İnan Kahramanoğlu
Türkiye'nin Sevr'i Kürdistan Arapların Sevr'i İsrail!

Türk Milleti önce millet olarak birleşerek antiemperyalist bir Bağımsızlık Savaşı ile özgürlüğünü kazanmış, ardından da Lozan'la Sevr'i yırtıp atmıştı. Araplarınsa bir Sevr'i oldu, ama bir Lozan'ları hiçbir zaman olamadı. Araplar birleşerek bir ulusal direniş gösteremedikleri için, bugün hem Arap dünyası,
hem de Filistin hâlâ emperyalistlerin boyunduruğu altında yaşamaya devam ediyor.
|
|
Türkiye'nin Sevr'i: Kürdistan
Filistin davasını, İsrail'in 1948'de resmen kurulmasının ardından geçen altmış yıl sonunda değerlendirecek olursak, bir adım dahi ileriye gidilemediği söylenebilir. Hatta Arafat sonrası dönem ve Hamas'ın iktidarı almasıyla birlikte ciddi bir geri dönüş ve çözümsüzlük hali daha da belirginleşiyor.
Filistin sorununun çözümü ise tarihsel açıdan doğru bir durum saptamasından ve buna dayanarak yapılan yanlışların telafi edilmesinden geçiyor. Bu nedenle, özellikle Birinci Dünya Savaşı dönemine eğilmek ve Filistin davasını çıkmaza sokan sebepleri ve elbette çözümleri burada aramak gerekiyor.
Bu noktada ikili bir karşılaştırma yaparak birbirine neredeyse tıpatıp uyan ve aynı döneme denk gelen iki süreci bir arada değerlendirmek gerek.
Birincisi, Türkiye'nin Mondros-Sevr kıskacına alındığı ve Osmanlı'nın Batı emperyalizmi tarafından parçalanmaya çalışıldığı süreçtir. İkincisi ise yine aynı döneme denk gelen Filistin'in Osmanlı'dan kopartılması ve önce İngiliz manda rejimi, ardından da İsrail işgaline maruz bırakılmasıdır.
Gerçekten de gerek Türkler açısından, gerekse Arap dünyası açısından daha bu dönemde bir kader ortaklığı söz konusudur. Her iki coğrafyada da emperyalist güçler türlü ayak oyunlarıyla Türk ve Arap halklarını sömürgeleştirme ve yurtlarından sürme planları yapmaktadırlar.
Türkiye açısından bakacak olursak; 1919'da Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkarak Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlattığı dönemde ülke fiili bir emperyalist işgal altındadır. İttihat ve Terakki'nin on yıllık iktidarı sona ermiş ve imparatorluğu çökerten İttihatçılar yurt dışına kaçmışlardır.
30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Antlaşması ise Osmanlı'nın ölüm fermanıdır. İttifak devletleri Mondros'un imzalanmasının hemen ardından antlaşmadaki açıklardan faydalanarak İstanbul başta olmak üzere Osmanlı topraklarını işgal etmişlerdir. Aslında Mondros bir başlangıçtır; çünkü emperyalizmin asıl hedefi 1920'ye gelindiğinde Sevr'le birlikte ortaya çıkacaktır. Sevr açıkça Türkiye'nin Batılı emperyalist güçler tarafından paylaşılmasını ve Türk toprakları üzerinde birisi Ermenistan, diğeri Kürdistan olmak üzere iki yeni kukla devlet kurulmasını öngörmektedir.
Özellikle "Bağımsız Kürdistan" projesi sadece Türkiye'yi değil, İran ve Irak'ı da içine alan bir proje olarak dünden bugüne sürekli büyüyen bir tehlike olarak şimdi çok daha ciddi bir tehdide dönüşmüş durumdadır. Ama Batı, Türk toprakları üzerinde bir Kürt devleti kurma projesini herşeye rağmen gerçekleştirebilmiş değildir.
Arapların Sevr'i: İsrail
Arap dünyası açısından baktığımızda ise aynı tür bir tehdit İsrail'in kurulmasıdır. İsrail'in resmen kurulması her ne kadar 1948'de gerçekleştiyse de, 1914 yılından itibaren emperyalist devletler Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasına karar vermişlerdi.
Birinci Dünya Savaşı, Arap dünyası ve özellikle Filistin açısından da bir Sevr süreci ortaya çıkartmıştı: "Büyük İsrail"in kurulması. Arapların Sevr'i Filistin topraklarında İsrail devletinin kurulması idi. Türklerin Sevr'in dayattığı Ermeni ve Kürt devleti oluşumlarını engellemesine karşın Araplar bu Sevr planına direnemediler. Böylelikle Sevr'de planlanan Büyük İsrail'in çekirdeği olacak olan İsrail devleti kurulmuş oldu.
Bu süreci başlatan ve Arap-İsrail çatışmasının uluslararası bir mesele haline gelmesini sağlayarak Osmanlı topraklarını da paylaşıma açan olaysa Sykes-Picot Antlaşması'ydı. 1916 tarihli bu gizli paylaşım antlaşmasının içeriği Ekim 1917'de Rusya'da Çarlık rejimini deviren Bolşeviklerin anlaşma maddelerini açıklamasıyla tüm dünyaya duyurulmuş oluyordu. Bu gizli paylaşıma göre İngiltere, Irak ve Ürdün'ü; Fransa ise Güneydoğu Anadolu, Suriye, Lübnan ve Kuzey Irak'ı nüfuzu altına alıyordu. Hayfa ve çevresindeki kısımda İngiliz hakimiyeti öngörülürken Filistin'in diğer kalan kısımları uluslararası yönetime devrediliyordu. İngiltere ile işbirliği yaparak bağımsızlık kazanacaklarını sanan Araplarsa o günlerde bu gizli anlaşmadan habersizdiler elbette.
Sykes-Picot aslında Mondros ve Sevr'de ortaya konacak olan emperyalist niyetlerin ilk yazılı metniydi ve gerçekten de 1920'ye gelindiğinde Batı, önce Mondros'ta ardından da Sevr'de bu planları açıkça ortaya koymuştu bile.
Öte yandan, 19 yüzyılın sonlarından beridir bir yurt arayışı içinde olan Yahudilerin bu amaçlarını gerçekleştirmelerinde önemli bir başka belge olan Balfour Bildirgesi'nde de Filistin toprakları Yahudilere yurt olarak gösterilmekteydi. Dönemin İngiltere Dışişleri bakanı olan Balfour, İngiliz Yahudi topluluğunun lideri Lord Rothschild'e gönderdiği mektupta İngiliz Hükümeti'nin Filistin topraklarının Yahudilere açılması planını desteklediklerini bildiriyordu: "Majestelerinin Hükümeti adına size bildirmekten mutluluk duyarım ki, Yahudi Siyonist emellere sempatiyi belirten ekteki deklarasyon kabineye sunulmuş ve kabul edilmiştir. Majestelerinin Hükümeti, Filistin'de Yahudiler için bir milli yurt kurulmasını uygun görmekte olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden gelenin en iyisini yapacaktır..."
Balfour Bildirgesi ile ortaya konulan bu niyet daha sonra Sykes-Picot'ta yazılı hale getirilecek ve 19-26 Nisan 1920'de gerçekleştirilen San Remo Konferansı'nda karara bağlanacaktı. Böylelikle Filistin'de bir İngiliz manda yönetimi oluşturuluyordu. Mondros'un imzalanmasından üç hafta sonra ise Kudüs, İngiliz-Arap orduları tarafından Osmanlı'dan koparılacaktı. Böylelikle Filistin üzerindeki Osmanlı egemenliği tümüyle ortadan kaldırılıyordu.
Filistin'de kurulan İngiliz manda yönetimi ise sadece bir ara aşamaydı, zira esas hedef İsrail'in kurulmasıydı.
Wilson prensipleri ve Osmanlı'nın parçalanması
O dönemde İngiltere'nin yanı sıra yeni bir emperyal güç olarak ortaya çıkan ABD, başkanları Wilson'un "on dört ilkesi" gereğince "Ulusların kendi kaderini tayin hakkı" adı altında Ortadoğu'nun emperyalist paylaşıma açılması planlarını uygulamaya koyuyordu.
Elbette Wilson'un bahsettiği "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" ile aynı dönemde Lenin tarafından formüle edilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı birbirinden tümüyle farklıydı. Lenin, ezilen ulusların emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş mücadelelerini desteklemek için bu formülü ortaya atarken, Wilson, ezilen dünyanın, en başta da Osmanlı'nın, ABD emperyalizminin planları dahilinde parçalanması için bu tezi ortaya atmaktaydı.
Emperyalistlerin siyonist talepleri gerçekleştirme niyetleri Balfour'un 1919'da İngiltere'ye verdiği Memorandum'da açıkça ortaya konuyordu: "Dört Büyük Devlet, Siyonizme taahhütte bulundular. Siyonizm, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, kökü asırlarca geriye giden bir geleneği, bugünkü ihtiyaçları, gelecekteki umutları temsil ediyor ve bu antik topraklarda yerleşik bulunan 700 bin Arabın arzuları ve önyargılarından daha derin bir önemi ifade ediyor."
Balfour aslında bir gerçeğe işaret ediyordu. Zira o dönemde çeşitli kaynaklara göre değişiklikler göstermekle birlikte bölgede 525 bin ila 683 bin Müslüman'a karşılık, 40 ila 80 bin arasında Yahudi bulunmaktaydı. Zaten Balfour bildirisinde de Filistin'deki nüfusun % 90'dan fazlasını oluşturan Müslümanlardan "Musevi olmayan topluluklar" olarak söz edilmekteydi. Bu, siyonizmin azgınlaşan yüzünün ilk göstergesiydi. Siyonizm, Müslümanları, hem de mutlak çoğunluk olmalarına rağmen yok saymaya daha o günlerden başlamıştı.
Bu nedenle Siyonistlerin o günlerdeki bütün çabası, Büyük Devletlerin Filistin'e yönelik bir Yahudi göçüne izin vermesi ve bu göçü desteklemesiydi. Elbette bu destek eksiksiz sağlandı. Nitekim aradan geçen doksan yıl emperyalist devletlerin tam da Balfour'un o zaman tespit ettiği biçimde siyonist planları desteklemekten bir gün olsun geri durmadıklarını açıkça gösteriyor.
Arapların Lozan'ı neden yok?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Theodor Herzl liderliğindeki siyonist örgütlenmenin başarıya ulaşması ile İsrail'in resmen kuruluşuna giden sürece gelince, aslında bu dönemde ciddi bir hareketlilik yoktu. Ne de olsa Birinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail resmen olmasa bile fiilen kurulmuştu. O nedenle İsrail resmen kuruluşunu ilan ettiğinde Arap devletlerinin savaş girişimleri bile sonuç alıcı olmadı.
Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerek; ne olmuştur da 30 Ekim 1918'de Mondros'la başlayan ve Sevr'le devam eden işgal planları boşa çıkartılmış ve bağımsız bir Türk ulus devleti kurulmuşken, Filistin bugün bile bağımsız bir devlet haline gelememiştir?
İşte tam da burası, Filistin sorunun en önemli yanıdır. Mustafa Kemal öncülüğünde Sevr'de kendisine biçilen rolü reddeden Türk Milleti önce millet olarak birleşerek antiemperyalist bir Bağımsızlık Savaşı ile özgürlüğünü kazanmış, ardından da Lozan'la Sevr'i yırtıp atmıştı.
Araplarınsa bir Sevr'i oldu, ama bir Lozan'ları hiçbir zaman olamadı. Araplar birleşerek bir ulusal direniş gösteremedikleri için, bugün hem Arap dünyası, hem de Filistin hâlâ emperyalistlerin boyunduruğu altında yaşamaya devam ediyor.
Mustafa Kemal'i değil, "Arabistanlı Lawrance"ı tercih etmenin bedeli
Mustafa Kemal 1937'de Filistin meselesini değerlendirirken bir taraftan kararlı bir biçimde "Filistin için gerekirse kan dökmekten çekinmeyeceğimizi" söylüyor, diğer taraftan da Arapların hatasını çok özlü biçimde ortaya koyuyordu: "Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde bağımsızlık kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür"
Arapların bir başka talihsizliği de şüphesiz Mustafa Kemal'in Filistin cephesinden çekilmek zorunda kalmasıydı. Mustafa Kemal'in komutasındaki Osmanlı ordusu, Arapların İngilizlere verdiği destek nedeniyle Filistin'den çekilmek zorunda kalmasaydı belki de bugün bir Filistin sorunu olmayacaktı. Ve bugün sokaklarda tanklara sapanla taş atan, gerilla savaşı yapan ve intihar saldırıları düzenleyenler de belki yine İsrailliler olacaktı. Ama tam tersi oldu.
Araplar, Mustafa Kemal'i değil de İngiliz ajanı Lawrance'ı (Arapları ayaklandırmakla görevli dönemin İngiliz gizli servisi ajanı "Arabistanlı Lawrance") tercih etmenin nasıl bir yanlış olduğunu bugün herhalde anlamışlardır.
Türkler nasıl başardı, Araplar neden başaramadı?
Mustafa Kemal'in Sevr'den Lozan'a uzanan başarısının sırrı onun antiemperyalist milliyetçi duruşunda saklıydı. Mustafa Kemal tam da bu bilinç nedeniyle Osmanlı'nın kozmopolit yapısının yerine ulus kimliğine dayalı bir ulus devlet rejimi kurmaya girişti. Antiemperyalist karakterli bu Türk milliyetçiliği sayesindedir ki, bağımsız Türk devletinin temelleri atılabildi ve Türk varlığı yok olmaktan kurtuldu.
Tam tersi bir biçimde ise Araplar bir Lozan yaratamadılar çünkü; Araplar için antiemperyalist bir milliyetçilik değil, daha çok ümmetçilik ve kavimcilik ön plandaydı. Antiemperyalizmin uzağında kalan Arap ülkeleri bu nedenle bir yandan kendi içlerinde iktidar mücadelesine girdiler ve bölündüler, bir yandan da yine bunun sonucu olarak birleşemedikleri için emperyalist ve siyonist planlara karşı direnemediler.
İsrail adım adım kuruluyordu ama İngilizlerin vaadettiği bağımsızlığa kavuşmak için hayaller kuran Mekke Şerifi Hüseyin ve oğulları Faysal ile Abdullah, 1916-1918 yılları arasında Osmanlı'yı çok zor duruma sokan Arap ayaklanmasına öncülük ettiler. Arap-İngiliz işbirliği sonunda Suriye, Ürdün ve Arabistan Osmanlı'nın elinden alındı. Bu, Türklerin "Araplar bizi arkadan vurdu" dedikleri durumun en somut örneğiydi.
Araplar'ın İngilizlerle işbirliği sonucunda gerçekten de buralarda bağımsız devletler kuruldu, ama bu devletlerin hiçbirisi, hiçbir zaman tam bağımsız devletler olamadılar. Emperyalistler daima Arapların isteklerini hiçe sayarcasına onlara birer sömürge muamelesi yaptılar ve bu Arap devletleri de ulusal dayanışma ve ulusal bağlılık gibi kavramlardan hep yoksun kaldılar. Kurulan bağımsız Arap ülkeleriyse çeşitli çıkar grupları ve aşiretler arası mücadele nedeniyle ciddi bir toplumsal ve ekonomik dönüşüm geçiremeyerek yerlerinde saymaya mahkum kaldılar. Zaten o dönemde Osmanlı'dan bağımsızlık kazanan bölgeler emperyalistlerin işine yaramayan en geri kalmış yerlerdi, zengin ve stratejik açıdan önemli bölgelerse-Mısır ve Süveyş Kanalı örneği- uzun süre manda rejimleri altında yaşamaya devam ettiler.
Dolayısıyla Arap liderlerin emperyalizmle uzlaşarak bağımsızlık kazanma, iktidar olma hevesleri hep kursaklarında kaldı.
Emperyalizmden medet uman herkes gibi Arap liderler de bu yanılgının bedelini ağır ödediler, bugün de ödemeye devam ediyorlar.
İslamcılığın o uğursuz rolü
İslamcıların bu ümmetçi tavrı, dün olduğu gibi bugün de Filistin davasını ve Arapların özgürlüğünü tehdit ediyor.
Ama bırakın İslamcıları, Arap milliyetçileri için bile o gün ciddi yanlışlar söz konusuydu. Arap milliyetçiliğinin ilk yıllarında antiemperyalizm gündemde değildi ve hedef Osmanlı idaresiydi. Oysa Araplar, Osmanlı idaresi altında her türlü dinsel ve ulusal özgürlüklerini yaşamaktaydılar. Hakimiyet Osmanlı'da olmasına rağmen kendi topraklarında neredeyse özerk yönetimler kurmuşlardı. Zaten Birinci Dünya Savaşı'nda Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin'in Osmanlı'dan kopması sonrası yaşananlar Arapların emperyalist Batıya değil de Türklere karşı birleşmesinin ne kadar yanlış olduğunu göstermişti. Araplar Osmanlı'dan kurtulmuşlardı ama yeni efendileri Batılı Hıristiyanlar ve Yahudiler olmuştu.
Bu andan itibaren gelişen Arap milliyetçiliği hedef tahtasına Türkleri koymaktan vazgeçip Batı emperyalizmini hedef aldı, ama bunun için de geç kalınmıştı.
Arap milliyetçiliğinin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yükselişinin antiemperyalist bir karakter taşımasına rağmen Filistin davasında istenilen başarıyı yakalayamamasında ise yine İslamcı hareketlerin büyük payı vardı.
Mısır'da Nasır, Irak'ta Saddam ile başlayan antiemperyalist Arap milliyetçi yükselişi bir de Filistin'de Arafat'la birleşince, Filistin davasında ilk kez Araplar güçlü bir konum elde etmişlerdi. Ancak Mısır, Irak ve Filistin'de etkinliğini arttıran ve Arap milliyetçiliğine karşı mücadele eden İslamcılığın güçlenmesi bu süreci tümüyle yok etti. Nasır öncülüğünde Irak ve Suriye'nin birleşmesiyle kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin uzun soluklu olamamasının da, 1967'deki altı gün süren Arap-İsrail savaşında başarısız olunmasının da sebebi; Arapların bir türlü ulus olarak direnmeyi becerememeleriydi. Bunun sorumlusu ise ise Arap birliği fikrine karşı çıkan İslamcılardı şüphesiz.
Bugün de Hamas iktidarı altındaki Filistin tam anlamıyla bir çıkmaz sokakta bulunuyor. Geçmişte Filistin mücadelesini sekteye uğratan İslamcılar, bugün çok daha büyük bir güç oldukları için verdikleri zarar da daha fazla oluyor.
Yeni Sevr, Kafkas Seddi ve Mustafa Kemal tavrı
Bugün Türkiye'nin yeniden Sevr'e zorlanmasının önemli ayaklarında birisi Irak'ın kuzeyinde kurulan Kürt devletinin Türkiye'den de toprak kopararak "Büyük Kürdistan"a dönüştürülmesi ise, diğeri de Arap topraklarını işgal eden İsrail'in genişleyerek "Büyük İsrail"e dönüştürülmesi planıdır.
Bu plansa 1919'larda Mustafa Kemal'in yıktığı Kürt-Ermeni-Yahu Seddi'nin, Kafkas Seddi Projesi'nin yeniden dayatılmasından başka bir şey değildir.
Türkler ve Arapların bu plana nasıl direneceklerinin cevabı ise 1919'da, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda saklı. Türkler geçmişte aldıkları bu Mustafa Kemal tavrı ile seksen yıldır direnebiliyor. Ama bugün, bu tavrın unutturulduğu bir Türkiye yeniden Sevr'le, yeniden Kürt devleti tehdidiyle karşı karşıya.
Araplarsa geçmişte alamadıkları Mustafa Kemal tavrını bugün de almaktan çok uzaklar.
Dolayısıyla her iki ulus için de benzer bir tehdit bugün tekrar ortada duruyor.
Türkler ve Arapların çözümü uzakta aramalarınaysa hiç gerek yok. Kurtuluş için tek bir şeye ihtiyacımız var; Sevr'i yırtıp atacak bir Mustafa Kemal tavrı, Mustafa Kemal politikası!
(Sayı 223, 09/02/2009)
|