Eser Özaltındere - KKTC'de Talat Faşizmi ve Kıbrıslılık Kepazeliği
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Kayıp Dava Kıbrıs

Eser Özaltındere
KKTC'de Talat Faşizmi ve Kıbrıslılık Kepazeliği


Eser Özaltındere
KKTC'nin İmhâsında Talat, Sömürgeci ve Rum Üçgeni


Eser Özaltındere
Devleti Kurulduğu Gün
Ağlayan Devlet Başkanı

Eser Özaltındere
KKTC'de Talat Faşizmi ve
Kıbrıslılık Kepazeliği

Dimitri Hristofyas ve Mehmet Ali Talat
Dimitri Hristofyas ve Mehmet Ali Talat

Komünist olanı, KKTC’nin topraklarını “Rum vatanı” olarak sunarken, şovenist iktidar ortağı; “vatan topraklarına” 1974 ten sonra göç etmek zorunda kalan Rum göçmenler dönmediği sürece çözümü kabul etmeyeceğiz, diyor. El insaf be ustura tıraşlı Talat ve sürüsü; siz nasıl bir robotlar güruhusunuz ki, üç yaşında bir çocuğun dahi görebileceği gerçeklere gözlerinizi kapatabiliyorsunuz? Bu kadar mı Rumların hizmetkârı oldunuz? Bu şekildeki bir ihanetin hesabını değil halkınıza, çoluğunuza çocuğunuza nasıl vereceksiniz?

KKTC de “Kıbrıslılar” yoktur
Türkler vardır

Bunlar “robotturlar” ve programlanmışlardır. Türkçe konuşur, Türkçe anlaşırlar. Dünyayı o güzelim Türkçe ile kavrarlar. Senden benden daha bir Türk kökenlidirler. Hatta belki de bazı sülalelerin kökeni 1571’e kadar da gidiyor olabilir. Osmanlı’dan sürekli göç almış bir halkın torunlarıdırlar. Başka halklarla karışmamışlardır. Çünkü, bir adada yaşamakta ve o yüzden de soylarını sürdürmek nedeniyle kendi cemaatlerinin içerisinden evlenmek zorundadırlar. Rum ile karışmaları da söz konusu değildir. Nedeni de çok basittir; Kıbrıs Türkü’nün dini de kökeni de ayrıdır ve çok uzun yüzyıllar adada Osmanlı’nın bir parçası halinde egemen bir halk olarak var olmuşlardır. Osmanlı’nın adayı terk etmesinden sonra da bir zamanlar egemen unsur olan bu vakur halkın, kendilerinin efendisi oldukları bir halkla karışmaları zaten mümkün değildir.

İşte Türk kimlikleri bu derece net ve sarih olan bu “ele geçirilmişler”, Türklüklerinden nefret ederler. Hem ulusalcılık hem de ölesiye bir Türkiye düşmanıdırlar. Sömürgeci güçlerin dizayn ettiği işbirlikçi ve teslimiyetçi sol ideolojilerinin doğrultusunda “Kıbrıslılık” diye bir kimlik uydurmuşlardır. Hiçbir toplumbilimsel, etnik ve tarihsel temeli olmayan bu saçmalığın peşine akıl hastalığı bağımlılığıyla takılmış gitmektedirler. Bu manyaklığa hizmet edecek en ufak olayla karşılaştıklarında ona balıklama dalarlar. Gerçi karşılarına bu özelliklere sahip hiç denecek kadar az olay çıkar ama, onlar yine de ezberlerini bozmazlar.

Türk-Rum aşkı ve Kıbrıslılık dayanışması (!)

İşte onları çok heyecanlandıran bir olay geçenlerde Karpaz’da gerçekleşti.

Türk ve Rumların birlikte yaşadıkları Dipkarpaz köyünde, Türk delikanlısı Emrah ile komşuları Rum kızı Elli birbirine aşık oluyorlar ve sonunda Rum kızı ailesinin şiddetle karşı çıkmasına rağmen Emrah’a kaçıyor.

Şimdi “Kıbrıslılık piskopatlarına” ilk soru geliyor! Madem “Kıbrıslılık” kimliği sanki var olabilirmiş gibi ölesiye savunuluyorsa, o zaman milyonda bir gerçekleşme olasılığı olan bu birlikteliğe Rum Eleni’nin ailesi niye “şiddetle karşı çıkıyor?” Öyle ya! Kıbrıslı Türkler ile Rumlar bu birlikteliği “Kıbrıslılık” kimliği altında gerçekleştirebilecek kıvamdalarsa, hele de Türk ve Rum karışımı bir köyde bunun Rum aile tarafından saygıyla karşılanması gerekmez miydi? Ama olmuyor! Acaba neden? Nedeni 400 küsürluk tarihte gizli.

Dedik ya, bu “hastalar” trilyonda bir çıkacak örneğe balıklama atlarlar diye! Nitekim, ustura tıraşlı Talat hemen bu fırsatı değerlendirmiş ve düğünlerini yaparak nikah şahidi olma sözü vermiş. Emin olun konumuz olan taşeronlar, böyle bir olay gerçekleştiğinde bunu, Talat sahiplenmesinde görüldüğü gibi “Kıbrıslılığın” adada meyvelerini vermeye başladığı şeklinde tepe tepe kullanmak için her zaman aportta beklerler.

Konu bu kadarla kapanıyor mu? Hayır! Yeni haber şu: Bu kaçırılmayı içine sindiremeyen Elli’nin annesi Vangelo Yorgalli Rum tarafından kiraladığı bir fedâi ile kızı Elli’yi kaçırmaya kalkıyor. Bunun fark edilmesi üzerine kaynanalar Döne ile Maria saç saça, baş başa kavgaya girişiyorlar ve sonunda her iki aile de karakolluk oluyor.

Bu arada meğer, Rum anne Vangelo daha öncede kızlarının reşit olmadığı ve kaçırıldığı konusunda polise baş vurmuşmuş...

Alın size bir “Kıbrıslılık milleti” dayanışması! Fedâi tutmalar, karakola reşit olmama başvuruları ve saç saça, baş başa kavgalar… Hem de Rum ve Türklerin iç içe ve birlikte yaşadığı bir köyde…

Türk oğlan ile Rum kızın aşkını “mavi boncukçu” Ertuğrul Özkök’ün gazetesi baş sayfada büyük puntolarla vermişti, ama bu Türk ve Rum meydan kavgasına gazetesinde yer verdi mi bilmiyorum. Ancak, bu haberi aynı puntolarla ve baş sayfada vermiş olsaydı herhalde büyük sürpriz olurdu. Çünkü, Türk-Rum karşıtlığını simgeleyen çatışmalar, yandaşlığı benimsemiş medyanın ve Ertuğrul Özkök’ün işine pek gelmiyor. Onlar daha çok, olmayan ve olamayacak ya da olursa bile Kıbrıslı Türk’ün sonunu hazırlayacak olan ABD ve AB patentli sanal Türk-Rum harmanını temsil eden haberleri tercih ederek misyonlarını yerine getiriyorlar.

Türklerden ve Rumlardan “Kıbrıslılık” örnekleri

Ben o Dipkarpaz köyünü bilirim. Hatta sanıyorum orada, Çaykara’dan gelen Türkiyeli göçmenler de yaşıyor.

Karpaz’ın en ucuna giderken oraya da uğramıştık.

Dipkarpaz köyünde bir kahve içmek istedik ve bir kahvehane aradık. Tam arabayı park ettiğimiz taraftaki kahvehaneye girecektik ki, içimizdeki Kıbrıslı Türklerden bir kardeşimiz uyarıda bulunarak; “o kahvehaneyi işleten bir Rum’dur ve Rum tarafından gelen bütün Rumlar burada konakladıklarından, o kahvehaneden başkasına giremezler.” deyince, biz de karşı taraftaki bir Türk’ün işlettiği kahvehaneyi tercih ettik. Sanıyorum bu Rum milliyetçilik örneği de Talat takımının “Kıbrıslı milletini” simgeliyor olsa gerek.

En uca doğru yola çıktığımızda yine o kardeşimiz, güzergâh üzerindeki Rumların işlettikleri restaurantları teker teker göstererek Güney’den gelen Rumların yemek ihtiyaçlarını sadece ve sadece oralarda karşıladıklarından bahsetti. Bunları dinlerken bir taraftan ustura tıraşlı Talat’ı ve sürüsünü, diğer taraftan Rum milliyetçiliğinin gereklerini yaşamlarının her safhasında ısrarla yerine getiren Rumları düşündüm. Bir yanda teslimiyetin ve işbirlikçiliğin en onursuz düzeylerinde gezinen köle ruhlu sözde solcular, diğer yanda ise Kıbrıslı Türkleri ne zaman olursa olsun yok etmeyi var oluşlarının tek amacı olarak benimsemiş inançlı Rum milliyetçileri…

Daha sonra Karpaz burnuna gelmeden, ismini şimdi hatırlayamadığım ve Rumlar için çok değerli olan bir manastırı görmek için ana yoldan saptık ve deniz kenarına yöneldik.

Manastır tarihsellik ve mimari açıdan aman aman bir şey değildi ama, o manastırı kuran papaz onlar için çok şey ifade ediyor olsa gerek ki, Rumların en önemli ziyaretgâhlarından biriymiş.

Ana bölümü gezerken, gözüme orasının yetkili kişisi takıldı. Açıkçası papaza pek benzemiyordu. Ancak, inanılmaz derecede suratsız ve antipatik bir kişiydi. Hatta bir ara içimden bu herif istihbarat ajanı gibi bir izlenim veriyor diye düşündüğümü de hatırlıyorum. Daha sonra bir de baktım, ikonaların bulunduğu bölümde mavi-beyaz kaşkol, bir kupa ve mavi-beyaz forma gibi bir şeyler var. Kupanın üzerinde yazanları içimizden birine yarım yamalak tercüme ettirdiğimde şampiyonluk kazanan bir takımın kupası olduğu anlaşıldı. Yine içimden, adamlara bak dedim, hâlâ KKTC’yi kendi “vatanları” gibi görüyorlar ve o kupa şampiyonluklarını güneydeki bir manastırda kutlamaları söz konusu olabilecekken, ısrarla Yunan bayrağı renklerindeki formalarını ve kupalarını Kuzeydeki bir manastırda teşhir ederek, o toprakların kendi vatanları olduğunu ve unutmayacaklarını oraya gelen herkese ilan ediyorlar.

Rumlar sözde vatanlarına sahip çıkarken Talat ne yapıyor?

İşte bu noktada; ustura tıraşlı Talat ile teslimat görüşmeleri devam ederken Hristofyas’ın bugünlerde bir konferansa gönderdiği mesaj gündeme düşüyor. Bu haber aynen şöyle; “… Rum yönetim başkanı Dimitri Hristofyas, Maraş ile ilgili bir panele gönderdiği mesajda, Talat ile yapılan Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik doğrudan müzakerelerde; ‘vatanın işgalinin sona ermesi ve halkın menfaatine olacak adil bir çözüm bulunmasına götürecek her türlü içten çabayı göstereceklerini’ ileri sürdü…”

Peki buradaki Hristofyas’ın “vatanı” hangi vatan? İşte, o takımın kupasını götürüp hediye ettiği manastırın topraklarının bulunduğu sözde vatan; yani KKTC’nin resmen ve fiilen 20 küsür yıldır Kıbrıs Türk Halkına anasının ak sütü gibi helâl olmuş topraklarının bulunduğu coğrafya…

Papadopulos’un partisi DİKO’da aynı dönemde başka bir kutlamada, başka bir bildiri yayınlıyor. Bu bildiride de DİKO; göçmenlerin evlerine dönüş güvencesini içermeyen bir çözümü kabul etmeyeceklerini dile getiriyor.

DİKO nedir derseniz açıklayalım; Hristofyas’ın iktidar ortağı ve faşist Papadopulos’un partisi. O da Rum şovenizmi çerçevesinde “kendi vatanları” olduğunu iddia ettikleri topraklara Rum göçmenlerin geri dönmeleri sağlanmadığı sürece çözümü kabul etmeyeceklerini ifade ediyor.

Her iki söylemi birleştirin! Komünist olanı, KKTC’nin topraklarını “Rum vatanı” olarak sunarken, şovenist iktidar ortağı; “vatan topraklarına” 1974’ten sonra göç etmek zorunda kalan Rum göçmenler dönmediği sürece çözümü kabul etmeyeceğiz, diyor.

Ve bütün bu söylemler de, çözüm müzakerelerinin sona yaklaştığı günlerde dile getiriliyor.

El insaf be ustura tıraşlı Talat ve sürüsü; siz nasıl bir robotlar güruhusunuz ki, üç yaşında bir çocuğun dahi görebileceği gerçeklere gözlerinizi kapatabiliyorsunuz? Bu kadar mı Rumların hizmetkârı oldunuz? Bu şekildeki bir ihanetin hesabını değil halkınıza, çoluğunuza çocuğunuza nasıl vereceksiniz?

Kıbrıs Türklüğü herşeyini Türkiye’ye borçludur

Yine aynı seyahatte başka bir “robotlaştırılma” durumuna da şahit oldum.

Zaman olarak geç kalsak da bir “Saint Hilarion” turu yapalım istedik. Nitekim bu kaygılarımız doğru çıktı ve kapanmasına çok az bir süre kala kaleye vararak ıssız bir ortamda ve bütün Girne ayaklarımızın altında olarak o güzelliğin tadına varmanın keyfini yaşadık.

Ben Saint Hilarion’a 1970 ya da 1971 yıllarında da çıkmıştım. O zaman sportif bir amaçla Kıbrıs’taydık. O meşhur Lokmacı kapısı da açıktı. O günler, gerçekten de çok kritik günlerdi. Lefkoşa’dan Girne’ye giderken çok sayıda Rum barikatından geçmiştik. Bize, Saint Hilarion’a çıkarken Türkiyeli sivil istihbarat subayları da eşlik etmişti. O yıllarda da Rum tarafı çok zengin. Türk tarafı ise onlardan çok daha alt düzeylerde bir köy görüntüsündeydi. Kalenin restorasyonu Barış Harekâtının ilk yıllarında iyi iken, sonraki yıllarda ilgisizlikten dolayı bayağı kötüleşmişti. Hatta, kalenin Rumlar zamanındaki iyi durumunun üstüne neden yeni bir şeyler koyamadık diye düşündüğüm de olmuştu.

En son gidişimde ise -bu CTP dönemine denk geliyordu- kalenin Rumlar zamanındaki hâlinden de daha iyi restore edilmiş durumda olduğuna şahit olmuştum. Ama biliyordum ki, bu AB fonlarıyla olmuştu. Her şeye karşın o tarihi eserlerin restore edilmesi önemliydi. Çünkü, Atatürk’ün de belirttiği gibi bizlerin yurdundaki tarihi eserlerin mirasçısı yine bizler idik ve onları kendi tarihimizin bir parçası olarak korumak zorundaydık.

Ama, beni en çok etkileyen; o Trodos dağlarının sessizliğinde ve belli belirsiz esen rüzgarın eşliğinde uyuyan, hiç kimsenin oralı olmadığı, o dağların ele geçirilmesinde canlarını fedâ eden Türkiyeli er ve erbaşlarla Kıbrıslı mücahitlere atfedilmiş anıt mezarlık oldu. Dedim ki kendi kendime; ben buraya daha önce geldiğimde Rum barikatlarından geçerken, şimdi o korkuları yaşamadan özgürce seyahat edebiliyorum. Bu özgürlüğü; Türkiye’nin dört bir köşesinden gelmiş, kendi soydaşları için canını vermekten zerre kadar tereddüt etmeyen aslanlarla, yine aynı ideallerle 400 yıldır adanın Türk soylu yerlisi olmuş ve o topraklara sonuna kadar sahip çıkmaya karar vermiş Kıbrıslı Türk mücahitlerin destansı mücadelesine borçluyum, diye düşündüm. Onlara, var oluşumun en derinlerinden gelen ulvî bir hissiyatla saygılarımı sundum.

Rumlar milliyetçiliğe sarılırken bizimkiler kö?e bucak kaçıyorlar

Ben bunları yaptım da, Saint Hilarion’daki kuş beyinli CTP’li robot ne yaptı dersiniz?

Onu da söyleyeceğim!

Dedim ya geç kaldık diye! İlk önce oranın cafe’sini işleten gençten “kapatıyoruz” şeklinde kaba bir uyarı aldıktan sonra, bir vesile ile futboldan ve Avrupa Şampiyonasından konuşmaya başladık. Durup dururken bu dangalak; “Türk Milli Takımının oyuncularının hali neydi?” diyerek konuşmaya girdi. “Hayrola ne olmuş!” dedim. “Futbolcular gollerden sonra neden bu kadar seviniyorlar, bu şekildeki milliyetçilik gösterilerine ne gerek var!” demez mi! Önce alttan alıp bunun nedenlerini anlatmaya çalıştım. Ama baktım olmuyor. Her defasında konuyu dönüp dolaşıp milliyetçilik karşıtlığına getiriyor. Anladım ki bu da “Kıbrıslılık” robotlarından biri. En sonunda dayanamadım, “Bak arkadaş!” dedim, “sen olaya ideolojik bakıyorsun, ben ne yaparsam yapayım, seni ikna edemem!” ve sonra da çıkıp gittim.

İşte bu CTP’li sürünün hepsi böyledir. Rumlar milliyetçiliklerinden bir adım olsun geri atmazlarken bunlar inanılmaz bir kendiliksizlik şartlanmasıyla ulusalcılık düşmanıdırlar. Açık ve alenî şekilde kendi kimliklerini “Kıbrıslılık” adı altındaki protez ideolojiyle Rum milliyetçilerine peşkeş çekmekten bir an olsun vazgeçmezler.

Bunlar KKTC’yi yok etmeye o kadar kararlılardır ki, KKTC halkı ezici bir çoğunlukla ve tek parti iktidarı çıkaracak şekilde bunların izlediği Kıbrıs politikasına karşı çıkıp bunları alaşağı ettiği halde, o ustura tıraşlı Talat ısrarla, etrafındaki militan CTP danışmanlarıyla birlikte müzakereleri kapalı kapılar arkasında ve hiç kimseye bilgi verme ihtiyacı duymadan sürdürmekten en ufak rahatsızlık hissetmez.

Anlasana artık teslimatçı Talat! Halk seni de senin işbirlikçi politikalarını da istemiyor. Neden milletin yakasından düşmüyorsun?

Talat bütün gücünü Tayyip’ten alıyor

Peki o, bu gücü kimden alıyor? Türkiye Başbakanından! Çünkü, herkesin bildiği gibi Başbakan, seçimlerden sonra UBP’ye “sakın Talat’ın işine burnunuzu sokmayın ve görüşmelere sekte vurmayın!” diye uyarıda bulunmuştu. Yani demek istiyor ki; KKTC’nin Rumlara ve sömürgecilere hediye edilmesi projesinin mimarlarından biri de benim, onun için projeme dokundurtmam… İyi de AKP olarak siz ne zaman sıkışsanız “halkın iradesi” söylemine sarılmıyor muydunuz? Batılıları, hatta Mahmut Abbas’ı bile Hamas’ın kazandığı seçimlerden sonra “halkın iradesine” saygı göstermesi konusunda uyarmamış mıydınız? Ne oldu da KKTC’de UBP seçimleri ezici bir çoğunlukla kazanınca “halkın iradesi” söylemini birdenbire unutuverdiniz? Filistin’de Hamas kazanınca “halkın iradesi” olacak, KKTC’de UBP kazanınca “halkın iradesi” hiçbir işe yaramayacak.

KKTC’de resmen halk desteğini kaybetmiş bir sözde Cumhurbaşkanı, Kıbrıs görüşmelerini, daha doğrusu KKTC’ nin ve Kıbrıs Türk Halkının Rumlarla sömürgecilere pazarlanması projesini yürütmeye büyük bir pişkinlikle devam ediyor. Böyle bir şey kabul edilebilir mi? Halk diyor ki; “Ben seni denedim ve izlediğin müzakere yönteminin doğru olmadığına karar verdim. Sen beni yok oluşa sürüklüyorsun. Sana güvenmiyorum. O yüzden benim geleceğim hakkında senin karar vermeni istemiyorum.” O da diyor ki; “Sen benim müzakere yöntemimi beğenmesen ve beni istemesen de, ben senin istemediğin müzakere yöntemini ısrarla uygulayacağım. Ben sana rağmen bildiğimi okumaya devam edeceğim.”

Bütünüyle faşist bir zihniyet

Bunu gerçekleştiren de insan hakları, demokrasi goygoyculuğunu kimseye bırakmayan sözde Marksist bir zat-ı şahâne!

Bütün bunlar olup biterken anlı şanlı milliyetçi MHP’den çıt çıkmıyor.

Türkiye medyasının entelleri “belgeye” sardırmış durumdalar. Umurlarında mı onların KKTC’nin yok oluş macerası?

CHP desen onun durumu daha bir farklı.

Onur Öymen’in zaman zaman bu konuda önemli şeyler söylediğine şahit oluyorum. Ancak hiçbir işe yaramıyor ki…Ve yaramaz ki…

Geçenlerde yine bir televizyon programında; “KKTC’de işler iyi gitmiyor. Çok saygın kişilerden bir platform oluşturulmuş, onlarda çok tedirginler. Birdenbire karşımıza imzalanmak üzere bir anlaşma çıkabilir..” deyip duruyordu.

CHP, ha babam de babam durum değerlendirmesi veya tespiti yapmaktan başka bir halta yaramıyor. Onu ben de veya benim gibi bir çok kişi de en az onlar kadar becerebiliyor. Önemli olan bu tespitlerin iktidarı yolundan çevirebilecek eylemlerle donatılabilmesi; oturma eylemimi olur, pankart mı açılır, miting mi düzenlenir, yumruk yumruğa kavga mı edilir, her neyse ne!… Eylemsiz ve sadece söze dayalı politik tespitler tek başlarına hiçbir işlev görmüyorlar.

Siz istediğiniz kadar etkisi olmayan uyarılarda bulunun, gidişatı değiştiremiyorsanız, örneğin; KKTC’nin elden gittiği anlaşma masaya geldiğinde; “biz zaten bunun böyle olacağını çok önceden dilimizde tüy bitercesine söylemiştik” deseniz kaç yazar, demeseniz kaç yazar; atı alan Üsküdar’ı çoktan geçtikten sonra…

Bu arada KKTC halkını bütün içtenliğimle kutluyorum. Helâl olsun o onurlu insanlara. AKP iktidarının ve sömürgecilerin tehditlerine rağmen büyük bir cesaret örneği göstererek CTP’nin ağzının payını verdiler. 70 milyon küsürluk Türkiye ise hâlâ “göbeğini kaşıyan adamlar” yüzünden olduğu yerde saymaya devam ediyor.

(Sayı 242, 29/06/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

...Ölüyor çarpışarak insanlarımız  --halbuki nasıl haketmişlerdi yaşamayı-- ölüyor insanlarımız --ne kadar çok--(Nazım Hikmet -Zafere Dair)

80 yıl önce; bir metrekaresine 6bin mermi düşen bu topraklar için şehit olanlar...halbuki nasıl hak etmişlerdi yaşamayı,herkesten çok..Onlar şimdi üzerinde bin bir türlü oyunların oynandığı bu topraklar için ölmeye devam ediyorlar.Dün de öldüler bu gün de ölüyorlar...Peki ardaki fark nedir? Kurtulış mücadelemizde; topyekün ,tek bir yürek olarak savaştı bu millet.Amaç emperyalist ülkelerin gerisinde tam bağımsız bir ülke yaratmaktı...yaratıldı da.Günümüzde ölüyor insanlarımız bu topraklar için..Peki sonuç nedir ? Arkası gemeyen ölümler...Çünkü ne hükümet Abd 'nin etekleri altından çıkıyor ne Abd Türkiye'yi böl ,parçala yut planlarından vazgeçti.Zihniyetler hep aynı,her dönemde olduğu gibi manda ve himayeyi isteyenler de mevcut.Üstelik milletini kendi milletine karşı silahlandıranda gene ;sadece sömürge emellerine mekan arayanlar...Akp iktidarı tek bir güçle işiliyor Abd ,Abd nin tek amacı tek bir dünya devleti yaratmak.Bu gün Kubilay'ı katledenlerin soyundan insanlar ve Şeyh S
 aitle ortak çıkarları olanlar  devletin başında ,,her daim şeriyatın ve mandacığın peşinden koşanlar,,bu yüzden yaşananlara şaşırmıyorum.
Bir tek şeye şaşırıyorum ama..Bu ülkede böyle bir hükümet %45 oyla nasıl başa geçer ?(Gerçi bunu da yapılan üçkağıtlarla açıklamak mümkün olabilir..)

Türkmen Topçu, İstanbul
5 Ocak 2010

şimdi bu yazıyı okuduktan sonra şöyle bi düşündüm...;

demekki kıbrıs hava şehidimiz (allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun) hava yüzbaşı Cengiz TOPEL boşu boşuna ölmüş. hatta şöyle diyeyim boşu boşuna o insanlık dışı işkenceleri cekmiş boşuna sol gözünü oymuşlar boşuna omuzlarına çivi çakmışlar. ne gereği vardı ki adamın canını aldınız bakın zaten bizim piyonlar size teslim ediyor orayı.

bakın siz tayyip ve ekibine güveninizi ve ihtiyaçlarınızı yerine getireceği konusunda inancınızı hep yüksek tutun. o bi yolunu bulur yarın edirne istanbulu ertesi gün Ankara elinizde...  anlamakta zorluk çekiyorum adam okumuş ilim görmüş üniversite görmüş gerçekleri görmüş diye düşünüyorsun fakat ufacık çocuğun gördüğü oyunları bi türlü farkedemiyor bu nasıl oluyor anlayamıyorum işte bu noktada ben bu tür büyük makamlara gelecek kadar güçlü ve zeki insanların akıllarından zekalarından düşüncelerinde varlığından şüphe duyarım...

herkeze söylüyorum bakın göreceksiniz sonunda iş   gene bize gençlere vatanını canından çok seven bizlere düşecek ve gereken cevabı vermek için hazır olacağız hiç kimse korkmasın ulusunu yükseltmek için çok çalışsın özellikle gençler çok çalışın okuyun lütfenn geleceğimiz için çocuklarınız için. eğerki 10 yıl sonra şimdiki il sınırlarımız içerisinde bi yere giderken pasaport göstermek zorunda kalmak istemiyorsanız lütfen çok çalışalım.... 

Atamız için.....TÜRKİYE için...

Cenk Özer, İstanbul
3 Ocak 2010


 
 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40