Özgür Erdem - Türkiye'nin Mali Tutsaklığı
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Ekonomik Kriz Teğet mi Geçti?

İnan Kahramanoğlu
AKP ekonomiyi çökertti!


Ali Özsoy
Ekonomik kriz: Teğet geçmekten soğan edebiyatına


İnan Kahramanoğlu
Ekonomik kriz bitmiyor derinleşiyor


Özgür Erdem
Türkiye'nin Mali Tutsaklığı

Özgür Erdem
Türkiye'nin Mali Tutsaklığı

“Mali tutsaklık”

Kürt açılımıyla yatıp Ermeni açılımıyla kalkan Türkiye, bir anda Tayyip’in açtığı “Türkiye’nin değerleri” tartışmasıyla karşı karşıya kaldı. 1910’larda Osmanlı ekonomisinin dışa bağımlı yapısını inceleyen Parvus Efendi bu vesileyle gündeme gelmiş oldu. Hazır IMF’nin yıllık toplantısı da Türkiye’de gerçekleşmişken ve bütün Türkiye IMF ile ilişkileri de sorgularken, biz de bir hatırlatma yapalım dedik

Parvus Efendi “Türkiye’nin Mali Tutsaklığı” isimli kitapta derlenen yazılarında 1838 İngiltere-Osmanlı Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Osmanlı ekonomisinin adım adım emperyalizme nasıl bağımlı hale geldiğinin örneklerini sunar.

“Mali tutsaklık” derken Parvus Efendi “Düyunu Umumiye” ekonomisinden bahsetmektedir. Osmanlı’nın vergi gelirleri, dış borçlarını karşılayacak seviyenin de altına düşünce, alacaklı Batılı ülkeler Düyunu Umumiye isminde bir “vergi tahsilatı” kurumu kurmuştur. Osmanlı’nın borçlarına karşılık bütün vergileri bu kurum toplamaya başlamıştır. Bu tam anlamıyla bir tutsaklıktır. Osmanlı kendi vergisini bile toplayamaz duruma geldiği için de bir “mali tutsaklık”tır. Ancak şunu ifade etmemiz gerekir ki, “mali tutsaklık” Türkiye gibi ülkelerin yoksulluğunun bir nedeni değil, bağımlı ekonomik yapısının bir sonucudur. Doğan Avcıoğlu’nun bir örneğini aktaralım.

Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni” isimli muhteşem çalışmasında, Türkiye ekonomisinin yabancı boyunduruğuna adım adım nasıl girdiğini analiz eder. 1838’de İngilizlerle yapılan Serbest Ticaret Anlaşması’nı bir milat olarak görür. Anlaşma imzalandığı dönemde, Osmanlı’nın kendi kendine yeten bir ekonomisi vardır. Fakat İngiltere’yle yapılan serbest ticaret anlaşması Osmanlı ekonomisini İngiliz ürünlerine açmış ve o dönem özellikle dokuma alanında dünyada bir numara olan İngiliz sanayisiyle rekabet edilememiştir. Sonuç olarak Osmanlı’nın en gelişmiş sektörlerinden biri olan dokumacılık 1838 sonrası neredeyse ortadan kaybolmuştur. Örneğin Bursa’da 25 bin okka (30 bin kg.) işleyen 1000 tezgahtaki üretim, 10 yılda 4 bin okkaya ve 75 tezgaha inmiştir. 30 yıl sonra ise İstanbul’daki kumaş tezgahlarının sayısı 2.750’den 25’e düşmüştür.

Savaş çıksa konuşacak telefonumuz olmayacak!

1838’den sonra ortaya çıkan bağımlı yapı, bugün de artarak devam etmektedir. Bugün Türkiye’de yerli sanayi yok denecek kadar azalmıştır. Bütün ekonomik değerler Özal döneminden itibaren özelleştirilmiş ve yabancılara peşkeş çekilmiştir.

Türk ekonomisinin geldiği duruma şöyle bir bakalım: İletişim sektörüyle başlayalım... Tamamen yabancıların elinde. Cep telefonu operatörlerinin üçü de yabancı sermayenin. Turkcell örneğin, ismi Türk’tür ama en büyük ortağı %37 ile İsveç-Fin şirketi Tellia-Sonera’dır. Vodafone zaten aynı isimli uluslararası İngiliz şirketinindir. Avea ise malum Tayyip döneminde İtalyanlara satıldı. Ya normal telefonlar? Türk Telekom da Türk ismini taşır ama İsrail ortaklı Oger Telekom’a aittir.

İletişimden örnek vererek başladık, çünkü hepimiz gün boyu cep telefonuyla konuşuyoruz. İşte konuştuğumuz her saniyenin bedelini yurtdışına vermiş oluyoruz. Üstelik çok daha vahimi, bugün Türkiye bir savaşa girse, bütün iletişim imkanlarımızdan mahrum kalacağız. İnternetimiz Oger Telekom’da, o bile kapanacak. Cep telefonlarımız “aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor” yanıtını verecek. Resmen sessizliğe gömüleceğiz... Bir e-posta bile atamayacağız...

Peki neyin bedeli bu?

Dışa bağımlı ekonominin.

Yabancı sermaye istilası

Yalnızca iletişim mi? Para çekmeye gittiğiniz bankaya bakın, ya yabancı ortaklıdır ya da HSBC, Citibank gibi tamamen yabancıdır. Arabanızı sigortalatmaya kalksanız, paranız yine yabancı bir şirkete gidecek, çünkü bütün sigorta şirketleri, isimlerinin Türkçe olmasına bakmayın, yabancı sermayenin... Bindiğiniz arabaya bakın; ya Alman malıdır ya Japon ya Fransız ya da Amerikan...

Yazı yazmaya kalksanız kaleminizin “Faber Castell” olduğunu göreceksiniz. Kalem kullanmıyor, bilgisayarla yazıyorsanız, o da muhtemelen Amerikan malıdır. Hatta çıkış alırken kullandığınız kağıt bile kesin Kanada’da üretilmiştir!

Acıktınız bir makarna yapayım dediniz, İtalyan malı... Çatallar İsviçre’den! Ekmek deseniz, fırından değil de marketten alıyorsanız, market Carrefour, Fransız, Uno ekmek alıyorsanız o da Hollanda ortaklı...

Çok mu karamsar bir tablo çizdik? Efkar dağıtmak için rakı içmeye kalksanız, o da Amerikan! Bira, viski deseniz onlar zaten hep yabancıydı...

Bu şekilde yabancı sermaye tarafından istila edilmiş bir ekonomi nasıl ayakta durabilir sizce? Duramaz. Duramıyor da zaten. O yüzden IMF’den borç alıyoruz. Ve IMF bize borç verirken ekonomimizin yapısına da müdahale etme hakkını kendinde görüyor. Eeee, atalarımız ne demiş? Parayı veren düdüğü çalar!

Ancak IMF’nin amacı Türk ekonomisini yöneterek komplekslerini tatmin etmek değil tabii ki. Ekonomimizi daha da dışa bağımlı hale getirecek düzenlemeleri dayatıyor: Daha fazla özelleştirme, kamu yatırımlarına daha fazla tırpan, yabancı sermayeye daha fazla özgürlük, gümrük vergilerinin daha da düşürülmesi... IMF reçetelerinin tümünün ortak maddeleri bunlardır.

Ve böylece borçlar bir sarmala dönüşüyor. Borç ödemek için borç alıyoruz. Borç aldıkça, IMF’nin emirleri doğrultusunda ekonomimizi yabancı sermayenin istilasına daha çok açıyoruz. Ve böylece borçlarımız daha da çok artıyor...

Peki neden bir sarmala dönüşüyor bu?

Buyrun bir de onu analiz edelim.

Borç sarmalı

Emperyalist-kapitalist sistem uluslararası bir düzendir. Batı ülkelerinin sermayesi dünya çapında üretim yapar ve ürettiklerini dünya çapında satar. Bu sistemde bizim gibi ülkelere düşen, bu üretim sürecinde bize dayatılan rolü kabullenmektir.

Bu rolde, bir ülkeyi ayakta tutacak herhangi bir sanayi yatırımı olmaz. Sonuçta bütün sanayi malları ve o malları üreten makinalar zaten emperyalist metropollerde üretilmektedir. Bizim gibi ülkelere düşen, o malların üretimi için gerekli olan hammaddeleri çıkarmak ve üretilen malları tüketmektir. Sistem tükettiğini kendi üreten bir Üçüncü Dünya ekonomisine izin vermez.

Petrolü siz çıkarırsınız, demir madenleri sizin ülkenizdedir ama bu hammaddelerle mal üretemezsiniz. Bunun ekonomik gerekçesi de “rekabet”tir. Çünkü ne yaparsanız yapın, Batıda üretilen maldan daha ucuza mal edemezsiniz. Çünkü Batılılar teknolojik üstünlükleri ve dünya çapında en ucuz hammadeye ulaşabilmeleri ve yaygın pazar kabiliyetleri nedeniyle her şeyi sizden daha ucuza üretip çok daha ucuza satabilirler. Ve yine büyük mali imkanları sayesinde ürettiklerini sizden daha iyi pazarlayabilirler.

İşte dışa bağımlı ekonomi bu şekilde ortaya çıkar. Örneğin ABD’deki bilgisayar firmaları sizin vatandaşınız yüzlerce insan çalıştırır. Ama ülkenizde bilgisayar üretecek teknoloji olmaz. O teknolojiyi ne yapıp edip kendi ülkenizde kursanız bile ABD’li firmalarla rekabet edip onlardan daha ucuza bilgisayar üretemezsiniz.

Turgut Özal, Kemal Derviş, Tayyip Erdoğan gibilerinin ağızlarına sakız ettiği “dünya ekonomisiyle bütünleştik” efsanesi işte böyle gerçekleşir. Bu şekilde dünya ekonomisiyle bütünleşmiş oluruz. Ama o ekonomiyle hiçbir şekilde rekabet edemediğimiz için yabancı sermaye bizim ulusal ekonomimizi istila eder. Böylece ekmeğimizi bile onlardan almak zorunda kalırız. Tabii bunun tek nedeni yabancı malların daha ucuz olması değildir. Yabancı mallarla rekabet edebilecek yerli mal bile kalmamaktadır piyasada. Yerli firmalar ya yabancı sermaye tarafından satın alınır ya da yabancı sermayenin geniş pazarlama imkanlarıyla rekabet edemeyip kapanmak zorunda kalır.

Bu ilk bakışta tüketici için daha avantajlı gibi gözükür. Sonuçta, yerli mallar yabancı mallardan daha pahalıdır. Ancak durum böyle değildir. Çünkü ekonomi bir bütündür. Tüketicinin de o malı alabilmek için bir üretim ürecine katılması lazımdır. Yani para kazanması gerekir. Halbuki yabancı sermaye istilası ülke ekonomisine öyle büyük zarar verir ki, genel olarak yoksulluk hakimdir. Yani ülke ucuz yabancı malla dolar, ama çoğu insanın o ucuzluktan faydalanma şansı yoktur. Çünkü insanların çalışıp para kazanabileceği yerli firma kalmamıştır. Yabancı firmalar da genellikle üretimi dışarıda yaparlar. Türkiye’de üretim yapanları da çok ucuza adam çalıştırır. Malum, ucuza mal satmak için maliyetleri düşürmeleri gerekmektedir. İşgücü maliyeti en kolay düşürülebilecek kalemdir!

Üstelik, yabancı sermaye tarafından işgal edilen ekonomide üretim o ülkenin ihtiyaçları için yapılmaz. Tek boyutlu bir ekonomi vardır. Emperyalist üretim zinciri, o ülkeden ihtiyaçlarının yalnızca bir kısmını karşılar. Bu da o ülkenin bağımsız bir ekonmi kurmasının önüne geçmenin en kestirme yoludur. Örneğin emperyalizme bağımlı olduğu dönemde Bolivya yalnızca demir çıkarırdı. Brezilya kahve ve soya fasülyesi üretirdi. Venezüella ise petrol... Ama bu ülkeler bu ürettiklerinin hiçbirini kendileri işleyemezdi. Üretim de madencilik de zaten emperyalist şirketler tarafından yapılır ve o hammaddeyi üretim yaptıkları başka ülkelere ya da o ülke içindeki kendi fabrikalarında değerlendirirlerdi. Ürettikleri malı da yine kendileri satardı.

Sonuçta tablo şöyledir: Ezilen ülke çok zengin maden yataklarına sahip olabilir. Ama o madeni üretim sürecinden geçirip ürüne dönüştüremez. Bunu ancak emperyalist ülkelerin şirketleri yapabilir. Örneğin petrol çıkaran Suudi Arabistan’da belki benzin ucuzdur. Ama petrolün yan ürünlerinden elde edilen otomobil lastiği, asfalt gibi ürünler ve benzin kullanılan otomobil gibi ürünler bu ülkeye yine dışarıdan gelir.

Sonuç olarak bir ülke madenler veya petrol açısından zengin kaynaklara sahip olsa bile o kaynaklarla üretilen her şeyi yine Batı şirketlerinden almak zorundadır. Böylece ülke ekonomisi yine zarara uğramaktadır.

Borç sarmalından çıkış yok mu?

Peki çıkış yolu nedir?

Öncelikle emperyalist-kapitalist üretim sürecinden kopmak gerekir.

Bugün Türkiye’nin dış borçlarının muazzam büyüklüğünü ve ekonomimizin kırılgan ve dışa bağımlı yapısını öne süren pek çok işbirlikçi iktisatçı, Türkiye’nin kendi kendine yetemeyeceğini, dünya ekonomsiyle bütünleşmesinin tek çare olduğunu öne sürmektedir.

Halbuki Türkiye ne IMF’den alacağı borca ne de Hollanda’dan alacağı ekmeğe muhtaçtır. Nüfusumuz, doğal zenginliklerimiz, eğitim düzeyimiz kendi kendine yeten bir ekonomi için fazlasıyla yeterlidir.

Bu bir hayal değil. Gizlenen bir gerçek. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk bunu 1923-38 yılları arasında gerçekleştirmişti. Üstelik Atatürk’ün devraldığı Türkiye, 10 yıllık savaşlar döneminden geçmiş, erkek nüfusu önemli ölçüde azalmış, Osmanlı’dan herhangi bir ekonomik altyapı devralmamış, sermayesi sıfıra yakın yoksul bir ülkeydi. “Enkaz devraldık” demedi Atatürk ve tamamen bağımsız ve planlı bir ekonomi kuruldu.

1938’e gelindiğinde 15 yılda ortalama %8 büyüme sağlanmıştı. Üstelik ABD ve Avrupa dahil bütün dünyanın ekonomik kriz geçirdiği 1929 yılı da dahildi bu döneme. Ve bu dönemde tek kuruş dış borç alınmadı. Aksine, Osmanlı döneminden kalma borçlar ödendi.

Peki bu başarının sırrı nedir? Sırrı Lozan Anlaşması’ndadır. Lozan’da yalnızca emperyalistlere sınırlarımızı kabul ettirmedik, ekonomik bağımsızlığımızı da kazandık. Kapitülasyonlar kaldırıldı. Yani hiçbir ülkenin hiçbir tüccarına ya da şirketine ayrıcalık tanımadık. Hepsine gümrük vergisi uyguladık. Çünkü Atatürk, 1838’den sonra yabancı sermayeye tanınan ayrıcalıkların, uygulanmayan gümrük vergilerinin ekonomiyi nasıl yok ettiğini gayet iyi biliyordu.

Bakın Atatürk bu konuda ne diyordu:

“Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadımızı, bir de iktisadî kapitülasyon zincirine bağladı. Teşkilat ve ferdî kıymet nokta-i nazarından, iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman, istedikleri eşyayı, istedikleri şerait tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün şuebat-ı iktisadiyemize, bu sayede hâkim-i mutlak olmuşlardı. Bize karşı yapılan rekabet, hakikaten çok gayr-i meşrû, hakikaten çok kahredici idi. Rakiplerimiz, bu suretle inkişafa müsait sanayimizi de mahvettiler. Ziraatimizi de rahnedar ettiler. İktisadi ve malî inkişaf ve tekâmülümüzün önüne geçtiler.”

Dolayısıyla yapılması gereken aslında çok basittir. Gümrük vergileri yine yükseltilmeli, ekonomimiz yabancı sermaye istilasından kurtarılmalıdır. Böylece yabancı mallarla rekabet edemediği için çöken yerli ekonomi yine toparlanabilir.

“Yabancı sermaye”den değil “sermaye”den kurtulmak lazım!

Ancak tek başına gümrük duvarı yeterli değildir. Ekonomimiz yalnızca “yabancı sermaye”den değil, “sermaye”den kurtarılmalıdır.

Yerli sermaye, yabancı sermayeyle rekabet için başvurulacak bir güç değildir. Atatürk döneminde de yaşanan o ekonomik büyüme, yerli sermaye sayesinde değil, yerli sermaye olmadan devlet yatırımlarıyla gerçekleşmiştir. Çünkü sermayedarın tek hedefi, doğal olarak, sermayesini geliştirmektir. Bugün Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarına bir bakalım. Sabancı’sı, Koç’u, Doğuş Grubu, Aydın Doğan’ı... Hepsi şirketlerine yabancı ortak bulmaka meşgul. Çoğu bunu çoktan yaptı da.

Örneğin, Sabancı yerli sermaye sanılır ama bugün sonu SA ile biten çoğu şirketinin yabancı ortakları vardır. Hatta bir kısmı süreç içinde tamamen yabancılara devrediliyor. Carrefour bu açıdan iyi bir örnek. Fransızlarla ortak CarrefourSA açan Sabancı, artık bütün hisselerini yabancılara devretmiş durumdadır.

Gerçekten yerli ve bağımsız bir ekonomi kurmak isteniyorsa, bu ancak ve ancak devletçi ekonomiyle mümkündür. Atatürk döneminde de yapılan buydu. O dönemki yatırımların büyük çoğunluğu bizzat devlet eliyle gerçekleşmiştir. Ve Türk ekonomisi 1938’e gelindiğinde dünyanın önde geelen ekonomilerinden biri olmuştur. O kadar ki, Atatürk öldüğünde, Türkiye’de lokomotif ve uçak fabrikası bile vardı. Bugün Türkiye yerli otomobil üretemiyor, yurtdışından gelen parçaların montajı yapılabiliyor o kadar. Ama Atatürk döneminde uçak bile üretebiliyorduk...

Mali tutsaklık siyasi tuksaklığı getirir

Tabii mali tutsaklığın çok önemli bir bilançosu var: Ekonominiz çöküyor, insanınız yoksullaşıyor. Ve IMF gibi borç verme kuruluşlarına mahkum oluyorsunuz. Bu kuruluşlar ekonomik yapınızın sisteme bağımlılığının devamını sağlamaktan öte bir şey yapmıyor. Çünkü verdikleri krediyi yatırımlarda kullanmanıza izin vermiyorlar. Özelleştirmeyi kredi alabilmeniz için ön koşul olarak sunuyorlar. Kamunun ekonomideki payını sürekli azaltmanızı istiyorlar.

Dolayısıyla Türkiye’de işsizlik de artıyor. Neden mi? Vatandaşa iş veren devlet kuruluşlarına IMF izin vermiyor, bu bir. IMF özelleştirme emrediyor, özelleştirilen kuruluşlar da işe işten çıkarmalarla başlıyor, bu da iki. Üçüncüsü, ülke ekonomisi yabancı malların istilasına uğrayınca küçük ve orta ölçekli işletmeler rekabet edemeyip bir bir kapanıyor.

Ve bilançonun en acı kısmı: Ekonomik açıdan dışa bağımlı olunca, siyaseten gelen baskılara da göğüs geremiyorsunuz. Bunu Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında yaşadık. Harekâta karşı çıkan ABD çok büyük bir ambargo uyguladı. Ambargonun faturasını yıllarca ödemek zorunda kaldık. Tabii sadece emperyalizme kafa tuttuğumuz meselelerde değil, bütün meselelerde, ekonomik açıdan dışa bağımlı yapımız Türk’ün üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Ne zaman bağımsızlık deseniz, “Bu ekonomiyle mi” deniyor ve ABD’ye, Avrupa’ya ekonomik açıdan ne kadar bağımlı ve muhtaç olduğumuz anlatılıyor. Emperyalizme bağımlı bir ülke emperyalizme bağımlı ekonomisi yüzünden bunu kaderi gibi sineye çekmek zorunda bırakılıyor.

Halbuki bu Türk’ün kaderi değil. Hiçbir ezilenin kaderi de değil. Son 50-60 yıllık dünya tarihine bir bakın. IMF’den borç alarak, emperyalizme bağımlı bir ekonomi kurarak kalkınmış tek bir ülke göremezsiniz. Bağımsız ekonomi istediğimizde “bu imkansız” diye fetva veren o çok bilmiş ekonomi profesörleri, bize tek bir tane bile kalkınmış bağımlı ülke örneği gösteremez.

Ama biz onlara Chavez’i örnek verebiliriz mesela. IMF’ye rest çektikten sonra ekonomisin düzlüğe çıkaran Arjantin’i de... Morales iktidarının ardından toparlanan Bolivya’yı da... Nâsır ve Nehru dönemlerinde kurdukları bağımsız ekonomik yapıyla büyük kalkınma gerçekleştiren Sosyalist Mısır’ı ve sosyalist Hindistan’ı da... Ve tabii ki bütün dünya ekonomilerinin çöktüğü bir dönemde %8 ortalama büyüme sağlayan Atatürk Türkiyesi’ni de...

Binlerce yıllık tarihimiz boyunca defalarca büyük uygarlıklar kurduk. Döneminin en “zengin” ve “müreffeh” ülkelerini yarattık. Üstelik Batı gibi sömürgecilik yapmadan, namusumuzla, emeğimizle... Ve çok büyük yoksulluklara karşın Atatürk döneminde “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan”...

Bunu yine yapmak bir hayal değil. Yeter ki “mali tutsaklık”tan kurtulacak cesaretimiz olsun...

(Sayı 256, 12/10/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40