Anadolu’ya girdiklerinde karşılarında Öcalan’ın söylediği gibi “ellerinde çiçekler olan Med çocukları”nı kılıçlarıyla doğramadılar.
Ama buradaki ilginç olgu, etnilerin göçü konusunda tarihsel gerçeğe gözünü kapatan ve Kürtlerin yedi bin yıldan beri bu coğrafyada, “Kürt coğrafyası”nda, yer aldığını ileri süren Izady’nin yine kendini çürütmesidir.
Izady, Anadolu’da Türklerin yerleşimi öncesi Kürtlerin bulunmayışını kendiyle çelişen bir göç hikayesiyle anlatmaktadır.
Kapadokya, Pont ve Komeneka krallıklarının Kürt olduğunu ileri süren Izady buradaki halkın Bizanslılar tarafından sürgün edildiğini ileri sürmekte ve bu bölgede Kürtlerin bulunmayışını bu sürgünle açıklamaktadır.
Bu birbiriyle çelişen alıntıyı okumanızı istememin sebebi günümüz Türkiyesi’ne Kürt sorununa yaklaşımı somutlaştırması açısındandır.
Izady şöyle diyor:
“İslamiyet döneminde, Müslüman orduların 10. ve 12. yüzyıl’larda zayıflamasından yararlanan Bizans İmparatorluğu bir kez daha sınırlarını, Kafkasya sınırlarına kadar olan bögelerden, modern Türkiye’nin doğu ve güney sınırlarına kadar, tüm Anadolu’yu kapsayacak biçimde genişletmişti.
Bizanslılar kısa süre içinde bölgenin neredeyse tamamen Kürt olan ve Hıristiyan olmayan nüfusunu acımasızca göç ettirmeye ve katletmeye girişti. Bizanslılar Fırat’ın batısındaki bölgede, yukarı Halys (Kızılırmak) havzalarında ve Doğu Toroslar’da, Commagene, Kapadokya, Doğu Pontus ve bir ölçüde de Cezire bölgelerinin antik dönem Kürt sakinlerini köklerinden sökmeyi başarmışlardı. Bizanslılar onların yerine, İmparator Nicephoru Phocas (yönetimi, M.S. 963-969) döneminden başlayarak, eski Kürt topraklarına Hıristiyan Aramileri ve Ermenileri yerleştirmek gibi pek de olmayan bir program başlatmışlardır.”
Izady’nin bu alıntısıyla da ortaya konulan olgu etnilerin bulundukları yerden sürgün edilerek uzaklaştırılabiliyor olmasını kabul etmesidir.
Fakat buradaki göç yani Anadolu’nun Kürtsüzleştirilmesi göç hikayesi tarihsel gerçeklerle uymayan ve Izady’nin Türklerin İran ve Anadolu’ya gelişine kadar yazdığı Kürt tarihinin hiçbir temele oturmadığının kanıtıdır.
Izady, Kürtlere ortak ata arıyor
Izady, ortak ataları olarak bugünkü “Kürt bölgesi”nde yaşamış antik halkları Kürtlerin ataları olarak görürken; aynı şekilde ortaçağ ve modern çağ döneminde bu bölgede yaşıyan etnosların da Kürtlerin atası olmasını kabul etme zorunluluğunu kendine dayatmıştır.
Ama bu dönemdeki bu bölgede egemen olmuş etnosun tarihi üzerine değinmediği gibi, bu etnosların Kürtlerin ataları olacağını zimnen kabul etmektedir.
Bu atalar uzak atalardan daha gerçekçi bir şekilde Kürtlerin atalarıdır.
Peki kimdir bunlar sorusunu sorduğumuz zaman Firdevsi’ye Şehname’yi yazdıran 9. yüzyıl’da İran ve Afganistan’da egemen olan Türk egemenliği Gazneliler devletinin yöneticisi olan Gazneli Mahmut’tur.
10. ve 11. yüzyıl’da İran ve Anadolu’yu fetheden Selçuklu Türkmenleri (Oğuzlar)’dir.
12. yüzyıl’da İran ve Anadolu’da egemen olan Kıpçak ve Kantlı kabilelerinin oluşturduğu Harzemşahlar’dır.
13. yüzyıl’da İran ve Anadolu’yu fetheden, kabile ağırlıkları Türkler olan İlhanlı Tatarları’dır.
İlhanlıların 14. yüzyıl’da iktidardan düşmesiyle 15. yüzyıl’da bölgede egemen olan Timur Gürkanlıları olan Çağataylılar’dır.
15. ve 16. yüzyıl’larda Doğu Anadolu da egemen olan bayındır Türkmenlerinin konfederasyonu Akkoyunlular’dır.
Bayat Türkmenlerinin konfederasyonu Karakoyunlular’dır.
16. yüzyıl’da Şahseven Türkmenlerinin oluşturduğu derviş Türkmen devleti Safeviler’dir.
Safeviler sonrası İran’da egemen olan Afşarlar ve Kaçar Türkmenleridir.
Anadolu’da egemen olan ise Osmanlı Türkmenleri’dir.
O halde Kürtlerin ortak ataları bu 1500 yıllık süre içinde bu bölgede egemen olan Türklerle birlikte aranmalıdır. Ama Izady nedense bunu göz arda etmektedir.
Fakat Kırmançalık yayılımını inceleyen haritasında Kürtlerin 11. yüzyıl’da Urumiye bölgesinde, 12. yüzyıl’da Urumiyeyle Van Gölü arasından Azerbaycan’a doğru uzandığını; 13. ve 14. y.y’da Van Gölü’nden batıya doğru Güney Anadolu’ya doğru ilerlediğini ve Osmanlılarla birlikte Güney Anadolu’da 16. yüzyıl’da yer aldığını görmekteyiz.

Kürt tarihi yazımının temelini atan Şerefname Bitlisli Emir Şeref tarafından kaleme alınmıştır. Şerefname’de anlatılan olgu Rum (Osmanlı)-İran-Turan kral ve sultanlarının tarihidir. Yani Pan-Türk bir tarih yazımı Şerefhan tarafından yazılmıştır.
Bu da Kürtlerin ortak tarihinin pan-Türkler içinde yer aldığının en açık delilidir.
Kürtler üzerine ikinci ve üçüncü elden Batılı yazarın Kürtlüğü Türklükten ayrıştırmak için yazdığı ne kadar kitap varsa Kürtçüler tarafından basılmıştır. Bunun anlamı da “Kürt coğrafyası”ndaki insanların kendilerini Kürt olarak kabul etmelerini sağlamaktır. |
|
Şerefname’de anlatılan Kürt tarihi mi?
Kürt tarihi yazımının temelini atan Şerefname Bitlisli Emir Şeref tarafından kaleme alınmıştır. Şerefname’de anlatılan olgu Rum (Osmanlı)-İran-Turan kral ve sultanlarının tarihidir.
Yani Pan-Türk bir tarih yazımı Şerefhan tarafından yazılmıştır.
Bu da Kürtlerin ortak tarihinin panTürkler içinde yer aldığının en açık delilidir.
Kürtler üzerine ikinci ve üçüncü elden Batılı yazarın Kürtlüğü Türklükten ayrıştırmak için yazdığı ne kadar kitap varsa Kürtçüler tarafından basılmıştır. Bunun anlamı da “Kürt coğrafyası”ndaki insanların kendilerini Kürt olarak kabul etmelerini sağlamaktır. Bunun sağladıktan sonra tarihsel gerçeklere kapıyı kapamaktır.
Bu ortak tarih anlayışında 1000 yıllık süreci geçen, 15 asıra varan bir Turanlı-Türk egemenliğinin gerçeği hem Pers hem de Kürtçü tarihçiler tarafından yok sayılmaktadır.
Yani batılı emperyalistlerin İran tarihi için yaptıkları çarpıtmanın bir benzeri “Kürdistan” yaratma için yapılan çarpıtmadır.
Bir ulus yaratmak için ulus tarihi yaratılmaktadır. Ve bu ulus tarihi tarihle hiç ilgili olmayan bir politik metindir. Bunu söyleyen Anthony Smith’tir. “Ulusların Etnik Kökeni” çalışmasında bu tema ele alınır.
Izady de Chambrige’de, kütüphanelerde bu tarihi yaratma çabasındadır. Bu çaba günümüz Türkiyesi’nde ve Kuzey Irak’taki Kürt politiğine temel oluşturabilmek için yapılmış bir çalışmadır.
Kürt jeopolitiği
Önceki yazımızda Kürt açılımının tarihsel boyutunun ne derece çarpıtılmış olduğunu ve bu çarpıtılmış tarihin gerçekmiş gibi günümüzdeki Kürt açılımına temel olmak için referans gösterildiğini yazmıştık.
Tarihteki temelsizliği vurguladıktan sonra günümüzdeki jeopolitik açılımı ortaya koymamız ve bu politik açılımın arkasındaki gerçeği bütün açıklığıyla Izady’den yapacağımız alıntılarla vermemiz aydınlatıcı olacaktır.
Izady’den aldığımız haritada Erbil merkezli Afro-Avrasya haritası çizilmektedir.
Bu haritanın merkezine Erbil “Kürdistan” yerleştirilerek 500 ve 2000 km. menzil içindeki ülkeler gösterilmektedir.
Bu haritada görüleceği gibi Erbil’den 500 km. ötede Türkiye limanları İskenderun ve Antalya, 1500 km. mesafede Ege kıyıları, İstanbul ve İzmir gibi liman bölgeleri yer almaktadır.
Burada vurgulanan nokta gelecek yüzyıl’da “Kürdistan”ın Avrupa’nın petrol merkezi olacağı ve bu petrol merkezinin Avrupa’yla olan ticari ağının ancak Türkiye limanlarındaki Kürt özerk bölgelerinin var olmasıyla mümkün olacağı gerçeğidir.
Izady’nin “pan-Kürt devlet” tezi
Bu anlamda Izady bir pan-Kürt devletinin Kürtlerin içsel nedenleriyle gerçekleşebilir olmadığı altı çizilmekte ama eğer böyle bir Kürt devleti kurulursa, bu devletin Ortadoğu ve dünya politikasında en önemli bir devlet olacağı işaret edilmektedir.
Bunu Izady’den alıntılarla okuyalım:
“Kürdistan’ın parçalarını yöneten devletlerden hiçbiri yakın bir gelecekte Kürtlere ya da egemenlikleri altında yaşayan diğer gruplara böyle bir lüksü tanıyacak durumda değildir. Modern silahların tahrip gücü göz önüne alındığında, (bu silahlardan bazılarının etkisi son on yılda Türkler ve Iraklılar tarafından doğrudan Kürtler üzerinde denenmiştir) Kürtler ile bu devletler arasında uzun süreli kanlı bir savaş, hiç kuşkusuz, bir pan-Kürt devletinin bir parçası olacak herhangi bir yer bırakmayacak kadar büyük bir tahribat yaratacaktır.
Birinci Dünya Savaşı büyüklüğnde bir tufan olmaksızın ve tüm bu yerel devletlerin yapısı parçalanmaksızın, Kürtlerin tüm insanlarını ve topraklarını bu devletlerin elinden kurtarabilmelerini düşünmek mümkün değildir.
Bir pan-Kürt devleti, bizzat Kürtlerin kendilerinden kaynaklanan nedenlerden dolayı bile gerçekleşebilir ya da istenebilir değildir. Kürt toplumundaki kültürel ayrılıklar, Kürtler gibi birbirinden uzak düşmüş tüm büyük uluslarda olduğu kadar yaygındır. Kahramanmaraş ve Gaziantep’teki Kürtler ile Sanandaj ve Kirmanşah’taki Kürtleri siyasal olarak birleştirmek, birbirleri ile kıyaslanabilecek kadar farklılaşmış olan Irak, Suriye ve Kuveyt Araplarını, ya da Almanya, Avusturya ve İsviçre Almanlarını aynı bayrak altında toplamak kadar yersiz ve saçma bir durumdur.
Bunun gerçekleşmesinin tek olası yolu, demokratik olmayan bir güç kullanımıdır.
1871’de güç kullanarak birçok Alman prenslik ve yönetimini tek bir Almanya devleti altında birleştirenler Prusya kuvvetleri olmuştur. Bu dönemde bile, Avusturya ve İsviçre Almanları dışarıda ve bağımsız kalmışlardır.
Ancak, eğer böyle bir pan-Kürt devleti kurulacak olursa, uzun vadede geleceği parlaktır. Böyle bir devlet ekonomik açıdan geniş tarım ve su kaynaklarına sahip olacaktır. Petrol rezervleri daha şimdiden iyi gelişmiş, kendi rafineleri, boru hatları ve İskenderun Körfezi’nde kurulu ihracat imkanları mevcuttur. Tüm Ortadoğu’daki en büyük devletlerden biri olacağı gibi, potansiyel olarak en zengin devletlerden biri de olacaktır. En az yedi bağımsız ülke ile sınırı olacak ve zorunlu olarak Ortadoğu politikasında büyük bir oyuncu olacaktır.”
Bu uzun alıntıyı satır aralarıyla okursak Kürdistan’ın parçalarını yöneten devletlerin askeri güçleri karşısında topyekün bir ayrılma mücadelesinin hayali olduğu görülmektedir.
Bu anlamda da beş parçacı tezlerin yani PKK’nın başlangıçtaki tezinin askeri olarak olanaksız olduğunu; Birinci Dünya Savaşı gibi bir yapıda bu şansın elden kaçtığını ve bu şansın elden kaçmasına sebep olan nedenlerinden en önemlisinin Türk Kurtuluş Savaşı’yla emperyalizmin burada geriletilmiş olmasını görüyoruz.
Her ne kadar “Kurtuluş Savaşı’nı Türkler ve Kürtler birlikte verdi” söylemi ileri sürülse de Kürtler, “7000 yıllık” tarihinde devlet olma şanslarını Türk Kurtuluş Savaşı’nın engellediği düşüncesindedirler ve bu ifade onu yansıtmaktadır.
Diğer taraftan ise Kürtlerin ulusal bir bütünlüğe ulaşmış bir formasyona sahip olmadıkları, Izady tarafından önceki bölümlerde de vurgulandığı şekilde ulusal devlet olma niteliğinin içsel bir nitelik oluşumuyla mümkün olması; ama Kürtler arası bir birlikteliğin olmadığı gerçeği bulunmaktadır.
En basit örneğini İdris Bitlisi’nin, Yavuz Sultan Selim’e “Diyarbakır Türkmen beyliğini fethetmek ve Kızılbaşları Diyarbakır’dan kovmak için bize bir komutan veriniz; çünkü Kürtler bir araya gelerek bir güç oluşturamazlar” söylemindeki gerçeklikten daha ileri bir gerçekliğin olmadığı Izady’nin bilincindedir.
Izady, demokratik olmayan güç kullanımının ancak dışsal güçlerce sağlanabildiği örneğinin, Kuzey Irak’ta Kürt bölgesinin Amerikalılarca korunmasıyla yaşanmış bir pratik olduğu gerçeğini saklı tutarak bir pan-Kürt stratejiyi düşünmektedir.
Izady’nin verileriyle, bu stratejide Ortadoğu’nun tüm su kaynaklarını, petrol rezervlerini ve rafinerilerini İskenderun Körfezi’ndeki ihracat imkânlarını ele geçiren zengin bir devletin olacağı hayali söz konusudur.
(Sayı 253, 14/09/2009)
Izady’nın Kürt Açılımı (3)
Bağımsız Kürdistan mı, Türkleri Anadolu’dan atmak mı?
Kuzey Irak Barzani devletinin yaşayabilmesi için Barzani’ye bağlı bir Kürt komprador burjuvazisinin Türkiye limanlarında oluşturulması planlanmaktadır tespitini yıllar önce yapmıştım ve TÜRKSOLU’nda yazmıştım.
Bu tespit Izady tarafından değişik bir biçimde vurgulanmaktadır.
Bu vurgulamada Kürtlerin yaşadığı bölge esas alınarak Kürdistan sınırları çizilmektedir.
Osmanlı Devleti’nin, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’taki Türkmen “Kızılbaş” bölgelerini İran’dan, yani Şah İsmail’den kurtarmak için Kürtlerin bu bölgeye yerleştirildiğini Izady de açıklıkla bilmektedir.
Keza Abdülhamit bu bölgedeki Ermeni ve Alevilere karşı Şafîleri silahlandırarak Hamidiye Alayları’nı oluşturarak bölgeyi Kürtleştirmiştir.
Sultan Selim zamanında Türkmen bölgesi olan Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki Türkmenler ya din değiştirerek Kızılbaşlıktan Şafîliğe geçeceklerdi ve yahut da Kuzey Irak ve Doğu Anadolu’dan sürüleceklerdi.
Her durumda da bu bölge 16. yüzyılda hızla Kürtleşti. Abdülhamit döneminde de bu Kürtleşme yeniden hız kazandı.



Günümüzde Kürt tarih tezi olarak
ileri sürülen tarih yazımını, üç kuşak şeklinde görüyoruz:
I. Kuşak Şerefname,
II. Kuşak Nikitin ve Minorsky gibi
Rus subayların tezleri, III. Kuşak olarak ise Tori ve Izady gibi Batı Kürdoloji
Enstitülerinin tarih yazımları. Bu tezler, yazılarımızda, olgu ve veri
düzeyinde ele alınacak, etnolojik ve
sosyolojik olarak kritik bir tarih
okumasından geçirilmiştir. Bu, Kürt tezini destekleyenler için de, karşı çıkanlar için de yapılması gereken bir zorunluluktur. Kendimizi kandırmamak ve tutarlı olmak için eleştirisel okuma görevimizdir. |
|
Kürt Teali Cemiyeti’ni oluşturan Botanlılar, Bedirhanlılar, Milanlılar ve Zilanlılar Abdülhamit’in alaylarının silahlandırdığı ve Kürtleştirdiği bölgelerdir.
Izady, Türkiye’de güneydoğunun ayrılması ve Kürdistan’ın kurulmasını bir paranoya olarak ileri sürmekte ve gerçekten de Kürt stratejisinde kaba anlamda güneydoğunun ayrılmasıyla Türkiye ve Kürdistan diye bir bölünme yoktur.
Onlara göre zaten güneydoğu, Kürdistan’dır. Ama en büyük Kürt şehirleri ise İstanbul, Bursa, İzmir, Mersin, Antalya ve İskenderun gibi Türkiye limanlarıdır.
O halde Türk kimliğinin dışlanarak Kuzey Irak’a bağlı olarak Kürtlerin bu bölgeleri sahiplenmelerinin önü uluslararası anlamda hukuksal olarak açılmalıdır.
Yani Batı ve İç Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’ya sürülmekle Türk ve Kürt ayrımının gerçekleşmesine herkesten çok Kürtler karşı çıkmakdadır.
Çünkü Kürdistan coğrafyası denilen bölgede kalan bir Kürt devletinin denize açılma şansı olmadığı için geleceği yoktur.
Bu gelecek ancak Izady’nin deyimiyle Kürt diasporasının hukuksal ve ekonomik olarak gelişmesinin önü açılmasıyla mümkündür. Çok özet olarak Izady’den bir alıntıyla bu açıkça vurgulanmaktadır:
“Günümüzde Türkiye’deki Kürtlerin yarıya yakını İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirler ile Türkiye’nin önemli ticaret merkezleri gibi, Kürdistan dışındaki bölgelerde yaşamaktadır. Bu kadar tehlikeli sayıda olmasa bile Irak, İran ve Suriye’de de büyük bir Kürt topluluğu endüstri merkezleri ve şehirlerde yaşar. Bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması halinde bunların tümünden vazgeçilmesi gerekecektir. Ekonomik olarak zayıf olan bağımsız Kürdistan’a hemen ya da sonradan taşınmak bunların çok azına çekici görünecektir.”
Günümüzdeki açılımcıların tümü “Kürtler ayrılmak istemiyor” söylemini gerçek boyutunda göremeyip nerdeyse bu söylemi müjde gibi almaktadırlar. Oysa kendi Kürt bölgelerini oluşturduktan sonra Türkiye’ye de başta ismini ve Anayasayı değiştirmek koşuluyla iki milletli belli yoğunluklu “Kürt nüfusun yaşadığı özerk alanlı” çözümler aşama aşama getirilmektedir.
Türkiye’ye yem
Bu konuda Izady bilimsel görünme ve strateji yazma konusunda daha özgür ve açıkça itiraf etmektedir.
Kürt bölgesini oluşturmak için olasılıkları tartışarak bu olasılıkları Amerikan yönetimine sunmaktadır. Bu sunumda İran, Suriye, Türkiye ve Irak’taki Kürt parçalarını birleştirmek için planları açık olarak önermektedir.
Bu önerileri sırayla sınıflarsak Türkiye Izady’nin pan-Kürt devletinin kuruluşundan yararlarını şu şekilde vurgulamaktadır:
“Günümüzde Kürtlerin büyük çoğunluğunun yaşadığı Türkiye ile başlayalım. Bugün Kürtlerin yaşadığı merkezi Kürt bölgelerinin tümünü kapsayacak böylesi büyük bir bağımsız pan-Kürt devletinin kurulmasından, ekonomik, sosyal ve uluslar arası ilişkiler bakımından en kârlı çıkacak ülke Türkiye Cumhuriyeti olacaktır. Kürdistan ekonomik olarak Türkiye’nin en geri kalmış bölgesidir ve diğer açılardan Avrupalı olan Türkiye toplumunun, en tutucu, nüfus artışı en yüksek, eğitim seviyesi en düşük ve en az bütünleşmiş (entegre olmuş) kısmını oluşturur. Türkiye’nin böyle bir bölgeyi ve nüfusu elinde tutmaya çalışmakla, yükünü fazlalaştırmaktan başka bir şey yapmadığını görmek için kahin olmaya gerek yok. Kürdistan’ı kaybetmekle Türkiye yarımadası aslında sosyolojik, demografik, ekonomik ve tarihsel olarak, en az Güneydoğu Avrupa’daki herhangi bir ülke kadar Avrupalı olacaktır. Son derece Asyatik ve en fakir kesim olan Kürdistan’dan kurtulmuş bir Türkiye yarımadası neredeyse kesin olarak Avrupa Birliği’ne kabul edilecek ve bu da Avrupa’nın tüm kapılarının...”
Görüldüğü gibi Türkiye’ye sunulan yem; geri ve gelişmemiş bölgelerinden kurtul, batı kesimin Avrupa düzeyinde bir ülke olarak Avrupa’ya entegre ol!
Yani Avrupa Birliği’nin Kürt sorununu çözün derken söylediği ufal da gel sözüyle birebir örtüşmektedir.

Büyütmek için tıklayınız

Büyütmek için tıklayınız
Izady’nin 90’lı yılların başında çizdiği “Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgeler” haritası. Son 20 yılda yaşanan Kürt istilasıyla Kürtçüler bu haritayı güncellemek niyetinde. Esas sorun “Kürt nüfusunun yarısının bulunduğu Türkiye’nin batı şehirlerindeki Kürtlerin kimlik haklarının uluslararası bir formülle bağlanmasıdır.” Bu formül pan-Kürdik devletin limanlarını oluşturacak komprodor bir Kürt burjuvazinin hukuksal olarak sahipleneceği özerk bölgelerin Türk kıyı şehirlerinde ve Türkiye limanlarında yer almasıdır. Daha açık bir ifadeyle kantonlar şeklinde Kürt nüfusunun yoğunlaştığı ve ekonomik olarak güçlendiği kıyı bölgelerinde Kürt kimliği ile Kürdistan’la hukuksal bağları olan bir yapının bir Türkiye’nin oluşturulmasıdır.
Bu “Demokratik Türkiye’nin” adının da Türkiye değil, iki etnili bir ülke olduğu varsayılarak uzlaşmacı bir isimle “Anadolu Cumhuriyeti” gibi nötr bir ismin verilmesi öne çıkmaktadır.
|
|
Türk-Kürt kardeşliği tuzağı
Burada altı çizilmesi gereken nokta ise Kürt nüfusunun yarısını oluşturduğu ileri sürülen Türkiye kıyı şehirlerindeki Kürtlerin bu ayrılmada Türkiye’den Kürdistan’a dönüşü değil; bu bölgelerde ekonomik olarak konumlarını kuvvetlendirecek hukuksal haklarını, yani kimliklerinin tanınmasını talebinden vazgeçmeyerek tercihlerini yapmalarıdır.
Yani Türkiye’de istenmeyen bir süreç sonucu Kürtlerin batıdan doğuya sürülmesi olasılığı bu strateji için en korkulan yanı oluşturmaktadır.
Bu nedenle de Kürt-Türk kardeşliği barış teması bölünme temasıyla yan yana gitmekte; bazen kaba bölünmenin olmayacağı ileri sürülerek hukuksal haklarda bir bölünmenin gerçekleşebileceği talep edilmektedir.
Bunu daha açık ifadeyle Türkiye’nin ismine yapılan eleştiriyle kendini ifade etmektedir. Bunu gene Izady’den vurgularsak Türkiye isminden vazgeçerek “Anadolu Cumhuriyeti” gibi nötr bir ismin kullanılması da önerilmektedir.
Bunu çok açık bir şekilde Izady aşağıda ifade etmektedir:
“Ayrı bir Kürt kimliği düşüncesi geçmişte olduğu gibi gelecekte de en çok Türkiye’ye devlet ideolojisi ile çatışacaktır. İran, Irak ve Suriye adları etnik bir kimliğe dayanmazken, Türkiye adı etnik bir kimliği temel alır. Türkiye sözcüğü tanımı itibariyle ‘Türklerin vatanı’ anlamına gelmektedir. Öyleyse, Türkiye’de bulunan Kürtleri ‘Türkiye Kürtleri’ olarak adlandırmak bile tanım bakımından çelişkilidir. Bir Türk nasıl bir Kürt olabilir? 1924-25 yıllarındaki Anadoluculuk düşüncesinin savunucuları belki de böyle bir tutarsızlığın farkına varmışlardır. (Andrews, 1989).
Onların bu yaklaşımı Kürtler ya da Türk olmayan diğer azınlıklara karşı duyarlı olmalarından değil, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin hayal ettiği daha büyük pan-Türk düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Türk ve Türkiye terimlerinin Türk ırkına mensup tüm halkları ve yaşadıkları bölgeleri, yani hayali Turan’ı tanımladığı savunulmuştur. ‘Biz Anadoluluyuz’ diye savundular. ‘Anadolu bizim anavatanamızdır, ulusumuz Anadolu ulusudur’. (Tachau, 1962, 167-8). Gerçek nedeni ne olursa olsun, Anadolu gibi nötr bir isim, daha sonra Türkiye adından doğan etnik şovenizm ve radikalizmi önleyebilirdi.”
Bu alıntının ince noktası azgelişmiş Türkiye’nin azgelişmiş Güney ve Doğu Anadolu bölümü Kürdistan’la, pan-Kürt devletiyle, birleştirilirken Kürdistan ismi almasına karşılık, Türkiye’nin batı kesiminin isminin Türkiye olarak kullanılmasının etnik kimliklerle çelişeceği ve bu nedenle Anadolu ismi kullanılması genektiği söylemi ileri sürülmektedir.
Bu söylemin nedeni, Kürt nüfusunun yarısının batı bölgelerinde yer alışıdır. Ve bu bölgelerin Türkiye ismiyle hukuksal ortamda yer alması, Kürt kimliğinin ifadesini yok sayacaktır.
Izady’nin pan-Kürt devleti stratejisi ve Ortadoğu
Önceki bölümde vurguladığım gibi kaba anlamda Türkiye’den Kürtler ayrılmıyor bu bir paronayadır söyleminin içi doldurulduğu zaman; Irak Kürdistanı’na Kuzey Kürdistan, Türkiye, İran Kürdistanı ve Suriye’deki Kürt parçaları stratejik olarak pan-Kürt devletinin kurulması için analiz ediliyor.
Ama diğer taraftan Türkiye’yi bölmeyecek dedikleri bölge esas olarak Türkiye’nin batı bölgesini ifade ediyor veya öyle anlamamız gerekiyor.
Çünkü Izady Suriye’nin bu pan-Kürt devletine karşı yaklaşımı ne olmalıdır sorusuna şöyle cevap vermektedir:
“Suriye’nin Kürt topraklarını kaybetmesi, muhtemelen ‘milliyetçilik’ duygularının incinmesinden başka, devlet üzerinde önemli bir etki bırakmayacaktır. Suriye’nin Kürt topraklarını kaybetmesine karşılık olarak, Arap yerleşim alanları olan Harran Ovası (Urfa’nın güneydoğusu) ve Mardin’in güneyi Suriye’ye bırakılabilir. Şu anda Türkiye sınırları içerisinde bulunan bu bölgeler, yeni bir Türk-Kürt düzenlemesi yapıldığında, coğrafi bir gereklilik olarak Kürdistan sınırları içerisinde kalacaktır. Böylece, Suriye tümüyle Arapça konuşan, çok az ya da hiç toprak kaybı olmayan bir ülke olacaktır. Ekonomik bakımdan, Suriye’de bulunan tüm Kürdistan topraklarının toplam ekonomik değeri, Harran Ovası’nın verimli pamuk tarlaları kadar bile değildir.”
Sözde pan-Kürt devletinin olanaksızlığın altını çizen Izady bu devletin oluşturulabilmesi için Türkiye’nin güneydoğusunu geri bölgesine Kürdistan’a bağladıktan sonra Suriye’deki Kürt bölgesini Kürdistan’a bağlamakta; buna karşılıkta Suriye’ye Harran Ovası, Urfa ve Mardin bölgelerini vermektedir.
Yani İngiliz emperyalizmi tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda çizilen sınırların yeniden çizilebilmesi için danışmanlığını yaptığı ABD kongre üyelerine stratejik hedefler vermektedir.
Izady’nin stratejik hedeflerinden pay alan İran ise pan-Kürt devletinin kurulmasından en zararlı çıkacak ülke olarak yer almakta.
Bu bölgedeki Kürdistan’a bağlanan İran’daki Kürdistan’a bölge dışında, “İran’daki Azerbaycan bölgesinin de Azerbaycan’la birleşmesi, İran’ın parçalanmasını doğuracaktır” vurgulaması yapmaktadır.
Burada Azerilere bir hedef gösterilirken, yani Güney Azerbaycan’la Kuzey Azerbaycan’ın birleştirilmesi hedef gösterilirken, İran’ın parçalanması ve Kürdistan’ın büyümesi öne çıkmaktadır.
Diğer taraftan Irak’a önerilen çözüm Irak’tan Kerkük petrollerinin Kürdistan’a verilmesi Irak’ı çok fazla etkilemeyeceğini; çünkü Irak’ta zaten çok petrol yatağının olduğunu vurgulamaktadır.
Ama Irak’ın bu olayda en büyük zararının Irak sularının Kürdistan devletinin eline geçeceği ve onun insafına kalacağıdır.
İlerde bu sulardan faydalanmak istiyorsanız Kürdistan’ın Kerkük petrollerine el koymasına karşı çıkmayın denmektedir.
Izady’nin bütün açıklıkla İngilizce yazdığı bu öneriler Türkiye’de Kürtler isimli bir kitap olarak 2004 yılında yayınlandı ve bu yayının satır aralarını okuduğumuzda günümüz Kürt açılımının besleyen, Kürt açılımına temel oluşturan görüşleren Izady’den kaynaklandığını görebiliriz.
Uluslararası toplantılarda Kürt açılımını tartışmaları Izady’nin temelini attığı görüşlerin değişik ifadeler şeklinde sunulmasından farklı bir olgu değildir.
Keza aynı şekilde resmi ve gayri resmi toplantılarda tartışılan gerçekliklerde bu olgulardır. Bu olgular özetle uluslararası bir desteğin var olduğu durumda Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin yaptığı gibi günümüzde de Amerika desteğiyle beş parçacı pan-Kürdik devlet nihai stratejik hedef olarak ortaya konulmuştur.
Kürt İstilası
Fakat sorun bu noktada durmamaktadır. Esas sorun “Kürt nüfusunun yarısının bulunduğu Türkiye’nin batı şehirlerindeki Kürtlerin kimlik haklarının uluslararası bir formülle bağlanmasıdır.”
Bu formül pan-Kürdik devletin limanlarını oluşturacak komprodor bir Kürt burjuvazinin hukuksal olarak sahipleneceği özerk bölgelerin Türk kıyı şehirlerinde ve Türkiye limanlarında yer almasıdır.
Daha açık bir ifadeyle kantonlar şeklinde Kürt nüfusunun yoğunlaştığı ve ekonomik olarak güçlendiği kıyı bölgelerinde Kürt kimliği ile Kürdistan’la hukuksal bağları olan bir yapının bir Türkiye’nin oluşturulmasıdır.
Bu “Demokratik Türkiye’nin” adının da Türkiye değil, iki etnili bir ülke olduğu varsayılarak uzlaşmacı bir isimle “Anadolu Cumhuriyeti” gibi nötr bir ismin verilmesi öne çıkmaktadır.
Burada sorun Türkiye’nin bu bölünmeye tepki göstererek batı illerindeki Kürt nüfusun bu illerden sürülerek Kürt bölgesine göç ettirilmesinin hayata geçirme olasılığı olarak öne çıkmaktadır.
Bu riski tolere etmek için Abdullah Öcalan’ın vurguladığı “Kürtlerin ayrı meclisleri olmalıdır” söylemi bu boyutuyla ele alınmalıdır.
Böyle bir bölünmenin oluştuğu durumda güneydoğuda korucu olan ve PKK’ya karşı silahlı kuvvetlerden sonra en büyük mücadeleyi veren Kürt nüfusunu da batıya sürülmesi veya pan-Kürt devleti tarafından cezalandırılması gibi bir sorun da ortaya çıkmaktadır.
Bu sorunların ortaya çıkmadan demokratik açılım olarak uzun bir sürece yayılarak Izady’nin 90’lı yıllarda çizdiği stratejinin hayata geçirilmesi değişik taktiklerle sürdürülegelmektedir.1
Not: Bu yazılarımızda Mehrdad R. Izady’nin Bir El Kitabı Kürtler ve Bazil Nikitin’in Kürtler/Cilt 1 adlı kitaplardan yararlanılmıştır.
(Sayı 254, 21/09/2009)
|