Eser Özaltındere - Neo-sömürgeciliğin büyük oyununda Kürtçülük ve Fettullahçılık
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Fethullahçılar
ve Kürtçülük

Serap Yeşiltuna
Fethullahçıların rüyası
Kürdistan haritası


Özgür Billur
Fethullahçıların
Türkçe düşmanlığı


Özgür Erdem
Fethullahçı örümcek ağı


Özgür Erdem
Sivil Toplumcu Değil
Sivil Polisler!


Tuğrul Çelik
19. Abant Platformu Cumhuriyet'e karşı toplandı


Okan İşbecer
Zaman gazetesi kapanıyor!


Onur Yaman
Ne Akademik Kariyeri
Sen Hâlâ Tetikçisin!


Eser Özaltındere
Neo-sömürgeciliğin büyük oyununda Kürtçülük
ve Fettullahçılık

Eser Özaltındere
Neo-sömürgeciliğin
büyük oyununda
Kürtçülük ve Fethullahçılık (1)

İlerleyen teknoloji ve halkların esareti

Çağımız bilgi çağı!

Kenan Evren
Kenan Evren

Toplumsal kaos sonunda sömürgeciler, “bizim çocukları” ünlü reisleri Kenan Evren komutasında bir darbe ile iktidara taşıdı. Bu arada, kullanılan ve misyonlarını tamamlayan islâmla harmanlanmış duygu ağırlıklı milliyetçilik ideolojisinin kölesi olmuş aşırı sağ güçler de devre dışı bırakıldı. Artık bir kenara atılabilirlerdi.

Elektronik ve computer devrimiyle birlikte İletişim teknolojileri korkunç bir hızla gelişiyor. En ücra köşelerdeki bilgilere bile masa başında bir düğmeye basılarak ulaşılabiliyor. Herkes her konudan anında haberdar olabiliyor.

Bilimin bugün bulunduğu nokta itibariyle her alanda dar uzmanlaşma ve iş bölümü konusundaki çeşitlilik her geçen gün artıyor. Yeni yeni mikro bölümler ortaya çıkıyor. Bu bölümler bağlamında farklı ve yeni uzmanlık dalları oluşuyor. Bu küçük alanlardaki uzmanlaşmalarla ve iletişim olanaklarının katkılarıyla birlikte çok büyük bilgi depoları gerçekleşiyor. En küçük ayrıntılar dahi, bilgi halinde tanımlanmış olarak o bilgi depolarının içerisine yerleştiriliyor. Gerek mikro, gerekse makro düzeydeki tüm bilgiler birbirleriyle olan bağlantıları da işin içerisinde bulunmak şartıyla başlıklar, alt başlıklar, benzerlikler, ayrılıklar, etkileşim ilişkileri ve buna benzer şekillerde kategorize ve sistematize edilebiliyorlar. Her yeni bilgi, bu bölümlenmelerin kendisini ilgilendiren kompartımanına sokulabiliyor. Bu şekildeki sınıflandırılmış saf bilgi, gün geçtikçe en ince ayrıntıyı dâhi dikkate alacak şekilde yenilenen çok gelişmiş programlarla işlenince ortaya çıkan profil, neredeyse nesnel toplumsal gerçeklikle birebir örtüşecek bir yetkinlikte olabiliyor.

Bu aynı zamanda şu anlama da geliyor; ham bilgiye bilimsel öngörü tekniklerinin doğru uygulanması durumlarında gelecekteki sosyal ve siyasal olayları belirleyebilmek de mümkün olabilir. Yâni, gelecekle ilgili olarak, toplumlar bilginin önderliğinde şekillendirilebilirler.

Bütün bu anlatılanlar bir yönüyle şu gerçeğe işaret ediyor; Pozitif bilimlerin varlık alanlarıyla, İnsan bilimlerin varlık alanları ve determinasyonları, dolayısıyla da çalıştıkları metodları birbirlerinden farklı oldukları halde, çağın bilgi teknolojilerinin gelişmişliği öyle bir noktaya gelmiştir ki, pozitif bilimlerdeki gerekircilik (determinism), sosyal bilimler için de aynı ölçülerde geçerli olabilmektedir. Yani, pozitif bilimlerdeki geleceği belirleyebilme gücü, insan bilimleri için de söz konusu olabilir noktalara ulaşmıştır.

Apo
Abdullah Öcalan

Fethullah Gülen
Fethullah Gülen

Fettullah Gülen, Amerikan çıkarlarının taşeronu olan Ilımlı İslâm’ı simgelerken, Apo Kürtçülüğü ve Türkiye’nin bölünmesini temsil ediyordu. Ama, her ikisi de ABD’nin BOP projesine hizmet verebilecek güçlerdi.
Demek ki sürekli birileri seçiliyor, gerekli örgütlenme bir biçimde gerçekleştirilerek o kişi işin başına getiriliyordu. Tıpkı, Kenan Evren, Turgut Özal, Fettullah Gülen, Tayyip Erdoğan örneklerinde olduğu gibi… Bu bağlamda, Fettullah’ın kurduğu imparatorluğun kökenlerinin sorgulanmasında ortaya çıkan kuşkular, Apo’nun oluşturduğu örgütün iç yüzü içinde geçerlidir ve iki örgütün de ortaya çıkış hikâyeleriyle çok etkili bir güç hâline gelme süreçleri tartışmaya çok açıktır.

İşte bugün küreselci sömürgeciler, bu gerçekten hareketle çağın bilgi teknolojilerini ve bilgi birikimini kullanarak sömürge gibi gördükleri toplumların üzerinde her türlü oyunu oynama gücüne kavuşmuşlardır.

Küreselci sömürgeciler on, yirmi ya da otuz yıl öncesinden kendi çıkarları doğrultusundaki hedeflerini belirleyip o çerçevede stratejilerini hazırlayarak ve bunların safhalarını saptayarak kullanacakları meslekleri, kurumları ya da kişileri tespit ediyorlar ve onları nasıl ele geçireceklerinin, hangi yeni oluşumları devreye sokmaları gerektiğinin plânlarını yaparak aşama aşama o doğrultuda emin adımlarla yürüyebiliyorlar.

Bunu yaparken periyotlar öyle isabetli saptanmış ve “puzzle”ın parçalarının yerli yerine oturtulmasının zamanlaması o kadar güzel ayarlanmış oluyor ki, aksayan hiçbir şeye rastlanılmıyor. Bilgi ile onun en işlevsel bir şekilde kullanılmasını sağlayan bilgi teknolojileri sayesinde herşey sömürgecilerin son hedefine doğru tıkır tıkır yol almaya devam ediyor.

Şimdi bu doğrultuda; PKK, DTP ve Ilımlı İslâmla ilgili son yirmi küsur yılda gerçekleşen olayları kaba hatlarıyla tekrardan bir hatırlayalım ve ayrıca da unutturmayalım.

Türkiye’nin yumuşak karnı

Sömürgeci güçler, sömürmek veya denetimde tutmak istedikleri devletler veya toplumlarda, zamanı geldiğinde tetikleyebilecekleri yumuşak karınlar ararlar ya da yaratırlar. Bunlardan biri, geçmişte Ermeniler olarak belirlenmişti. Nitekim, “Tehcir”le beraber bitmesi gereken Ermeni sorunu daha sonraki on yıllarda da sözde Ermeni soykırımı adı altında biçim değiştirerek kullanılmaya devam edildi. Bir de düşününüz ki; Ermeniler çok stratejik bir hata yapmayıp tehcire maruz kalmasalardı, Türkiye topraklarında çok yoğun Hıristiyan bir nüfus bulunsaydı, bu durumda Kürt kökenli vatandaşların üzerinde oynadıkları oyunlara Ermenileri de katarak devam edeceklerdi. Hem de geçmişte olduğu gibi Ermenilerin Hristiyanlığını önemli bir koz olarak kullanarak…

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük insan Mustafa Kemal Paşa ve dava arkadaşları Osmanlı toprakları içerisindeki Hıristiyan nüfusun emperyalistler tarafından nasıl istismar edildiğini çok yakından görmüş, yine başka bir Hıristiyan azınlık olan Rumların Kurtuluş Savaşı’nda Kilise ile birlikte ne haltlar yediklerini bizzat yaşamıştı. Bu ortaya çıkan sakıncalar doğrultusunda Lozan sonrası mübadele gerçekleştirilmiş ve Lozan’da Kurtuluş Savaşı sırasında yediği herzeler nedeniyle Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye topraklarının dışına taşınması istenmişse de rica minnet, sadece Türkiye topraklarında kalan sınırlı sayıdaki Rum vatandaşın dini vecibeleri için bu ısrardan vazgeçilmişti.

Azınlıklardan sonra Kürtler devreye giriyor

Şimdi hayalinizde bir canlandırınız; eğer Hıristiyan Rum ve Ermeni nüfus bütün yoğunluklarıyla bu toprakların üzerinde yaşamış olsalardı ve kışkırtılsalardı, işin içerisine bir de bugün büyük sıkıntılarını yaşadığımız Kürt kökenli vatandaşlarımızın had safhadaki istismarıyla birlikte PKK’nın, Ermeni ve Rum azınlığın silahlı güçleri ile birleşmesi de girseydi, Türkiye’nin hali nice olmaz mıydı?.. Nitekim; biraz yüz bulunca ve fırsatını yakaladığında Fener Rum Patriki’nin nasıl da birdenbire kabadayı oluverdiğini, teslimiyetçiliğin egemen olduğu son dönemde hepimiz çok yakından gördük ve yaşadık.

Sömürgeci güçler; Türkiye Cumhuriyeti’nin, kendilerine rağmen kurulmasını hiçbir zaman içlerine sindiremediler ve ona haddini bildirmek için her zaman fırsat kolladılar. Zaten evrensel sömürülerini sürdürebilmeleri, başka bir ifade ile beslenebilmeleri, Türkiye’nin de o besin kaynaklarından biri olabilmesi için Türkiye üzerinde oyun oynamaya ara vermeden devam etmeleri gerekiyordu.

Rumlar ve Ermeniler yerleşik halk olarak devreden çıkınca, geriye yumuşak etnik karın olarak Kürt kökenli toplum kalmıştır. Nitekim, Cumhuriyetin ilk yıllarında sömürgecilerin kışkırtmasıyla çok sayıda Kürt isyanı çıkarılmış ve savaştan yorgun ve yoksul çıkmış olan genç Türkiye Cumhuriyeti meşgul edilerek doğuda Musul’un da içerisinde bulunduğu gerçek Misak-ı Millî sınırlarına ulaşılması engellenmiştir. Bugün görüyoruz ki, bu engelleme petrol ve toprağın dışında, en azından sınırlarımızın sarp dağların Kuzey Irak tarafından geçmesini önleyerek terör örgütü için coğrafya avantajı sağlamıştır.

Kürt kökenli vatandaşların Güneydoğu’da yerleşik bir toplum olarak var olmaları sömürgeci güçlerin her zaman ağzını sulandırmaya devam etmiştir. Atatürk’ün erken ölümü, ya da yepyeni bir devlet kurarken ve çok sayıdaki devrimleri devreye sokarken doğal olarak ortaya çıkan sıkıntılar, aynı zamanda sömürgeci güçlerin Kürt kökenli toplum üzerindeki kışkırtma riskinin daima varlığını koruması, Cumhuriyet’in ilk yıllarında o bölgenin kalkınma faaliyetlerinin, daha önemlisi de feodal yapının ortadan kaldırılmasının ertelenmesi sonucunu doğurmuştur. İnönü döneminin ideolojik parametreleri ise bu bölgelerin gerçeğini kavramaya ve sorunu çözmeye yetecek durumda değildi. Daha sonra iktidara gelen Amerikancı iktidarlar bu bölgelerin sorunlarını bırakın çözmeyi, daha da kemikleştirdiler. Çünkü onların iktidarlarını borçlu oldukları güçler, büyük toprak ağaları ve onların sahip oldukları aşiretlerdi. Yâni feodal yapıydı. Bu yapı, bu iktidarların döneminde daha da yerleşikleşti.

Sömürgeci güçlerin gözü hep o bölgedeydi. Çünkü, Ermeni ve Rumlardan sonra tetiklenecek tek etnik güç Kürt kökenli toplum kalmıştı. Cumhuriyet iktidarlarının o bölgelerin sorunlarını giderememesini hep avuçlarını ovuşturarak izlediler. Çünkü, orasının potansiyel bir patlama alanı olarak kalması onların çıkarları gereğiydi. Oysa, sömürgeci güçler Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında çıkarttırdığı isyanlarla o bölgenin ve o yöre halkının üzerine oynayacağının sinyâllerini çok önceden vermişlerdi. Ancak, İnönü sonrası ABD destekli ve yanlısı iktidarlar, iktidarlarını bölgedeki feodal yapı üzerine kurdukları için doğal olarak ulusal ekonominin, kültür ve eğitimin o bölgede kendileri tarafından yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması zaten söz konusu olamazdı. Kısacası o bölge, etnik çalkantılara elverişli potansiyel bir patlama alanı olarak varlığını her zaman korudu. Diğer taraftan Atatürk’ün ölümünden sonra ulusalcı ve laik güçler bu büyük tehlikenin yeteri kadar farkına varamadılar. Büyük bir atâlet içerisinde, derinlerdeki patlama çekirdeğinin ayırdında olmaksızın o bölgenin en kötü ihtimal askeri tedbirlerle zabt-u rabt altına alınabileceğinin rehaveti ile yataklarında rahat bir şekilde uyudular. Ama düşman hiçbir zaman uyumadı. Çünkü o coğrafya, onların can damarlarının kanı olan petrol bölgesinin yanı başındaydı ve güçlü lâik bir Türkiye Cumhuriyeti onlar için her zaman önemli tehlikeydi.

12 Eylül, Türkiye’nin dönüşümü Fethullahçılığın ve Kürtçülüğün gelişmesi

O yüzden Türkiye daima denetim altında tutulmalıydı. Bu anlamda, ülkelerin dizginlerini ele geçirmek amacıyla kendileri için tehlike arz eden siyasi görüş ve güçlerin pasifize edilerek yerlerine toplumları daha kolay yönetebilecek yapay, mûnis ideolojilerin ikâme edilmesi gerekmekteydi. Onlara göre 80’li yıllarda Türkiye’de tüm dünyada yükselen 68 kuşağının özgürlük talepleri doğrultusunda palazlanan, fakat zamanla etkinlikleri artan sol ideolojiler tehlikeli olmaya başlamışlardı. Ancak esas yıkmak istedikleri Kemalist güçler ve dayandıkları temel ideolojiydi. Bu noktada, bunların karşısına etki tepki bağlamında spontan olarak çıkan aşırı sağ güçler organize edilmeli ve kullanılmalıydı. Nitekim öyle de yapıldı. Toplumsal kaos sonunda sömürgeciler, “bizim çocukları” ünlü reisleri Kenan Evren komutasında bir darbe ile iktidara taşıdı. Bu arada, kullanılan ve misyonlarını tamamlayan islâmla harmanlanmış duygu ağırlıklı milliyetçilik ideolojisinin kölesi olmuş aşırı sağ güçler de devre dışı bırakıldı. Onlardan istenilen alınmış, Evren reisin darbesi için üstlerine düşen görevi yerine getirmişlerdi. Artık bir kenara atılabilirlerdi.

Reise dendi ki, dine ve futbola yönel! Emir yüksek yerdendi, ABD’nin isteği üzerine dine yönelindi ve ortaya amerikan İslamî din ideolojisi Ilımli İslâm çıktı. Başka bir ifade ile, yumuşak başlı İslâm!.. Vur ensesine, al ABD adına lokmasını…

Darbeden sonra tüm siyasî etkinlikler askıya alındı. Ama nedense, Kenan Evren’in silah arkadaşı Haig’in ricasıyla Özal’ın vetosu da kaldırıldı.

Güneydoğuda da sıkıyönetim ilân edildi. Bu arada, Apo’da Suriye’ye kaçtı.

Türkiye’deki tüm aşırı veya aşırılık olasılığı olan, hatta son derece normal sayılması gereken siyasî etkinlikler ve kişiler ABD kuklası darbeci reis tarafından imha edilirken ve daha sonra rica ile serbest bırakılmak şartıyla Özal bile uçaktan indirilip tutuklanırken; Apo, Suriye’ye kaçabiliyor ve ABD’nin “dine yönel” talimatıyla Fettullahçılık ve Ilımlı İslâm, toplumun en ücra köşelerdeki dokularına kadar güle oynaya yayılabilecek özgür bir ortam bulabiliyordu. Yani kısacası, meydanlar Apo ve Fettullah örgütlerine kalıyordu.

Tabii ki bu gelişmelerin hiçbirisi tesadüf olmayıp, “puzzle”ın parçalarıydılar.

Fettullah Gülen, Amerikan çıkarlarının taşeronu olan Ilımlı İslâm’ı simgelerken, Apo Kürtçülüğü ve Türkiye’nin bölünmesini temsil ediyordu. Ama, her ikisi de ABD’nin BOP projesine hizmet verebilecek güçlerdi.

PKK ve Fethullah arasındaki paralellik

En düşündürücü durum da şuydu; bu PKK komitacısı Apo’nun örgütlenmesi, nasıl bir muhteşem örgütlenmeydi ki, darbe olmasına karşın, sağ ve sol örgütler yerle bir edilmiş olduğu halde kendisi Suriye’ye kaçışını ve oradaki konuşlanmasını en sorunsuz şekilde başarabiliyor ve en katı bir askeri rejimde dahi Eruh ve Şemdinli baskınlarını gerçekleştirebiliyordu. Hem de çok sınırlı bir militan güçle… Ama, bu sınırlı güçle yapılan saldırıdan hiç çekinilmiyordu; demek ki, 80 yılları boyunca gerçekleştirilen yer altındaki örgütlenmeye çok güveniliyordu. Bu dönem boyunca taban bazında elde edilmiş kazanımların etkinliğine yüzde yüz inanılıyordu. Yoksa, böyle çok kritik ve kaybetme şansı çok yüksek olan riske girilemezdi.

Gerçektende, Apo gibi Urfa’nın Halfeti ilçesinden çıkıp siyasi görüşleri ve hayat felsefesi zikzaklar çizen, silik bir kişiliğe sahip ve sıradan denilebilecek bir şahsın örgüt lideri olarak sıkıyönetim zamanında ve sınırlı bir güçle TSK’ya saldırma gücünü kendinde bulabilmesi de çok ilginçti.

Dikkatle irdelenmesi gereken diğer bir konu ise şuydu; daha sonraki dönemlerde dünyanın en isim yapmış ordularından biri olan Türk ordusuna karşı önemli sıkıntılar verebilecek bir örgüt haline gelecek olan bu yapılanma, bu noktaya nasıl olmuşta gelebilmiş ve sıkıyönetim gibi olağanüstü bir durum olmasına karşın kimse bu önemli çeteleşmenin farkına varamamıştı. Hem de, bu örgütlenme Halfetili ve silik bir kişilik tarafından gerçekleştirilmiş ve 10-15 kişilik militan gurubuyla TSK’ya baskın yapma cesaretini bularak bölücü savaşı başlatabilmişti.Bu kesinlikle basit ve kendiliğinden oluşmuş sıradan bir örgütlenme olamazdı.

Demek ki sürekli birileri seçiliyor, gerekli örgütlenme bir biçimde gerçekleştirilerek o kişi işin başına getiriliyordu. Tıpkı, Kenan Evren, Turgut Özal, Fettullah Gülen, Tayyip Erdoğan örneklerinde olduğu gibi…

Bu bağlamda, Fettullah’ın kurduğu imparatorluğun kökenlerinin sorgulanmasında ortaya çıkan kuşkular, Apo’nun oluşturduğu örgütün iç yüzü içinde geçerlidir ve iki örgütün de ortaya çıkış hikâyeleriyle çok etkili bir güç hâline gelme süreçleri tartışmaya çok açıktır.

Gerçekten de dikkat edildiğinde şu görülecektir; her ikisi de “bizim çocukların” reisi Evren, yâni sıkıyönetim döneminde örgütlenmelerini sürdürmüşler ve pekiştirmişlerdir. Ayrıca da, her ikisinin de ortaya çıkan örgütlenmeleri kişileri aşan niteliktedir. Yâni, darbe öncesi dönemdeki kaos ortamının derin ve dış güçlerin marifeti olduğu konusunda nasıl kuşku yoksa, bu örgütlenmelerin planlamasının ve organizasyonunun gerçekleştirilmesinde de bu güçlerin rol aldığı gün gibi aşikârdır.

(Sayı 232, 13/04/2009)

 

Neo-sömürgeciliğin
büyük oyununda
Kürtçülük ve Fethullahçılık (2)

ABD 12 Eylül ile Fethullah’ın ve Apo’nun önünü açtı

Turgut Özal
Turgut Özal

Tayyip Erdoğan
Tayyip Erdoğan

Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan, Birinci ve İkinci Körfez savaşlarının yaşandığı sırada hükümet olarak Türkiye’yi ABD’nin planlarına dahil etmede önemli rol oynadılar.

Şimdiye kadar olan açıklamalar ışığında çok önemli bir konuyu dile getirmekte yarar vardır; Apo’nun, geçmiş dönemde MİT ile ilişkileri olduğu çok sayıda yazılıp çizilmiş, hatta Kesire Öcalan’ın babasının da MİT’te çalıştığı ve Uğur Mumcu’nun suikaste uğramadan önce bu konular üzerinde araştırma yaptığı son günlerde de gündeme oturduğu gibi, yine geçmiş dönemde, aranmasına karşın Fettullah Gülen’in sıkıyönetim karargâhlarında rastlanıldığına dair tanıklıklar da ileri sürülmüştür.

Kısacası, Kenan Evren dönemi ve öncesi, Apo ve Fettullah Gülen ile örgütlerinin direkt veya endirekt olarak kollandığı ve kullanıldığı dönemler anlamında değerlendirilmelidir. Görünen o dur ki, söz konusu evrelerde bu örgütlerin oluşturulması ve palazlanması devlet içerisindeki Amerikan yandaşı derin güçler tarafından organize edilmiştir. Zaten, darbe öncesi dönemler; yasal devlet veya askerî güçlerin egemen ve etkin olamadığı kaos süreçleri olarak kabul görüldüğüne göre, o dönemler de emperyalist güçlerin ve onların çıkarları doğrultusunda organize edilmiş devlet içindeki derin güçlerin denetimindeki hazırlık periyotları olarak ele alınır ve bunun üzerine Kenan Evren iktidarındaki safha da eklenirse, Apo ve Kürtçülüğün, ayrıca da Fettullah Gülen önderliğindeki Amerikan güdümlü Ilımlı İslâmın nasıl yüceltilerek iktidar olduğu daha iyi anlaşılır. Her ne hikmetse zaten, Uğur Mumcu’da en son bu derin Kürtçü yapılanma peşinde koşarken katledilmişti.

PKK belasının Türkiye’nin başına musallat edilmesi

1984 Şemdinli ve Eruh baskınlarından sonra Özal’ın “birkaç çapulcu” diye nitelendirdiği PKK’nın birdenbire ortaya NATO’nun en güçlü ordularından birine meydan okuyacak bir yapılanmaya sahip olarak çıkıvermesi ve yirmi yıldan fazla bir süre boyunca Türkiye’ye kan kusturması gerçekten çok enteresan ve üzerinde çok düşünülmesi gereken bir konudur.

1991’de Birinci Körfez Savaşı, 2003’te ise ikincisi başlamıştır.

1984’te nasıl gerçekleştiği çözülemeyen çok etkili bir örgütlenmeyle ortaya çıkan PKK silahlı gücü, birinci ve ikinci körfez savaşları boyunca TSK’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi inanılmaz şekilde meşgul etmiş ve Türkiye, baş belâsı bir sorunla uğraşmaya mahkûm edilmiş bir konumda bırakılmıştır. Her nedense, iki körfez savaşı da Türkiye ve silâhlı kuvvetlerinin PKK ile boğuştuğu dönemlere denk gelmiştir. Yâni, Amerika’nın Irak’ta çıkarlarının kollanması dönemlerinde hep Türkiye’yi ve TSK’yı meşgul edecek birileri bulunmuştur. Nitekim, 3 Mart 2009 tarihli bir internet haberinde ABD Dış İstihbarat Kurulu Başkanı General Scowcroft PKK’yı İran’a karşı kullandıklarını itiraf etmektedir. PKK’yı İran’a karşı kullandığını açık açık ilân eden sömürgeciliğin ağababası ABD’nin, Büyük Kürdistan’ı kurarak BOP’u gerçekleştirmek gibi çok daha büyük bir proje için PKK belâsını Türkiye’nin üzerine salmaktan kaçınması zaten mümkün değildir. Çünkü, PKK gerçekte İran’ı değil Türkiye’yi parçalamak, tehdit ve meşgul etmek için kurdurulmuştur. Bu, örgütün Türkiye kökenli olmasından ve en büyük zararı Türkiye’ye vermesinden de belli değil midir? Onun İran için kullanılması sonraki ve tâli bir durumdur. Ayrıca, bu general PKK’nın kullanıldığını dile getirerek de onların kendileri emrindeki taşeron bir örgüt olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmiş olmaktadır.

Abant Erbil Toplantısı

Son dönemde Kürtçülükte öne çıkan kesim ise Fethullahçılar. Cemaat en son Abant toplantısını Erbil’de Kürt sorunu üzerine gerçekleştirdi.

Gerçi TSK, daha o dönemlerde ABD’nin Kuzey Irak’ta bir şeyler çevirmekte olduğunu ve PKK’yı el altından desteklediğini sezinlemiştir, fakat Özal onun elini kolunu bağlamıştır. Çünkü Özal, ABD’nin emriyle vetodan kurtularak önce Başbakan, sonrasında ise Cumhurbaşkanı olmuş bir kişidir ve onun görevi de zaten Amerikan çıkarlarını savunmaktır. Bir Amerikan rüyası olan ve “Büyük Kürdistan”ın kurulmasından önceki en ideâl aşama olarak kabul edilmesi gereken; Türkiyeli Kürt kökenlilerle bir federasyon, Kuzey Iraklı Kürtlerle ise bir konfederasyon oluşturulması fikrini ilk dillendiren de yine Özal’dır ve o da Evren döneminin mahsülüdür.

Bu arada, tehlikenin önemini ve Özal’ın ateşle oynadığını fark edenler de çıkmıştır; Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay bunlardan biridir. Ama Özal’ın “sahibinin sesi” doğrultusundaki sorumsuz davranışları yüzünden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Olayın derin boyutunu kavrayanlardan biri de Ecevit olmuş ve Körfez savaşıyla birlikte Kuzey Irak’ta oluşan otorite boşluğunun (daha doğrusu ABD denetimindeki boşluk) PKK’yı daha etkin bir güç durumuna getireceğini ısrarla dile getirerek bu konuya dikkat çekmiş, ayrıca da Irak savaşı öncesi bu savaşın Türkiye’nin aleyhine olacağını kavrayarak savaş noktasına gelinmemesi amacıyla Saddam’ı ikna etme adına başbaşa görüşmek de dâhil olmak üzere elinden gelen her şeyi yapmıştır. Zaten daha sonra da onun bu Amerikan ve BOP karşıtı tavrı, geride hastalığı da işin içinde olmak şartıyla bir sürü soru işareti ve dedikodu bırakacak şekilde kendi önderliğindeki koalisyonun bozdurulmasıyla cezalandırılmıştır.

PKK’nın siyasi uzantısının örgütlenmesi

Diğer taraftan, sömürgecilerin büyük oyununda PKK nın silahlı baş kaldırısı yeterli görülmemiş, bir de onun siyasi uzantısının sağlanması gerektiğine karar verilmiştir. Çünkü artık, sömürgeci emperyalistlerin son kozları olarak sadece Kürt kökenli toplum kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti içerisinde kullanabilecekleri yoğunlukta ne Ermeni, ne de Rum nüfus bulunmaktadır. Diğer etnik gruplar ise kışkırtılmaya değmeyecek kadar azınlıktadırlar. Ayrıca, Kürt nüfusun Türkiye sınırlarının dışında Büyük Kürdistan’ı oluşturacak uzantıları da bulunmaktadır. Bu durumda, eğer konu sadece silahlı güçle halledilmeye kalkışılırsa, o silahlı gücün yok edilmesi durumunda bir daha sivil halk üzerinden yeni bir oluşum başlatmak kolay olmayabilecektir. Çünkü, Kürt kökenli toplum örgütsüzdür. Örgütlenmeyi sağlayacak olan ise plânlanan o Kürtçü sivil yapılanmadır. Oluşturulması gerekli bu yeni siyasi oluşumun bir başka boyutu da, bu siyasi güçle PKK’nın bütün dünyaya tanıtılması ve anlatılmasının gerçekleştirilebilecek olmasıdır. Ama en önemlisi, kalıcılığın sağlanabilmesi için, sivil halkın örgütlenme işlevini yerine getirebilecek sivil bir siyasî oluşuma ihtiyaç duyulmasıdır. Yâni bu durumda, bir tarafta PKK’nın silahlı gücü diğer tarafta ise ondan destek alan ve sivil halkı örgütlemeye yönelik faaliyet gösterecek olan Kürt milliyetçisi siyasal bir parti birbirini tamamlayacaktır. Bilinmektedir ki, silahlı güç olmadan siyasallaşma gerçekleştirilemez, siyasallaşma olmadan da silahlı güce dayanak ve destek oluşturacak tabandaki örgütlenme elde edilemez.

PKK’nın çok etkin bir yapılanma olarak birdenbire ortaya çıkışı gibi, siyasal Kürtçülerin de partileşme için çok kısa sayılabilecek bir sürede örgütlenebilmeleri ve parlâmentoya girerek skandallarını sergilemeye başlamaları kafalarda soru işaretleri bırakacak durumlardır. Kesin olan bir şey daha vardır ki, o da bu oluşumun da belli güçlerin bilinen süreç içerisinde gerçekleştirdikleri titiz plânlamalarının ürünü olduğudur. Dolayısıyla, PKK’nın örgütlenmeye başladığı dönemlerden itibaren bu siyasal Kürtçü partinin lider kadrolarının da hazırlanmaya başlandığı su götürmez bir gerçektir.

Bunlar önce Meclis’teki yemin olayı ile kışkırtmaya yönelmişlerdir. Daha sonra da, ülke ülke dolaşarak ve gittikleri her yerde Türkiye Cumhuriyeti’ni şikayet ederek ya da PKK’yı savunarak Kürt kökenli toplumun hakları adına bölücülük yapmaya devam etmişler ve sözde Kürt halkı ile PKK’nın ayrılıkçı savaşımını dünyaya tanıtmaya çalışmışlardır. Bunların Türkiye’de her katıldığı miting kanlı olmuştur. Özellikle gerginlik yaratmak için çok uğraşmışlardır; gerginlik, kavga ve şiddet bunların besin kaynağı hâline gelmiştir. Bu tarz, özellikle uygulanan bir taktiktir. Bu taktiğin mimarları da gözlerini kan bürümüş sömürgecilerdir. Kürt milliyetçiliğini canlı tutabilmek ve dünyanın ilgisini çekebilmek için ellerinden gelen hiçbir şeyi ardlarına koymamışlardır. Bu kaos ortamı ve şiddet PKK’nın varlığını koruyabilmesi ya da yeni katılımlarla güçlenebilmesi için de gerekli olmuştur. Bu makyevelist tutumlarına, yargılanarak tutuklandıkları ana kadar devam etmişlerdir.

Bu Kürtçülerin silahlı ve siyasal gücün örgütlenmeleri ve ortaya çıkış zamanlamaları, aynı zamanda birbirlerini bütünleyecek paslaşma yöntemleri, Apo ve Leyla Zana takımınının kapasitelerini kat be kat aşacak mükemmellikte gelişmiştir. Tabir-i caizse, kusursuz bir mühendislik örneği gibidir. Anlaşılmaz bir şekilde her şey “cuk” diye yerine oturmaktadır. Bütün bu ince hesaplara dayanan plânlamaların Kürtçüler tarafından gerçekleştirilmesi mümkün olmadığı gibi Kürtçülerin kendileri de zaten sömürgecilerin yaratısından başka bir şey değildir.

Bu arada, 1. ve 2. Körfez Savaşı sona erdiğinde; sömürgeciler açısından belli enlem ve boylamlar dahilindeki bölge, yâni müstakbel Kürdistan, tamamıyle güvence altına alınmış ve ilk aşama sona ermiş, özetle de hedefe ulaşılmıştır.

Tesadüf müdür bilinmez, 1995 yılı dönüm noktası olmak üzere ve onu takip eden birkaç yıl; TSK’nın tarihe geçecek destansı mücadelesiyle PKK’ ya kesin darbenin vurularak Türkiye sınırları dışına kaçmak zorunda bırakıldığı dönem olmuştur.

Apo’nun teslim edilerek terörle mücadele bitirildi

İlk devre sona erip takımlar soyunma odasına girdiklerinde; emperyalist sömürgecilerin çıkarları çerçevesinde, Kürdistan bölgesi kabataslak belirlenmiş ve güvence altına alınmıştır ama, TSK da PKK’yı yok olma noktasına getirerek onları sınırların dışına atmış, siyasal Kürtçü parti taraftarları da yargılanıp hüküm giymiştir. Türkiye, uzun zamandır ilk defa güçlü duruma geçtiği bir pozisyonda ve kararlı bir şekilde Suriye’den Apo’yu teslim etmesini istemektedir.

Ancak, sömürgeciler açısından birinci periyotta hedefe ulaşılsa da, bu daha ilk devrenin sonudur. Oysa, ikinci devre daha da kritiktir. Çünkü, nihai hedef henüz gerçekleşmemiştir ve sömürgeciler açısından önemli riskler ortaya çıkmıştır. PKK’nın etkinliğini kaybetmesi, toplumu örgütleyecek tüm Kürtçü liderlerin mahkum olması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin topraklarında egemen hâle gelmesi, işleri alt üst etmiştir. Üstüne üstlük sıra şimdi Apo’dadır ve sömürgecilerin ona olan ihtiyaçları daha bitmemiştir.

Bu yüzden, ikinci yarıda stratejilerini yeniden gözden geçirmeleri ve B planlarını devreye sokmaları gerekmektedir. Çünkü, ikinci yarı tam bir finâl olacaktır.

Önce, Apo’yu ne yapacaklarına karar vermeleri gerekmektedir. Çünkü, Türkiye güçlü duruma geçmiş ve masaya yumruğunu vurmuştur. Apo’nun Suriye’den çıkması şarttır. Aksi halde, Türkiye-Suriye savaşı söz konusu olabilecektir. Bu ise, ikinci yarı oynanmadan ve maç sonuçlandırılmadan, maçın tatil olması riskini içermektedir. Diğer taraftan, Apo’nun Suriye’den çıkarılması söz konusu olduğunda, güvenli bir yere konuşlandırılması ve bu yerin de Türkiye’den uzak olmaması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü, Türkiye’den uzak bir yerleştirme ondan yararlanılmasına imkân vermeyecektir. Oysa hâlâ, PKK’nın ve Kürtçülerin onun talimatlarıyla, simgeselde olsa liderliğine ihtiyaçları vardır. Nitekim, daha sonraki dönemlerde Apo’nun doğum ve yakalanma günleri gibi sözde özel günler kutlanılmaya başlanmış, ablasının elini öpmek amacıyla oluşturulan kuyruklar ve buna benzer idolleştirme etkinlikleri de ulusal kahraman yaratma plânının birer parçası hâline gelmiştir. Zaten ‘idolleştirme’ toplum psikolojisinde toplumlar üzerinde denetim kurma konusunda çok önemli yere sahip bir kavramdır. Ve sömürgeciler de bunu çok iyi bilmektedirler.

Sonuçta 1999 yılında Apo, dünyaya mesaj verme amacıyla podyuma çıkarılmıştır. Kendisinin başına bir iş gelmesi durumunda tetiklenilecek bir dünya kamuoyu yaratıldıktan ve bu kanıt bütün dünyanın zihnine kazındıktan sonra, Türkiye’ye iade edilmiştir. Sonunda canlı bomba Türkiye’nin kucağına atılıvermiştir. Bu işi Ecevit bile kavrayamamış ve ilerleyen günlerde “Apo’yu bize neden teslim ettiler bir türlü anlayamadım” şeklinde bir beyanda bulunmuştur.

Bu arada ne entresandır, söz konusu dönem tam da AB’ye üye olma sürecine denk düşmektedir.

Ecevit anlayamamıştır ama, sömürgeci emperyalistler ne yapmak istediklerini çok iyi bilmektedirler. Nitekim koalisyonun iktidarda olduğu bu kısa aralıkta, AB müktesabatı gereği görüntüsü altındaki bir dayatmayla idam cezası kaldırılmış, Apo otomatikman Türkiye’nin üzerine kalmıştır.

Tesadüfler ne kadar da üst üste gelmektedir?… Önce, Apo ülke ülke dolaştırılıp mesaj verilmiş, hemen arkasından Türkiye’nin kucağına bırakılıvermiş, bir sonraki adımda ise Türkiye’nin AB sürecine girmesinden dolayı idam cezası kaldırılmış ve Türkiye, Apo’yu AB’nin gözcülüğünde ağırlamaya hazır hale getirilivermiştir.

Ilımlı İslamcıların ve Kürtçülerin hedefi aynı

Bütün bu hengâme içerisinde insanı hayretler içerisinde bırakacak başka bir süreç daha yaşanmıştır. Durup dururken devreye sokulan ve kim olduğunu, nereden çıktığını kimsenin anlayamadığı, daha sonra Fettullahçı Abant toplantılarının müdavimi de olacak olan Kemal Derviş’in Ecevit koalisyonuna dinamit koyup siyasi ortamı darma duman etmesinden sonra iktidar, “kuş yumurtası”ndan kabuğunu çatlatarak çıkan Tayyip Erdoğan ve AKP’nin eline geçmiş ve teslimiyet dönemi başlamıştır. Tesadüfe bakın ki, bu defa da süreç tam da Irak işgali dönemidir ve PKK ile Kürtçü partinin kadroları gibi yıllardır hazırlanan “Ilımlı İslâm” iktidarı ele geçirerek (daha doğrusu iktidara taşınarak) Fettullahçı güçlerle birlikte devletin en kritik kurumlarına çöreklenmeye başlamıştır.

Bu dönemde, yâni şaibeli iktidar değişikliği ile birlikte AB müktesabatı da yoğun bir şekilde devreye girmiş, AKP’nin teslimiyet anlayışı çerçevesinde Apo, Türkiye’nin göbeğindeki İmralı’da beş yıldız otel lüksünde yaşama avantajına sahip oluvermiştir.

Apo artık, her türlü riskten ve tehlikeden uzak bir şekilde PKK ve siyasal Kürtçüleri yönetmeye hazırdır.

Başına bir iş gelse, podyuma çıktığı dönemde verilen mesajdan dolayı Türkiye Cumhuriyeti suçlanacaktır. Yine taşlar yerli yerine oturtulmuştur. Hain emperyalist tuzak bütün boyutlarıyla yürümeye devam etmektedir.

Sonunda sömürgeciler, Apo’ya en ideal yeri bulmuşlardır. Bu yer, hem PKK’ya yakındır, hem de siyasal Kürtçülere…Ve bu mekân, AB süreci çerçevesinde çok da güvenlidir. Apo, üstüne para verse bu rahatı bulamayacak konumdadır.

Artık ikinci yarıya başlanabilecektir.

Bu yarıdaki hedef, Irak’ın işgali ve Türkiye’nin bölünerek Büyük Kürdistan’ın inşa edilmesine yöneliktir.

Devre arasında tüm hazırlıklar yapılmış, AKP iktidarıyla birlikte ilk yarıdaki taktikler daha gelişmiş ve etkin bir hale getirilerek bir daha hataya meydan vermeyecek bir şekilde yeniden revize edilmiştir.

Ilımlı İslâm ve Fettullahçılar iktidar taşındıktan sonra sıra PKK ile Kürtçüleri ilk yarının başlarında olduğu gibi daha etkin bir hâle getirmeye gelmiştir. Zaten çok kısa sürede o da başarılmış ve takımın kadrosu daha da güçlendirilmiştir. Artık, taşeron güçler olan Ilımlı İslâmcılar, Kürtçüler ve PKK birlikte hedefe doğru yürüyebileceklerdir.

Ne acıdır ki, sömürgecilerin çok uzun zamandır uygulamaya koydukları bu aşağılık oyunu geçen süre zarfında fark edecek ve bu doğrultuda önlemlerini alarak toplumu peşinden sürükleyecek hiçbir lider, devlet adamı, asker ya da parti çıkmamış, herkes büyük bir aymazlık ve çaresizlik içerisinde Türkiye’nin uçuruma doğru gidişini boynu eğik bir şekilde izlemek zorunda kalmıştır.

Bugünlerde de ikinci yarı oynanmaya devam etmektedir. Ancak bu yarıda sömürgecilerle AKP iktidarı ve Kürtçüler Türkiye’nin bölünmesi konusunda yeni taktiklerini şansa bırakmayacak şekilde çok iyi uygulayarak elverişli bir skor elde etmiş durumdadırlar. Şu anda maçı çok önde götürmektedirler.

Sanıyorum maçı geriye döndürmekte pek kolay olmayacaktır. DTP’nin son seçimlerde Güneydoğu’da çıkardığı tulum ve Türkiye’nin birçok bölgesindeki etkinliği bunun en güzel kanıtıdır. Basın toplantılarından ve şikâyet etmekten başka bir iş yapmayan protokol formatlı Genelkurmay da dâhil olmak üzere büyük bir çoğunluk Kürt milliyetçiliğinin kemikleşmesini ve Güneydoğu’nun Kürdistan hâline gelmesini sinema seyircisi gibi seyretmektedirler.

Ödüllü seyircilere iyi seyirler….

(Sayı 233, 20/04/2009)

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40