İnan Kahramanoğlu -Ermeni protokolü Ermeni Manifestosu
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Ermeni Meselesi

Özgür Erdem
Atatürk: Ermeni Soykırımı Yok Türk Soykırımı Var


Özgür Erdem
Ermenistan sınırını açtırmayız!


Onur Yaman
Ermeni Açılımı:
AKP Teslimiyetçiliği


Özgür Erdem
Azeriler burada
Ermeniler nerede?


İnan Kahramanoğlu
Ermeni protokolü
Ermeni Manifestosu


Ali Özsoy
Azerbaycan'ı savunmak Türkiye'yi savunmaktır


Türkkaya Ataöv
1915: Ermeni tehdidi
masal değil, gerçekti!


Türkkaya Ataöv
1915: Ermeni saldırıları
ve tehcir


Hüseyin Adıgüzel
Asıl Ermeniler
Türklerden özür dilemelidir!

İnan Kahramanoğlu
Ermeni protokolü
Ermeni Manifestosu

Ermeni protokolü Ermeni Manifestosudur!

Davutoğlu ve Nalbantyan’ın protokolü imzaladıkları masaya biraz geniş bir açıdan baktığınızda da zaten olayın perde arkasındaki asıl aktörlerini görüyorsunuz; ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, İsviçre Dışişleri Bakanı Calmy-Rey ve eski NATO
Genel Sekreteri ve AB’nin Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Solana. Bütün bu isimlerin ortak özelliği ise sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanıyan ülkelerin temsilcileri olmaları.

“Açılım”ın ucu göründü; Sevr

AKP’nin “açılım” politikası tam gaz sürüyor ve bitecek gibi de görünmüyor.

Türkiye daha Kürt açılımını sindirememişken bu kez de Ermeni açılımı gündemde.

Ermenistan ve Türkiye dışişleri bakanlarınca İsviçre’nin Zürih kentinde imzalanan protokolle birlikte Türk-Ermeni ilişkilerinde yeni bir döneme girilmiş oluyor. Ancak bu yeni dönemin sadece Türk-Ermeni ilişkileriyle sınırlı olmadığını da belirtmek gerek. AKP iktidarı altında Türkiye’nin bölgesel rolünün ve geleceğinin tümüyle yeniden şekillendirildiği bir yeni dönem bu. O nedenle Türkiye açısından tarihsel bir yol ayrımında olduğumuzu söylemek abartılı olmasa gerek.

AKP yandaşı malum koro da aslında aynı şeyi söylüyor, ama arada ciddi bir fark var; bu faşist koroya bakılırsa ortada müthiş bir başarı söz konusu. Öyle ki, Türkiye’nin yeni “bölgesel süper güç olduğu”nu iddia edecek kadar ileri gedenler bile var. Eee, tabii Türkiye AKP iktidarı altında “bölgesel bir süper güç” ve “yıldızı parlayan ülke” olunca da kırk yıllık sorunlar bir çırpıda çözülüveriyor! Bir açılımla Kürt meselesi hallediliyor, başka bir açılımla Ermeni meselesi. Meğer Türkiye kırk yıldır AKP iktidarına hasretmiş de haberimiz yokmuş!

Tabii, Türkiye nasıl ve ne zaman bölgesel bir güç olmuş, hangi jeopolitik ve jeostratejik dönüşümler yaşanmış da Türkiye birden “süper güç” olup bu ağır sorunları el çabukluğuyla çözebilir duruma gelmiş, bunları sakın sormayın. Zira bu soruları soranlar ya Ergenekoncudur ya darbeci! Siz iyisi mi gözlerinizi kapatın ve Tayyip Efendi’nin çağrısına kulak verin; “Büyük Düşün Türkiye!”

Oysa bütün bu saçmalıklar bir kenara, görünen köy kılavuz istemiyor ve ortaya çıkan manzara AKP yandaşı medyanın “yıldızı parlayan yeni Türkiye”sinden ziyade, ezik, güçsüz ve aciz bir Türkiye’ye işaret ediyor.

Birbiri ardına gelen bu açılımların aslında Türkiye’nin yeniden Sevr masasına oturtulması olduğunu da artık görmek gerekiyor. Zürih’te ortaya çıkan protokol masası da geçmişte Sevr’de kurulan masadan başka bir şey değil aslında. “Zafer” çığlıkları ve “diplomatik başarı” denilerek kopartılan gürültünün tek amacı da bu gerçeğin hasır altı edilmesi.

Obama’nın Türkiye ziyareti ile başlayan ve Zürih’te kurulan protokol masasındaki tabloyla tamamlanan bu manzara aslında Türkiye’nin emperyalist güçlerce, tıpkı Sevr’de olduğu gibi yeniden paylaşıma açıldığının en somut göstergesi.

Davutoğlu ve Nalbantyan’ın protokolü imzaladıkları masaya biraz geniş bir açıdan baktığınızda da zaten olayın perde arkasındaki asıl aktörlerini görüyorsunuz; ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, İsviçre Dışişleri Bakanı Calmy-Rey ve eski NATO Genel Sekreteri ve AB’nin Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Solana. Bütün bu isimlerin ortak özelliği ise sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanıyan ülkelerin temsilcileri olmaları.

Hâl böyleyken AKP ve yandaş basın hiç utanmadan Ermenistan tarafının ve Ermenistan’ın uluslararası alandaki bütün emperyalist destekçilerinin güle oynaya poz verdikleri bu masadan Türkiye’nin ulusal çıkarları lehine bir karar çıktığına inanmamızı istiyorlar. Güler misin ağlar mısın?

Davutoğlu ve Nalbantyan’ın protokolü imzaladıkları masaya biraz geniş bir açıdan baktığınızda da zaten olayın perde arkasındaki asıl aktörlerini görüyorsunuz; ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, İsviçre Dışişleri Bakanı Calmy-Rey ve eski NATO Genel Sekreteri ve AB’nin Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Solana. Bütün bu isimlerin ortak özelliği ise sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanıyan ülkelerin temsilcileri olmaları.

Ermeni açılımı Obama’nın emri

Türkiye’nin yeniden Sevr’e zorlanması sürecinde AKP’nin iktidara gelişi çok önemli bir aşamaydı. Obama’nın Türkiye ziyareti ise bu süreçteki bir başka önemli aşamaya işaret etmektedir. AKP’nin imzaladığı ermeni protokolünün ilk işaretleri de aslında Obama’nın ziyaretinde ortaya çıkmıştı.

Obama, Türkiye’ye yaptığı iki günlük gezide yalnızca AKP’lilerle görüşmemiş, muhalefet liderlerini de sıraya dizmişti. Bu ABD’nin iktidarı ve muhalefetiyle Türkiye’yi yeni bir kıskaca almak istediğinin göstergesiydi.

Obama’nın Meclis’te yaptığı ve gerek AKP gerekse MHP ve CHP’li milletvekillerince ayakta alkışlanan konuşması ise şimdi aradan geçen altı aydan sonra daha bir anlam kazanıyor. Obama son derece küstahça bir biçimde bir nezaket konuşması yapmak yerine Türkiye’ye yönelik ABD direktiflerini sıralayan bir konuşma yapmıştı Meclis’te.

Obama’nın konuşmasındaysa iki konu özellikle öne çıkıyordu; Kürt ve Ermeni meselesi. Obama Türkiye’den bu iki konuda acil çözüm beklediğini de açıkça belirtmişti.

AKP’nin Dışişleri Bakanı Davutoğlu da açıkça; “Obama ile Türkiye’nin dış politika tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir” diyerek bu gerçeğe işaret ediyordu.

Şimdi görülüyor ki, AKP iktidarı “açılım” adı altında aslında Obama’nın direktiflerini yerine getiriyor, hem de büyük bir hızla. Kürt açılımıyla atılan ve tartışma yaratan adımlardan hemen sonra Ermenilerle masaya oturulmasını başka nasıl yorumlayabiliriz ki?

Zürih’te imzalanan protokol öncesinde ortaya çıkan pürüzlerin giderilmesinde başrolü oynayan kişi de ABD Dışişleri Bakanı Clinton olunca, Ermeni protokolünün arkasındaki gerçek aktörün ABD olduğu zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bir takım aklıevveller bu manzaradan bir başarı öyküsü çıkarıp bu oyunda küçük bir piyondan başka bir rol oynaması mümkün olmayan Davutoğlu’nu “başbakan adayı” olarak ilan edecek kadar ileri gitseler de gerçek bu; ABD Ermeni protokolünün emrini veren güç olmanın dışında bütün süreci de kontrol eden tek güç. AKP ise sadece ve sadece bir piyon.

Protokolün tek kaybedeni Türkiye

Ermeni protokolünün arkasındaki güç ABD olunca, buradan Türkiye’nin kazançlı çıkacağını söylemek de saflıktan başka bir şey olmuyor tabii.

Açıkça söylemek gerek; Türkiye imzalanan protokolün tek kaybedenidir ve süreç bu doğrultuda ilerler ve protokol Meclis’te de onaylanırsa Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü yok edecek bir yeni süreç de başlamış olacak. Durum bu kadar da vahim.

Aslında Türkiye’nin Ermenistan gibi ateş olsa cürmü kadar yer yakacak bir devletçikle masaya oturmak için bu kadar uğraşması bile başlı başına bir acizlik örneği. Böylesine bir acizlik içinde zaten isteseniz de herhangi bir şey kazanamazsınız. Ama zaten AKP’nin de böyle bir düşüncesi yok. AKP’nin dış politikadaki işbirlikçi tavizkâr çizgisi Ermeni meselesinde de değişmiyor: Ver-kurtul!

Ermenistan 3 milyonluk nüfusu ve Türkiye ile karşılaştırılması bile mümkün olmayan ekonomik ve askeri gücüyle Türkiye için bir tehdit olmaktan çok uzak bir ülke.

Buna rağmen öyle bir hava estiriliyor ki, gören de Türkiye’nin mutlaka Ermenistan’la masaya oturup anlaşması gereken bir durum varmış zanneder.

Oysa Türkiye 1993’te Ermenistan’ın Azerbaycan toprağı olan Dağlık Karabağ’ı işgal etmesinden beridir Ermenistan’a yönelik tek taraflı bir ambargo uyguluyor. Türk-Ermeni sınırının kapalı olması dışında yakın zamana kadar Türk hava sahasının da kapalı olması nedeniyle adeta tecrit halde bulunan Ermenistan’ın Batıyla her türlü ilişkisi de kesintiye uğramaktaydı.

Türkiye, üyesi bulunduğu pek çok uluslararası kuruluşta da Ermenistan’ı veto etmekteydi ve bu da Ermenistan’ı uluslararası alanda oldukça zora sokuyordu. Türkiye ile olan bu diplomatik sorunları dolayısıyla Ermenistan, Orta Asya petrollerini Batıya ulaştıran Bakü-Ceyhan gibi pek çok stratejik projeden de mahrum kalmıştı.

Dolayısıyla Türkiye ile antlaşma imzalamak için asıl koşturması ve çaba sarfetmesi gereken bir taraf varsa bu kesinlikle Ermenistan’dır.

Ama Zürih’te protokol öncesi ortaya çıkan küçük bir pürüz de bile Batının şımarık çocuğu Ermenistan’ın Dışişleri Bakanı Nalbantyan hemen olay mahallini terk ederken bizim “strateji ustası” Davutoğlu masada üç saat oturup Ermeni bakanının ikna edilmesini bekliyor. AKP’liler buna “diplomatik başarı” diyebilirler ama bu acziyetten başka bir şey değildir.

“Ortak tarih komisyonu” Lahey yolunu açıyor!

Türkiye protokolün Meclis’te imzalanmasının ardından iki ay içinde sınırı tek taraflı açmayı da kabul etmiş durumda. Bu da ambargonun bitirilmesi ve Ermenistan’a yönelik her türlü yaptırımının tek taraflı olarak ortadan kaldırılması anlamına geliyor.

Peki ama Türkiye Ermenistan’ı bu denli rahatlatacak bu adımların karşılığında ne almış? Koca bir hiç. O halde “Ne değişti de, Türkiye 17 yıldır ambargo uyguladığı Ermenistan’la anlaşmak için bu kadar çırpınıyor?” diye ister istemez soruyoruz.

Ermenistan protokolün imzalanması sürecinde işgal altında tuttuğu Dağlık Karabağ meselesinin masaya getirilmesine bile karşı çıktı. Bırakın protokole girmesini bu konunun protokol sonrasında yapılacak basın açıklamasında gündeme getirilmesini bile bir krize dönüştürdü Ermeniler.

Ermenistan, Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıştıran sözde soykırım iddiaları konusunda da herhangi bir geri adım atmış değil. Sözde soykırım iddialarıyla birlikte gündeme getirilen toprak ve tazminat talepleri de olduğu gibi saklı tutuluyor.

Soykırım meselesiyle ilgili olarak alınan “ortak tarih komisyonu” kurulması kararı da aslında Ermeni tarafı açısından büyük bir zafer, zira bu karar uzun vadede Türkiye’nin sözde soykırımı kabul etmesinin yolunu açıyor. Bugün ABD, AB, Rusya gibi emperyalist güçlerin ve neredeyse bütün Batılı devletlerin sözde soykırım konusunda Ermeni tezlerini destekledikleri ve meclislerinde soykırım tasarılarını kabul ettikleri düşünülünce bu ortak komisyondan nasıl bir sonuç çıkacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Üstelik Türkiye bu konunun “ortak tarih komisyonu” adı altında bile olsa uluslararası alana taşınmasını kabul ederek soykırım iddialarının uluslararası yargıya taşınmasının da önünü açıyor. Bu, sözde soykırım iddialarının yakın bir gelecekte Lahey’de görüşülmesi demektir ki, böyle bir yargılamadan Türkiye’nin soykırımcı bir ülke olarak çıkması ve hemen akabinde de tazminat ve toprak talepleriyle karşı karşıya kalması işten bile değil.

Aslına bakarsanız AKP iktidarı da bu sürecin neyle sonuçlanacağının farkında ve Ermeni protokolüyle de Batılı devletlere sözde soykırım dayatmalarının ilerleyen süreçte kabul edileceğinin teminatını veriyor. Ermenilerle yapılan protokolün arkasındaki esas ihanet budur.

“Stratejik derinlik” değil, stratejik aptallık!

Türkiye hiçbir kazancı olmadığı ama çok şey kaybedeceği bir protokole imza atmanın dışında kardeş ülke Azerbaycan’ı da dışlayarak da çok önemli bir stratejik yanlış yapmış oluyor. Bölgesel anlamda güvenilir bir Türk devletiyle olan yakın ilişkilerin korunmasındaki stratejik önem dışında ekonomik anlamda da Ermenistan’ın en az on katı bir ticaret hacmine sahip bir Azerbaycan’ı da bir kenara itmiş oluyor Türkiye.

Ama ilginçtir; bütün bu stratejik aptallıkların adına hiç utanmadan “stratejik derinlik” diyorlar!

Ancak bu stratejik aptallık Türkiye’nin bölgesel rolünü tümüyle sıfırlamakta ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki yeni Amerikancı düzen içinde ABD jandarması bir güç olmasının ve olası bir İran operasyonunda da ABD’ye yataklık etmesinin önünü açmaktadır.

Türkiye “ Ermeni açılımı” adı altında verdiği tavizlerle Azerbaycan’ı dışlayarak Türk dünyasıyla birleşme şansını yitirmekte, Azerbaycan’ı Rusya’nın etki alanına terk ederken kendisini de yalnızlaştırıp ABD’nin kucağına bırakmaktadır.

Kafkasya’daki hâkimiyet mücadelesi ve İran’ı denetim altında tutmak için bütün bölge ülkelerini hizaya çekmeye çalışan ABD ise, özellikle İslam ülkelerine ve Türk dünyasına olan yakınlığı nedeniyle, Türkiye’yi bir Truva atı olarak kullanmak niyetinde. AKP’nin “stratejik derinliğe haiz” açılım politikası da her geçen gün Türkiye’yi ABD için bulunmaz bir bölgesel işbirlikçi ve piyon güç haline getiriyor!

Kıbrıs’tan Ermeni protokolüne; Milli direncin yıkımı

AKP zaten Ortadoğu’daki ABD çıkarlarının tesisi ve özellikle Irak işgali ve kukla Kürt devleti projesinin hayata geçirilmesi için iktidara taşınmıştı. Şu an yaşadığımız açılım ve protokoller dönemi de bu projenin aşamalarından birisi aslında. O nedenle karşımızda bir Ermeni oyunundan çok bir Amerikan oyunu duruyor.

Türkiye’nin ulusal güvenliğini ortadan kaldıran bu açılım ve protokol oyunlarının Türk milletine ve Türk ordusuna kabul ettirilebilmesi için de AKP iktidarının ilk günlerinden beridir Türkiye’nin milli direnci kırılmaya çalışılıyor.

Milli direncin kırılması operasyonunda ilk önemli adım Kıbrıs’ta Denktaş’ın yalnızlaştırılması ve tasfiyesiydi. Kıbrıs bir sınama alanıydı ve AKP “çözüm” adı altında Kıbrıs’ı ABD ve AB emperyalizminin hâkimiyetine terk etti. Dikkat edin; Annan Planı oylamasından beridir Türkiye’nin bir Kıbrıs gündemi yok. “Kıbrıs açılımı”nın sonucu, Türkiye’nin, en önemli milli davalarından birisinde safdışı kalması oldu. Şimdi sırada Kürt ve Ermeni açılımları var ve bunlarda da amacın ve sonucun ne olacağı rahatlıkla tahmin edilebilir.

Ancak esas planın Türkiye’nin Sevr masasına oturtulması olduğu düşünülürse Kıbrıs’ta milli direncin sınanması ile başlayan sürecin artık milli direncin tümüyle kırılması aşamasına getirilmesi de bir zorunluluk. AKP-ABD ittifakı şimdi bunun için bastırıyor. Ergenekon operasyonu, bu planın önündeki en büyük direniş gücü olarak görülen Türk Ordusu’nun teslim alınması için yapılan ilk önemli hamleydi. Bu hamlenin istenilen sonucu vermesiyle birlikte de AKP-ABD operasyonuna hız verildi. Kürt açılımı ve hemen arkasından gelen Ermeni protokolü konusunda Ordu’nun tek bir karşıt ses bile çıkaramayacak hale getirilmiş olması da bu Amerikan operasyonun başarısını gösteriyor.

Bundan sonraki süreç ise milli direncin bütün unsurlarının susturulması ve yok edilmesidir. Türkiye ancak bu şekilde sorunsuz olarak Sevr masasına yatırılabilecektir.

AKP iktidarı altında Türkiye’yi hızla bölünmeye ve parçalanmaya doğru götüren bu süreç aynı zamanda AKP-ABD ittifakına karşı bir milli direnişin de olanaklarını yaratmaktadır. Milli direncin yıkıldığı nokta aynı zamanda milli bir direnişin de habercisidir.

Türkiye’nin bir milli direnişe doğru gidişi AKP için de sonun başlangıcı olacaktır.

(Sayı 257, 19/10/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40