Eser Özaltındere
KKTC'nin İmhâsında Talat, Sömürgeci ve Rum Üçgeni

Günther Verheugen

Hristofyas
Hristofyas şovenisti, Yunan şehrinin “fahrî hemşerisi” ünvanını aldıktan sonra yaptığı konuşmada; “Güney Kıbrıs ile Yunanistan arasındaki ortak mücadelelere, acılara ve süreçlere” değinmeden edemiyor. Ne de olsa Rumlar ve Yunanlılar arasında “Megalo idea ve Enosis” ortak paydası var. O yüzden bu dayanışmayı yadırgamamak lazım. Hatırlarsınız, Yunan Başbakanı Simitis de, Rumlar
AB’ye alındıktan sonra Kıbrıs’ta yaptığı konuşmada “Enosis”in gerçekleştiğini ilan etmişti. Şimdi de 5. kol CTP
ve Talat’ın yardımıyla TSK’yı adadan çıkararak ve Kıbrıslı Türkleri köle haline getirerek “Megalo İdea” yolunda önemli bir adım atmış olacaklar.
|
|
Verheugen’in ikiyüzlülüğü
Günther Verheugen’i hatırladınız mı? Hani, Annan Planı sürecinde Türklerin baş belâsı bir Alman vardı ya, işte o!
Rauf Denktaş kendisine “Nazi Çavuşu” lâkabını takmıştı. O lâkap kendisine pek de yakışmıştı.
Hani, pişik dudaklı ve dört göz olan canım!
Süreç esnasında Annan Planı’nın Türkler tarafından kabul edilebilmesi için her türlü yalanı söylemiş, daha sonra Türkler plana “Evet” derken Rumlar ret verince de, “Rumlar bizi kandırdı” deyip işin içinden sıyrılmış ve sömürgecilik ahlâksızlığının ne demek olduğunu bütün dünyaya göstermişti.
Bir de baktım o AB komiseri, bu sefer başka bir bölümün AB komiseri olarak KKTC’nin Rumlara teslim edilme olayına yine bir tarafından bulaşmış. Adam KKTC’yi yok etmeden rahat ve huzur bulamayacak. Dedim ya, tam bir baş belâsı diye! Zaten, yüzünde de meymenet yok! Bir insan ancak bu kadar itici olabilir. Anlaşıldığı kadarıyla kendisini bir süre dinlendirdiler, tam Kıbrıs görüşmelerinin en kritik anında tekrar arenaya saldılar.
Kısa bir süre önce KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün bu Türk düşmanının Kıbrıs’ta geçenlerde yaptığı açıklamalarla ilgili yazılı bir beyanat yayınladı ve burada Özgürgün, Denktaş’ın deyimiyle “Nazi Çavuşu”nun; “… adadaki çözümsüzlüğün Rum tarafından kaynaklandığını teslim etmekten ısrarla kaçındığını…” belirtiyordu.
Görüyorsunuz değil mi iki yüzlülüğü? Annan Planının Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilmesinden hemen sonra birçok kereler “Rumlar bizi kandırdı” diyen sömürgeci AB’nin bu bürokratı, şimdi de kalkmış, Rumların çözümsüzlüğün mimârı olduğu gerçeğinin ısrarla üstünü örtmeye çalışıyor ve tam bir Rumcu gibi çalışıyor.
Verheugen’den
KKTC’yi bitirme planı
Lanetliği bu kadarla da kalmıyor. Çirkefliğine devam ediyor ve Özgürgün’ün yazılı beyanatına göre, Kıbrıslı Türkleri tutsak edecek olan şu görüşleri ileri sürüyor:
a) Malûm, Türk tarafının elde ettiği kazanımların AB iç mevzuatı çerçevesinde sulanıp yok olmaması için Türk tarafı, bunların “derogasyon” adı verilen AB mevzuatında istisna teşkil eden ayrıcalıklar ve garantiler haline getirilmesini istiyor. Bu haklar, derogasyon olarak kabul edilmediği durumlarda Türklerin kendilerini garantiye almış gibi gördükleri kazanımlarının hepsi zaman içerisinde açılacak davalarla ortadan kalkacak ve dolayısıyla da Türkler tüm kazanımlarını kaybedecekler. İşte Türk tarafının bu haklı talebini pişik dudaklı Alman; “…bunların Türkiye’deki bazı çevrelerin (ulusalcılardan bahsediyor) problem yaratmak için çıkardıklarını ve kabul görmeyeceğini…” ileri sürerek reddediyor. Yani, derogasyon olmayacaktır ve Kıbrıslı Türklere hak olarak verilenler daha sonra açılacak davalarla AB iç hukukuna aykırı olduğu için geri alınacak ve Türkler dımdızlak ortada kalacaktır, daha doğru bir ifade ile “kalmalıdır”, demek istiyor. Çünkü, Rumlar bir anlaşma durumunda Türkleri yok etmek için bu garantileri istememektedirler. Dürbün gözlük Günther de geçmişte Rumlardan şikayetçi olduğu halde bu gün derogasyonlara karşı çıkarak Rumların tetikçiliğini yapmakta ve nasıl güvenilmez bir bürokrat olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
b) Antipatik Almanın skandalları devam ediyor. Bilindiği üzere, AB hukukuna göre; ikiye bölünmüş durumdaki Kıbrıs’ta Rum tarafının, bu sorunlar devam ettiği sürece AB’ye üye yapılmaması gerekiyor. Fakat buna karşın, sömürgeci AB, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den kovma amaçları doğrultusunda bilerek Rum tarafını kendi mevzuatına aykırı olarak AB’ye alıyor. Ve şimdi o haddini bilmez bürokrat, hastalıklı bir dik kafalılıkla bu hukuka aykırı durumun hâlâ “bir hata” olmadığını iddia ediyor. Çünkü, aksi hâlde sömürgecilerin çifte standardı kendi ağzıyla tescil edilmiş olacak.
c) Yine bu dürbün gözlüklü antipatik komiser ve diğerleri; Annan Planı öncesinde, Annan Planı’nın referandumundan sonra Türklerin “evet” demeleri durumunda Rumlar planı reddetseler dahi, Türkler görevlerini yaptıkları için her şeyin onların lehine olacağının ve izolasyonların kalkacağının sözünü vermişlerdi. Şimdi ise aynı sömürgecilerin temsilcisi; İzolasyonların kaldırılmasının “…bir anlaşma sonrasına…” bırakıldığını açıklarken, büyük bir riyakârlıkla geçmişte söylediklerinin üstüne hiç söylenmemiş gibi bir sünger çekiyor.
Bütün bu açıklamalardan sonra, Günther’in ifadelerinden ortaya çıkan gerçekler şunlar oluyor;
1- Sömürgeciler, Güney Kıbrıs’ı kendi hukuklarına aykırı olduğu halde bilerek ve isteyerek AB’ye almışlardır. Çünkü, Kıbrıs’ı bir Rum adası yaparak Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den çıkarmak ve Doğu Akdeniz’de Rumlar aracılığıyla AB’nin hegemonyasını tesis etmek istemektedirler.
2- “Derogasyonların olmayacağı” söylenerek Kıbrıs müzakerelerinde elde edilen kazanımların tümünün zaman içerisinde yok olacağı belirtilmektedir. Bu ise, AB sömürgecilerinin Kıbrıslı Türkleri azınlık statüsüne sokmakta ısrarlı olduklarının teyididir.
3- “Anlaşma olmadan izolasyonların kaldırılmayacağı” ifade edilerek Kıbrıslı Türkleri her türlü anlaşma koşullarını kabule zorlamakta ve tehdit etmektedirler.
AB sömürgecilerinin çirkinlikleri ve ikiyüzlülükleri çok net ortadadır. Ve bana göre Denktaş’ ın “Nazi Çavuşu” şeklinde lâkaplandırdığı bu Alman istenmeyen adam ilân edilerek Türkiye’ye de KKTC’ye de sokulmamalıdır.
Sömürgeci militanı
Alain Bothorell
Geliyoruz ikinci sömürgeci bürokrata! Bu adamın ismi Alain Bothorell. Kendisi Fransız. Çalıştığı bir çok ülkeden kovulmuş. Demek ki çok azılı bir sömürgeci militanı. Onun gibi bir ajan bürokrata şu anda, yani Kıbrıs görüşmelerinin en civcivli döneminde Kıbrıs’ta görev vermeleri de çok ilginç. Tipi de en az Verheugen kadar itici. “AB Malî Yardım Programı”nın başarısızlığının arkasındaki adam olarak gösteriliyor. Yabancı büyükelçiliklerle temas çerçevesinde sık sık Yunan Büyükelçiliği’ne gidip KKTC’de olan bitenler hakkında bilgi aktarıyor. AB Komisyonu Kıbrıs temsilcisi Androulla Kaminara’nın ajanı gibi davrandığı iddia ediliyor.
İşe bakın! AB Komisyonu’nun Kıbrıs temsilcisi ya bir Yunan ya da bir Rum! Dar alanda kısa paslaşmalar bayağı etkin!…
Şimdi de, şu ajan bürokrat Bothorell’in icraatlarını gözden geçirelim;
1- Kendisi, AB’nin sivil toplum projesine katkılarının Rumlarla işbirliğine bağlanmasının baş aktörlerinden biri. Yani, böylelikle Rumlarla işbirliği halinde olmayan ya da Rumların desteklemediği sivil toplum projelerine malî destek verilmiyor.
2- Bu bağlamda; küçük işletmelere yardım ve güneş enerjisi projesini başarısızlığa uğratan, Dikmen projesini de iptal ettiren bu kişi. Kumköy projesini de durdurmak üzere…
3- Tüm bu kötü niyetine karşın resmi ziyaretlerde boy göstermekten ve showdan da geri durmuyor. Arsızlıkta çok tecrübeli demek ki…
Bu ajan bürokrat örneğinde neyi görüyoruz? Her şey Rum ve Yunanın elindedir. Tüm sömürgeci AB mekanizmaları Rum ve Yunana çalışmaktadırlar. Var güçleriyle ve imkânlarıyla Rum hegemonyasını yaygınlaştırmak için uğraşmaktadırlar. AB demek, Rum ve Yunan demektir. Tabii bu üçlüye bir de KKTC’deki ajanları eklemek gerekiyor. Bu arada AKP iktidarının yoğun katkılarını da unutmayalım!
CTP ve DİSİ aynı fikirde
Yine geçenlerde Klerides’in partisi olan Rum ana muhalefet partisi DİSİ genel başkanı Nikos Anastasiadis ve heyeti Cumhuriyetçi Türk Partisi-BG’yi ziyaret etti. BG “Birleşik Güçler” anlamına geliyor. Esasında bu logoyu İG şeklinde değiştirseler onlara daha yakışırdı. Yani “İşbirlikçi Güçler”! İki saatlik görüşmeden sonra CTP’nin Rumcu Genel Başkanı “çav bella” Ferdi Sabit Soyer, konuşmasında kendisi için “en sevindirici olan” haberden bahsediyor. Bu “sevindirici haber” her iki liderin de 23 Mayıs ve 1 Temmuz’da üzerinde anlaşılmış olan Kıbrıs sorununa bir an evvel federal çözüm bulunması noktasında “hemfikir” olmalarıymış. Yani, “çav bella” Ferdi, tek egemen devlet, tek halk, tek
temsiliyet konusunda, başka bir ifade ile üniter Rum Devleti’nin bir eyaletinde yaşayan bir azınlık olma konusunda Anastasiadis ile aynı fikirdeymiş. Rum’un bu fikirde olmasını anlamak mümkün de, adının içinde Türk kelimesi geçen bir partinin bu çözümde hemfikir olmasını anlamak mümkün değil! Tabii o açıklamayı yapan zevat, köle ruhlu bir güruhun genel başkanı değilse…
Bir de bu liderlerin ikisinin de üzerinde tekrar tekrar durdukları konu; “çözümün bir an evvel gerçekleştirilmesi” aciliyetiymiş. Neden bu kadar acele ediyorlar acaba? Rüzgar döndü de ondan. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O yüzden de satışın bir an önce yapılması lazım. Bunu “çav bella” da biliyor, Anastasiadis de...Ve büyük olasılıkla iki saatlik görüşmede konunun aciliyetini konuştular.
Bu DİSİ gûya Rumların en ılımlısı ve Annan Planına da “evet” diyenlerden.
Gel gelelim, gerçekler öyle demiyor.
Simerini gazetesinde bu Anastasiadis’in çıkan bir beyanatı çok ilginç. Burada şöyle deniyor; “…Anastasiadis sağduyu, sorumluluk ve vatanseverleğin Kıbrıs Rum tarafının dikkatini, ‘Kıbrıs Helenlerinin’ çıkarlarına hizmet edecek çözümle ilgili çabaya yoğunlaştırmasına zorladığını söyledi. Kıbrıslı Rumların şu veya bu şekilde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya oldukları görüşünü belirten Anastiasidis, bu nedenden dolayı Helen vatanının kaybolmasına izin verilmemesi gerektiğini, ifade etti…”
İyi de Anastasiadis’e sormazlar mı; bir yandan, CTP ile KKTC’de bir araya geldiğiniz de devam eden Kıbrıs görüşmelerinin vardığı noktaya tam destek vereceksin, diğer yandan da Helenlerin çıkarlarına hizmet eden Rum vatanseverliğinden, Kıbrıslı Rumların yok olma risklerinden ve Helen vatanının kaybolması tehlikesinden bahsedeceksin, diye. Eğer sen, teslimatçı Talat’ın görüşmelerde verdiği ödünler yanında devede kulak derecede olanları bile bir risk olarak görüyorsan, ki bu beyanat da anlaşıldığı kadarıyla o risklere atıfta bulunulmuş, o zaman teslimatçı Talat’ın teslimatçılığı ve işbirlikçiliği karşısında yok olma noktasına gelmiş Kıbrıs Türkleri ne yapsın?
İşte bunlar bu şekilde ikiyüzlüdürler. CTP Genel Başkanı Ferdi’ye gider birlikte ortak görüş deklârasyonu yayınlarlar, ondan sonra da içeriye gelir Ulusal Konsey’in bir parçası olarak “Helen milliyetçiliği” yapar ve Rumların en ufak çıkarlarının zedelenmesine dahi tahammül edemeyeceklerini ifşa ederler.
Şimdi geldik assoliste!
Ve karşınızda Rum tarafının milliyetçi komünisti Hristofyas!
Bakalım neler yumurtlamış?
Hristofyas,Yunanistan’ın İpati şehrinde 1944’te Almanlara karşı gerçekleştirilen bir ayaklanmanın yıldönümündeki etkinlikte şunları söylüyor: “… BM ve AB üyesi olarak Kıbrıs yabancı işgalden kurtulmak, AB’nin üzerinde kurulu olduğu ilkeler ve uluslararası hukuk ilkeleri temelinde ekonomiyi, kurumları, halkı ve ülkeyi birleştirmek için mücadele veriyor…”
İsterseniz bu açıklamayı bir deşifre edelim!
1- Bu Rum milliyetçisi komünist, “yabancı işgal” derken kimden bahsediyor? Türkiye’den… Hem, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden hem de Türkiye kökenli göçmenlerden. Bu sahtekâr komünist, Kıbrıs’ı bu sözde işgalden kurtarmak için mücadele veriyormuş. O zaman muhakkak ki, müzakereleri de bu ilke doğrultusunda yürütüyordur. Eğer, müzakereler toprak ödünü noktasına geldiyse, Talat bütün diğer konularla ilgili olarak Hristofyas ile anlaştı demektir. Yani, Türkiye’nin Hristofyas’a göre olan işgalinin sonlandırılması, TSK’nın adadan ayrılması, göçmenlerin önemli bir bölümünün Türkiye’ye gönderilmesi konuları formüle edilmiş olmalı. Ama nedense kimsenin bundan haberi yok! Belki de bunlar KKTC ve Türkiye kamuoyuna açıklandı da biz bilmiyoruz. Oysa, sözde işgalin sonlandırılması Türkiye’yi de ilgilendirdiği için bilgimizin olması gerekirdi. Ama büyük olasılıkla Talat ve Tayyip Erdoğan telefon diplomasisiyle gelişmelerden birbirlerini bilgilendiriyorlardır. Neden derseniz, her ikisi de kapalı kapılar arkasında pazarlama operasyonlarına çok meraklı da ondan. Bu konulardan halkın ve meclisin bilgisi olmaması onları pek ilgilendirmiyor. Önemli olan KKTC’nin satışı! Çünkü ABD ve AB öyle istiyor. Bu da AKP ve CTP demokrasisi…
2- Peki, Talat’ın efendisi Hristofyas neden AB’nin üzerine oturduğu ilkelere, BM ve uluslararası hukuka atıfta bulunuyor? Çok hukuksever, demokrat ve çağdaş olduğundan mı? Hiç alâkası yok! Bir kere, AB’nin üzerine oturduğu ilkeler konusunda ısrarının nedeni, “derogasyonların” önünü kapamak. Kıbrıslı Türklerin elde edeceği hakların zaman içerisinde AB mevzuatı gereği mahkemelerce bozularak onların azınlık haline sokulması amacına yönelik olarak o hakların garanti altına alınacağı “birincil hukuk” ya da “derogasyon” haline getirilmesini önlemek.
Diğer taraftan, BM ve uluslararası hukuka bağlılığını dile getirmesi ise, sömürgecilerin emrindeki BM ve uluslararası hukukun 1960’da kurulmuş olan ve 1963’de Rumların çaldıkları Kıbrıs Cumhuriyetini, yani bugünkü Rum Devletini tek “yasal devlet” olarak kabul etmelerinden kaynaklanıyor. Çünkü işlerine öyle geliyor.
3- Diğer taraftan bu şovenist komünistin; “ekonomiyi, kurumları, halkı ve ülkeyi birleştirmekten” bahsederken neyi amaçladığını da iyi bilmemiz gerekiyor. Esasında, o da belli; Üniter Rum Devleti’ni… Yani, KKTC’nin ekonomisinin ve kurumlarının içinde yok edilerek hepsinin “Rum egemenliğine” bağlandığı bir devleti…
Sadece bunlar mı Rumların hegemonyasına girecek peki? Hayır! En önemlisi halkı da “tekleştirecek!” Başka bir ifade ile, Kıbrıs Türk Halkı’nın “self determinasyon” hakkını yok ederek onları “köleleştirecek!”
Hristofyas eşitliği
Köleci komünist Hristofyas sadece bunları söylemiyor. Başka söyledikleri de var. Örneğin şunlar; “… İki kesimli, iki toplumlu federal çözüm çerçevesinde Türk ve Rumlar mecburi ve sayısal eşitlik anlamına gelmeksizin siyasi eşitliğe sahip olacak ve nüfus bütünlüğünde her toplumun ağırlığı göz önünde bulundurulacak…”
Kurnaz komünist, burada eşitlikten bahsederken acaba nasıl bir eşitliğe atıf yapıyor? “Sayısal eşitlik” anlamına gelmeyen bir siyasi eşitliğe… Demek ki, bu anlamda “eşitlik”, 2=2 anlamında iki eşit parça şeklindeki bir eşitlik olmayacak. Peki nasıl bir eşitlik düşünülüyor? Bir sonraki cümleye göre; “Toplumların nüfus oranlarının belirleyici olduğu” bir eşitlik… Böyle bir eşitliği de ilk defa duyuyorum. “Komünist Hristofyas eşitliği” olsa gerek.
Bir de “iki kesimlilik, iki toplumluluk ve federal çözüm” söylemine ölecem!... Yahu “tek halk”, “tek devlet” olduktan ve dolayısıyla o halkın “self deternimasyon” hakkı bulunmadıktan sonra, üstüne üstlük kendilerine AB hukukunda “derogasyon” ayrıcalıkları ve garantileri de tanınmamışsa, siyasî eşitlikte nüfus çoğunluğuna dayandırılmışsa, iki toplumluluk, iki kesimlilik ve federasyon kavramları baştan aşağı göstermelik değil midir? Bakın! Köleci komünist Hristofyas bu açıklamaları, tam da Kıbrıs görüşmelerinin belki de sona yaklaştığı bir dönemde yapıyor. Demek ki, söylediği herşeyi almış. Bu durumda, Talat’ın yürüttüğü görüşmelerden kuşkulanılmaması ve ona güvenilmesi kesinlikle mümkün olamaz.
Hristofyas şovenisti, Yunan şehrinin “fahrî hemşerisi” ünvanını aldıktan sonra yaptığı konuşmada; “Güney Kıbrıs ile Yunanistan arasındaki ortak mücadelelere, acılara ve süreçlere” değinmeden edemiyor. Ne de olsa Rumlar ve Yunanlılar arasında “Megalo idea ve Enosis” ortak paydası var. O yüzden bu dayanışmayı yadırgamamak lazım. Hatırlarsınız, Yunan Başbakanı Simitis de, Rumlar AB’ye alındıktan sonra Kıbrıs’ta yaptığı konuşmada “Enosis”in gerçekleştiğini ilan etmişti. Şimdi de 5. kol CTP ve Talat’ın yardımıyla TSK’yı adadan çıkararak ve Kıbrıslı Türkleri köle haline getirerek “Megalo İdea” yolunda önemli bir adım atmış olacaklar.
Fahrî hemşeri Hristofyas, Almanlara karşı verilen mücadelenin yıldönümündeki etkinliklerde konuşurken, bir köprünün uçurulmasına Kıbrıs’tan ikisi Türk biri Rum olmak üzere üç Kıbrıslının katkı verdiklerini dile getiriyor. Bu Türkler Osman Soylu ve Kemal Nafi imiş.
İşte bugünkü CTP ve AKEL ortaklığının geçmişi o günlere kadar gidiyor. CTP’nin baskın ortak AKEL karşısındaki uşaklığının gerisinde de hep bu geçmişe dayalı senyor-serf ilişkisi yatıyor.
(Sayı 243, 06/07/2009)
|