Eser Özaltındere
Devleti Kurulduğu Gün
Ağlayan Devlet Başkanı

“Washington Taraf”ın, “Baba bir ana ayrı” üvey kardeşi Radikal’in Yazı İşleri Müdürü, “KKTC’ye ait olmayan Cumhurbaşkanı” M. A. Talat ile ilgili söyleşiye dayalı bir kitap yazmış. Burada Talat, 15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilan edilmesinden önceki gün yaşananları anlatıyor. Bu anlatılanlardan birkaç satır örnek! “Tartışmalar yoğun biçimde sürüyordu. CTP sık sık bildiri yayınlıyor, ‘Ayrı devlet taksimdir, taksime hayır, ayrı devlete hayır’ diye. 14 Kasım gecesi saat 24 gibi CTP Parti Meclisi toplantıya çağrılıyor. Saat taa 5’e kadar tartışıyoruz. Sonuçta oylama yapılıyor. Bir oyla, 13’e 14 oyla KKTC’nin ilanına onay kararı çıkıyor. Ben tabii ‘Hayır’ oyu kullandım o zamanki şartlarda. Dahası büyük mücadele verdim ‘Evet’ çıkmaması için. O gece eve döndüğümde ağladım.”
|
|
Talat, kurulduğundan beri
KKTC’ye düşman
“Washington Taraf”ın, “Baba bir ana ayrı” üvey kardeşi Radikal’in Yazı İşleri Müdürü, “KKTC’ye ait olmayan Cumhurbaşkanı” M. A. Talat ile ilgili söyleşiye dayalı bir kitap yazmış.
Aynı gazetede belli başlı bölümleri yayınlanan bu söyleşi, iyice incelenmeli ve ibretle okunmalıdır!
İlk paragrafla işe başlayabiliriz.
Burada Talat, 15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilan edilmesinden önceki gün yaşananları anlatıyor. Bu anlatılanlardan birkaç satır örnek! “Tartışmalar yoğun biçimde sürüyordu. CTP sık sık bildiri yayınlıyor, ‘Ayrı devlet taksimdir, taksime hayır, ayrı devlete hayır’ diye. 14 Kasım gecesi saat 24 gibi CTP Parti Meclisi toplantıya çağrılıyor. Saat taa 5’e kadar tartışıyoruz. Sonuçta oylama yapılıyor. Bir oyla, 13’e 14 oyla KKTC’nin ilanına onay kararı çıkıyor. Ben tabii ‘Hayır’ oyu kullandım o zamanki şartlarda. Dahası büyük mücadele verdim ‘Evet’ çıkmaması için. O gece eve döndüğümde ağladım. Hayatımda ilk kez...”
Alın size, teslimiyetçi CTP’nin bugün sergilediği ve geçmişe dayanan KKTC’yi yok etmek kararlılığının somut kanıtlarından çarpıcı örnekler! O zamanlar bıkmadan usanmadan ”Ayrı devlete hayır!” kampanyaları düzenleyen CTP’li işbirlikçiler; Denktaş’ın “Kuruluşa karşı çıkan parti kapatılır” söyleminin üzerine 1 oy farkla “Kuruluşa destek” kararı almış olsalar da, ondan sonraki tüm süreç boyunca bunun acısını fazlasıyla çıkararak ekmeğini ve kaymağını yedikleri KKTC’yi yok etmek için ellerinden geleni ardlarına koymadılar. Görüldüğü gibi bunlar daha baştan beri KKTC düşmanıydılar.
Ya bugünkü KKTC Cumhurbaşkanı olan o teslimiyetçi Talat’a ne demeli? Adam hâli hazırda, kurulmaması için “Büyük mücadele verdiğini” kendi ağzıyla ifade ettiği devletin Cumhurbaşkanlığını yapıyor. Hem de, o zamanlar KKTC’nin “var olmasına” o kadar büyük bir düşmanlıkla karşıymış ki, oylamayı kaybedince “hayatında ilk defa” olarak ağlamış. Ve öyle bir kişi bugün, Kıbrıs müzakerelerini yönetiyor. Allah aşkına onun yönettiği bu müzakerelerden hayır gelir mi? Zaten gelmedi de... Her şeyi AKP ile birlikte yüzüne gözüne bulaştırdı.
Bir sonraki bölümde aynı Talat; “Bugün de aynı görüşte olduğunu” ileri sürüyor. Yani, kendi sapkın ideolojisi doğrultusunda saplantılı bir şekilde KKTC devleti karşıtlığına aynı inançla bağlı olmaya bugün de aynen devam ediyor. Ve bu kişi şu anda hâlâ KKTC’
nin Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. Gerçekten de inanılacak gibi değil! Herhalde, böyle bir çelişki dünya siyaset tarihinde bir ilktir.
KKTC olmasaydı, Türkler Rumlara yamanacaktı
Söyleşinin aynı bölümünden bazı cümleler üzerinde biraz daha duralım. Bu zat diyor ki; “KKTC’yi ilân etmek kadar yanlış bir hareket yoktu... Çünkü Kıbrıs Türk Federe Devleti pekâla vardı. Hem Kıbrıs Türk halkı zora sokuldu, hem Türkiye dünyada çok ağır baskılarla karşılaştı. Bugüne gelelim. Kıbrıs Türk halkı çözüm istiyor, AB’yi istiyor, o yüzden beni göreve getirdi. Varsayın ki KKTC bütün dünya tarafından tanındı. Eski zamanlardaki gibi taksim olamaz ki artık. Ne olur? Federasyon olur. İki toplumun imzasıyla değil, iki devletin imzasıyla kurulur federasyon. Sonuç değişmez... Yine federal bir Kıbrıs’a ulaşmış olacağız.”
Bir şâibeli Cumhurbaşkanı ancak bu kadar câhil olabilir. Ya da milleti kandırabileceğini zannederek mantık oyunlarıyla beceriksizliğini örtbas etmek istiyor. Bir kere bu kişi, KKTC Cumhurbaşkanı olmasına karşın bunca zamandır KKTC’nin ilân edilmesinin arkasındaki nedenin, Kıbrıs Rum Devleti’ne karşı resmi anlamda “taraf” olacak ve müzakerelerde eşitliğe dayanak oluşturacak bir siyasî oluşum çıkarmak olduğunu, bugün dahi kavrayamamış. Hâlâ onu yıllar önce ağlatan KKTC’nin kurulmaması gerektiği sabit fikirliliğine bağlı kalmaya devam ediyor ve bunu fanatikçe savunuyor. Demek istiyor ki; “Kıbrıs Türk federe devleti resmî olarak ilân edilmese de zaten fiiliyatta oluşturulmuştu ve tanınmaya açılmamalıydı...” Oysa, bu devlet resmi olarak ilân edilmemiş olsaydı, Türk toplumunun fiiliyatta devlet oluşumuna benzer bir siyasî organizasyonu olmuş olsa da “resmi devlet statüsü” kazanmamış bu organizasyon, tüm dünya tarafından Kıbrıs’taki “tek devlet” olarak tanınan ve Rumların “Bizim devletimiz” dediği “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin içerisine sadece “bir eyalet” olarak sokuşturulabilecek bir “siyasî statü”nün ötesine geçemeyecekti. Çünkü, o zaman tüm sömürgeciler “Kardeşim sizin, devleti çağrıştıran bir siyasî örgütlenmeniz bulunsa da biz sizi Rumların karşısında eşit taraf olarak göremeyiz. Siz sadece kendi içinde örgütlenmesi olan otonom bir bölgesiniz. O yüzden de, siyasî eşitliği, self determinasyonu filan bırakın. Paşa paşa, Rum Devleti’nin bir taraflarına yamanın.” diyeceklerdi. Kıbrıs Türk Devleti’nin kurulması onlar tarafından tanınmasa da sömürgecilerin ve Rumların ellerindeki önemli bir kozu almış oldu. Zaten Talat da bu nedenle sinirleniyor. KKTC’nin varlığı yüzünden bir türlü Türk toplumunu Rum Devleti’nin içerisine monte ederek onları azınlık durumuna sokamıyor. Ne zaman müzakereleri bunu gerçekleştirecek noktalara taşımaya kalksa karşısına hep KKTC’nin “Devlet statüsü” çıkıyor ve millet başlıyor “Biz devletimizden vazgeçmeyiz” diyerek bar bar bağırmaya. Talat’ın da eli kolu bağlanıyor ve KKTC’ye olan nefreti bir kat daha artıyor. Bir de diyor ki; Türk halkı çözüm istiyor, AB’yi istiyor, onun için beni getirdi... Ama beceremedin ki!.. Her şeyi berbat ettin! Milleti çözümden soğuttun! Aynı halk şimdi de sana “Git” diyor! Çekip gitsene!... Düş artık KKTC’nin yakasından!
KKTC’nin ilanı
diplomatik zaferdir
Yine bu bölümde başka ne diyordu teslimatçı Talat? “KKTC’nin kurulmasıyla Kıbrıs Türk halkı çok zor durumlarla karşılaştı...” Güleyim bâri... Bugün Kıbrıs Türk halkı; dünyanın birçok ülkesinde bulunmayan güçlü ve işleyen demokrasisiyle, demokratik kurumlarıyla, dinamik ekonomisiyle, toplumsal örgütlenmesiyle, kültürüyle, meclisiyle ve çağdaşlığı simgeleyen akla gelebilecek her türlü donanımıyla dimdik ayakta ise, bütün bunları, o işbirlikçi Talat ve takımının kurulmaması için ellerinden gelen her şeyi yaptıkları ve kurulduğu içinde Talat’ın ağladığı KKTC’ye borçludur.
Efendim! Ambargolar ve izolasyonlar bu yüzden varmışmış... Varsa var ne yapalım!.. Tüm bunlara karşın 26 yıldır KKTC hâlâ dimdik ayakta değil mi? Ambargolar ve izolasyonlar olmasaydı da Kıbrıs Türk halkı köle olsaydı daha mı iyi olacaktı? Zaten o zaman, Kıbrıs Türk halkı ortadan kalkmış ambargoların yararını göremeyecekti ki...
Talat, KKTC nedeniyle Türkiye’nin gördüğü baskılardan da bahsetmiş. Merak etmesin, Türkiye’de baskılar kimsenin umurunda değil! Türkiye ve Türk ulusu her zaman KKTC’nin varlığından gurur duymuştur. O baskılara göğüs germeye bundan sonra da hazır olacaktır. Türk ulusunu esas rahatsız eden bu baskılar olmayıp KKTC’deki Talat ve takımı gibi kimliksizliklerin sergiledikleri sömürgeci taşeronluğudur.
KKTC’nin ilân edilmesi, hem Türkiye hem de Kıbrıs Türk Halkı açısından muhteşem bir diplomatik öngörü başarısıdır. Bu devletin ilânı sayesinde Türk tarafı eşit taraf statüsüne kavuşmuştur. Böylelikle Türk tarafı, bugün talep etme yetkisini kendisinde gördüğü siyasî eşitlik, iki kesimlilik, iki toplumluluk (bence iki halklılık) ve self determinasyon haklarını dünya tarafından tanınmasa da bütünüyle KKTC’nin siyasî varlığına borçludur. Bu başarı, bir taraftan Kıbrıs Türk halk’nı köleleştirecek olan Talat ve takımı gibi sömürgeci taşeronlarının satış projelerine set çekerek Kıbrıs Türk halkı’nın geleceğinin garantisi olurken, diğer taraftan Cumhuriyet Türkiyesi’nin haklı olarak gurur duyduğu önemli bir diplomasi zaferi olarak tarihteki yerini almıştır.
Talat’ın amacı Kıbrıs Türkünü azınlık yapmak
Bu bölümün son paragrafındaki sözler de tam bir skandal! KKTC’nin tanınmasıyla bir şey değişmeyecekmiş. Taksimin olması artık mümkün değilmiş. Sonuçta da federasyon olacak olduktan sonra, ha iki toplumlu olmuşmuş ha iki devletli...
Güya arasında hiç fark yokmuş. İnanılmaz bir cehâlet.
Yahu iki devletli birleşmenin adı federasyon değil konfederasyondur. Ve doğrusu da budur. KKTC’nin tanınmasından sonra milletin senin söylediğin “iki toplumlu” federasyonu kabul edeceğini mi sanıyorsun, ey M. A. Talat? Daha çok beklersin! Evet doğru, sen imzaladığın saçma sapan anlaşmalarla aklınca konfederasyonun önünü kestiğini zannediyorsun ama, yanılıyorsun. Çünkü, KKTC’nin tanınması senin çok güvendiğin o mutabakatları bir anda ortadan kaldıracaktır. Dolayısıyla altına imza koyduğun Rumların egemenliğindeki üniter bir devleti onay verip Türk halkının ayrı bir halk olma vasfını yok eden “tek devlet, tek halk, tek temsiliyet” anlaşması da lağvolacaktır.
Biliyoruz, senin bütün derdin; “tek devlet, tek halk, tek temsiliyet” çerçevesinde iki toplumlu ve Türklerin azınlık durumuna sokulacağı, ileride ise asimile olacağı sözde bir federasyon yapısını hayata geçirmek. Ama kimse yutmuyor ve oluşturmaya çalıştığın iki toplumlu federasyon ile KKTC’nin tanınmasıyla gerçekleşecek iki devletli federasyonun (konfederasyonun) aynı kapıya çıkmadığını artık herkes biliyor. Çünkü, senin federasyon “yok oluşu” temsil ederken iki devletli konfederasyon “ilelebet pâyidarlığı” simgeliyor.
Talat’ın ağzından ABD-AKP-CTP işbirliği itirafı
Geliyoruz söyleşideki diğer satır başlarına!
Bunlardan birinde Talat şunları söylüyor; “AKP Türkiye’nin Kıbrıs politikasını değiştirmeseydi ne ben bu koltukta oturuyor olurdum ne de Annan Planı bırakın kabul edilmeyi oya bile sunulabilirdi...”
Bir diğerinde ise şöyle diyor; “AK Parti’nin iktidara gelmeden önce bazı ilerici aydınlarla çalıştığını biliyorduk. İçlerinden biri, benden söz etmiş Tayyip Erdoğan’a bir gün. ‘O zındık yahu’ demiş Erdoğan. Yani Allahsız, dinsiz... Bizi hem biliyor hem bilmiyor o dönemde...”
Burada, sömürgeciler tarafından organize edilen işbirlikçi güçlerin dayanışmasına ve oluşturdukları cephenin kimliğine yönelik inanılmaz ipuçları var. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
1- Demek ki, Amerikancı Ilımlı İslam Partisi lideri Tayyip E. ile “zındık”, Allahsız ve dinsiz olarak nitelendirdiği tırışkadan Marksist Talat ve “ilerici aydın” adı altındaki uzaktan kumandalı sözde entelektüeller baştan itibaren bir blok oluşturma çalışması içerisindelermiş.
2- Bunların birlikteliği, daha AKP iktidara gelmeden önce organize edilmeye başlanılmış.
3- Belli ki, bunlar daha birbirlerini pek tanımıyorlarmış. Yani, “gizli bir el” bunları bir araya getirmiş.
Düşünebiliyor musunuz, bir “zındık” ile bir “dini bütün” aynı safta yer alıyorlar. Hem de birbirlerini pek tanımadıkları halde... Peki amaç ne? KKTC’yi yok ederek Kıbrıs Türk halkını Rum’a köle yapmak ve Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarmak... Peki bu kime yarayacak? Sömürgeci ABD ve AB’ye!.. Baksanıza, Talat açıkça itiraf ediyor: “AKP Kıbrıs politikasını değiştirmiştir...” Güzel de! Değiştirmiş de ne yapmıştır? Sömürgecilerden aldığı talimat doğrultusunda, onların istediği noktaya taşımıştır. Talat, başka ne söylüyor? “AKP istediği için ben geldim!” Tabiî ki öyle olacak! Çünkü, aynı kompartımandasınız. Ve diyor ki; “AKP iktidara gelmeseydi Annan planı oya bile sunulmazdı.” Şuna bakın! KKTC’nin yok edilmesinin milâdı olan bir planı nasıl da allıyor pulluyor. Tıpkı bölücü Kürt açılımının AKP tarafından “milli birlik” projesi olarak şakşaklanması gibi... Oysa, her ikisinin de organizatörleri belli; Sömürgeciler... Uygulayıcıları ise onların Türkiye ve Kıbrıs’taki taşeronları...
Talat KKTC’ye neler kazandırmış neler
Talat’ın kırdığı potlara devam ediyoruz!
Söyleşinin bir bölümünde şöyle bir paragraf yer alıyor; “Hristofyas’la yürüttüğümüz ilk tur görüşmelerin Türk tarafı açısından oldukça başarılı geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim... Toplam 30 ortak metin hazırlandı. Bir ilki başardık. Bu çok önemli bir başarı...”
Aman Yarabbim!.. Bizim Talat neler başarmış da bizim haberimiz yokmuş!.. 30 ortak metin hazırlanmış da ne olmuş peki? Bunların içinde öze yönelik bir şey var mı? Hayır!.. Zaten bunların içeriklerini de açıklayamıyorlar. İnanın bana bunlar, incir çekirdeğini doldurmayacak ıvır zıvır şeylerdir. Tıpkı, Başbakanın Irak ile imzaladığı 48 anlaşma gibi... Talat Bey! Eğer sen, Rum yanlısı “tek devlet, tek halk, tek ekonomi” temel prensibini kabul etmişsen zaten iş bitmiş demektir. Bunun dışında ne söylesen hava cıvadır!
Gûya, Hristofyas’la gerçekleştirdikleri ilk tur görüşmeleri başarılı geçmişmiş... Tamam da, bu görüşmelerin başarılı geçmesi sana ne kazandırdı? Önce bana ondan bahset!..
Bak hâlâ söyleşinde BM’yi yardıma çağırıyorsun. Bırak yardıma çağırmayı, bu çağrıda zavallılığını sergilemeden de edemiyorsun. O söyleşinde ne diyorsun; “... biz yapamayız bunu, sonra da BM devreye girmeli...” Tabii ki, senin gibi yetersizler “yapamayacaklar...” BM’den medet umacaklar...
İyi de BM kim?
Sömürgecilerin ve Rum’un kölesi olmuş bir kuruluş! BM’den sana hayır gelmesi mümkün mü?...
Ne yazık ki, koskoca Cumhurbaşkanı olmuşsun, fakat hâlâ BM’nin “tarafgirliğini” çözememişsin...
Ama işin başında böyle demiyordun! Senin kimseye ihtiyacın yoktu! Attın mı, mangalda kül bırakmıyordun! Hani, Kıbrıs Türkünü dünya ile buluşturacaktın!
Ne oldu, lastiğin mi patladı?...
Enteresandır, bu söyleşinin yayınlandığı dönemde Hristofyas, İngiliz Guardian gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Farklılıklarımız ve fikir ayrılıklarımız var. Derin, derin farklılıklar.”
Bu nasıl iştir M. Ali Talat! Nasıl oluyor da, sen ilk tur görüşmelerinin başarılı geçtiğini iddia ederken Hristofyas çok başka şeyler söyleyebiliyor...
Esasında o da haklı bence!.. Kalkıp da “Her şeyi yüzüme gözüme bulaştırdım” demeyecek herhâlde! Ne yapacak? Beceriksizliğinin ve yetersizliğinin sorumluluğunu onun bunun üzerine atarak işin içinden sıyrılmaya çalışacak.
Talat’taki Denktaş rahatsızlığı
Tabii ki Talat, bu alavere dalavere tiyatrosunda mutad olduğu üzere Denktaş’ı da ihmâl etmiyor
Yine söylemediğini bırakmamış.
Onun Denktaş için söylediklerini okurken neredeyse küçük dilimi yutacaktım.
Bakın neler söylüyor:
“Denktaş eskiden beri marjinal görüşteydi. Bugün bu tutumu açığa çıktı. Aşırı milliyetçi kesimi temsil ediyor. Denktaş bir dünyalı gibi düşünmez. Dünyayla içli dışlı bir Türklük düşlemez... Biz (Şubat 2004’te kritik zirve için) New York’a vardığımız gün heyet olarak bir yemek yedik. O yemekte çok ilginç bir şey oldu. Denktaş, yine vatan, millet, sakarya edebiyatına başladı. Bunun üzerine Uğur Ziyal (dönemin Dışişleri Müsteşarı) söz aldı ve ‘Kusura bakmayın başkan ama, benim aldığım talimat, masadan kalkılmamasıdır.’ dedi. Sonradan Abdullah Gül (dönemin Dışişleri Bakanı) bana o talimatı bizzat kendisinin oturup yazdığını söyledi Uğur Ziyal’e...”
Ne o, Denktaş’ın milliyetçiliği seni rahatsız mı etti teslimatçı Talat? Hiç olmazsa o sömürgecilerin işbirlikçisi değil! Kendi devletini ve halkını birilerine peşkeş çekmiyor. Denktaş, dünyalı bir Türk gibi düşündüğü için bir zamanlar “bu dünyada” yok olma noktasına gelmiş halkının var oluşu, özgürlüğü ve onuru uğruna mücadele veriyor. Yine kendisi, dünyalı bir Türk olduğu için tırnaklarıyla kazıya kazıya “bu dünyaya” senin kurulduğu için ağladığın devleti hediye ediyor.
Peki, sen ne haltlar yiyorsun? “dünya ile içli dışlı Türklük” martavalı uğruna kendi halkını sömürgeciye ve Ruma meze yapıyorsun! Çünkü, şimdiye kadar sömürgecilerin “kuş yumurtası” olmaktan başka bir işe yaramadın! Sadece ve sadece, misyonun gereği yapılanları yıktın ve yok ettin! Bu durumda da sen, Denktaş’ın değil tırnağı, tırnağının atığı bile olamazsın!
Bir de bu devletinden nefret eden Cumhurbaşkanı yine bu bölümde hiç rahatsızlık duymadan, o Uğur Ziyal isimli Dışişleri bürokratının bir ifadesini kullanarak Denktaş’ı refüze etmeye çalışmış.
Kimdir Uğur Ziyal arkadaş? Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün suflörü!
Peki Abdullah Gül kimdir? Yukarıda dile getirilen Amerikancı “blok”un içerisinde ana unsur olarak yer alan AKP’nin Dışişleri Bakanı!
Onların da misyonları gereği Denktaş’a olan düşmanlığı zaten biliniyor.
Dolayısıyla Talat, bu satırlarda Denktaş’ı eleştireyim derken, esasında, bilinen Amerikancı “cepheyi” ve onların emirlerindeki bürokratlarla birlikte bu “cephe”nin KKTC’nin ortadan kaldırılmasıyla ilgili “misyonu”nu açığa vurmaktan başka bir şey yapmamış. Ve bana göre de bu söyleşide Talat’ın yaptığı en iyi iş bu olmuş...
(Sayı 260, 16/11/2009)
|