Ali Özsoy - Ekonomik kriz: Teğet geçmekten soğan edebiyatına
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Ekonomik Kriz Teğet mi Geçti?

İnan Kahramanoğlu
AKP ekonomiyi çökertti!


Ali Özsoy
Ekonomik kriz: Teğet geçmekten soğan edebiyatına


İnan Kahramanoğlu
Ekonomik kriz bitmiyor derinleşiyor


Özgür Erdem
Türkiye'nin Mali Tutsaklığı

Ali Özsoy
Ekonomik kriz:
Teğet geçmekten soğan edebiyatına

Daha birkaç ay önce “kriz bizim için fırsat olacaktır.” diyen Recep Tayyip, bugün işi kader kısmete vurmaktadır.

Aslında bu çaresizliğin itirafıdır. Daha birkaç ay önce “kriz bizim için fırsat olacaktır.” diyen Recep Tayyip, bugün işi kader kısmete vurmaktadır.

“Kriz merkez kaynaklı
bizim suçumuz yok”

Türkiye’nin içine girdiği son ekonomik kriz Üçüncü Dünya’da kapitalist sistemin egemenlerinin aslında ne kadar etkisiz olduğunu ve kapitalizmin Türkiye gibi ülkelerde halka hiçbir şey sunamayacağını gösterdi. Öyle ki, her şeye muktedir büyük dünya lideri(!) Recep Tayyip bile işin içinden çıkamayıp sadece “sıkın dişinizi.” diyor. Türkiye Cumhuriyeti başbakanının krize karşı önerebildiği tek çözüm bu.

Recep Tayyip’in kriz ile ilgili suçlamalara verdiği yanıtların hepsinin özü kısaca şudur: “Bu kriz Türkiye kaynaklı değil. Dünya kaynaklı. Bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Oysa 2001 krizi hükümetin suçuydu.”

Oysa AKP’nin zaten en büyük başarısızlığı budur. AKP Türkiye’yi bir milli iktisat birimi olmaktan çıkarmıştır. Tamamen merkeze bağımlı bir finans kâğıdına dönüştürmüştür. Koskoca Türkiye emperyalist Batı’daki merkez sermayesi için istediğin zaman alıp istediğin zaman satabileceğin yüksek kazançlı ama bir o kadar da riskli alelade bir hisse senedinden ibarettir. AKP’nin başarısı(!) Türkiye’yi en zararlı ve riskli bir şekilde dünya piyasalarına bağlamak olmuştur.

Bu yüzden Recep Tayyip haklıdır. Gerçekten de Türkiye’deki kriz zengin merkez ülkelerden kaynaklanmaktadır. İyi ama Türkiye ekonomisini Batı ekonomilerinin açık oyun sahası ve sömürgesi haline getiren siz değil misiniz zaten? Yıllarca AKP mucizesinden bahseden siz değil misiniz? Dış kaynaklı finansal şişme varken sizin başarınızdı da şimdi suç neden ABD’nin ve dışarısının oluyor? Hepsinin ötesinde zaten emperyalizmin sömürdüğü çevre ülkelerindeki krizlerin hepsi merkez kaynaklıdır. 2001 Türkiye krizi, öncesindeki Rusya krizi ve daha öncesindeki Uzak Doğu krizi gibi krizlerde merkez kaynaklıydı. Ancak merkez kendi krizini bölgesel tutup belli ekonomilere fatura etmeyi başarabilmişti. Bugünkü kriz tüm dünyayı etkiliyor. Ama Venezüella gibi merkezden kopan ülkeleri etkilemiyor. Çünkü onların başında merkezde kriz oldu ne yapalım kısmet böyleymiş diyen IMF memurları yok.

Yine tüm dünyada bugünkünden çok daha büyük bir kriz varken 1930’ların Atatürk Türkiyesi rekor büyüme ve kalkınma hızına ulaşmıştı. Demek ki, kapitalist ekonomiye ve merkezin dayattığı işbölümüne alternatif bir yol tutulursa pekâlâ krizden muaf olunabilir. Aksi takdirde Recep Tayyip gibi uydu ekonomisinin piyonları olarak ekonomik krizi eylemleri engellenemez bir Rabbin gazabı olarak görürsünüz. Recep Tayyip ekonomik krizin suçunu merkezdeki krize atarken aslında kendi suçunu itiraf etmiş oluyor. En büyük suç zaten merkeze bağlanmaktır.

Teğet geçme meselesi

Recep Tayyip 2001 krizinin beceriksiz politikacılardan, şimdiki krizin ise talihsizlikten kaynaklandığını ileri sürmektedir. Tüm seçim çalışmasını da bu söylem üzerine kurmuştur. Aslında bu çaresizliğin itirafıdır. Daha birkaç ay önce “kriz bizim için fırsat olacaktır.” diyen Recep Tayyip, bugün işi kader kısmete vurmaktadır. Hatta utanmadan Mahsuni’den “yiğit muhtaç olmuş kuru soğana.” dizelerini okumaktadır. Demek ki uzunca bir süre AKP iktidarının ekonomi politikası kuru soğan ve patates çuvalları dağıtmaktan ibaret olacak.

Kriz ile ilgili diğer bir AKP tezi ise krizin Türkiye’yi teğet geçeceği çünkü Türkiye’nin “büyük yapısal reformlar” gerçekleştirdiğiydi. Ancak bu öngörünün de tam tersi çıkmıştır. Çünkü “büyük yapısal reformlar” denen ve AKP eliyle yürütülen IMF ve Derviş politikaları aslında Türkiye’yi daha da kırılgan hale getirmiştir. Kamu ekonomisi ve tarım tasfiye edilmiş, bankacılık ve finans sektörü ise tamamen dış tekellere terk edilmiştir. Bunlar yabancı sermayeyi gerçekten rahatlatmıştır. Bu yüzden yabancı sermaye şimdi istediği gibi çekip gitmektedir. Hükümetin elinde ise krize karşı uygulayabilecek tek bir politika aracı kalmamıştır. Herkese sözünü geçiren, bağıran çağıran Recep Tayyip Merkez Bankası’na bile sözünü geçirememektedir.

Doğru, kapitalist dünya sisteminde bazı ülkeler krizleri fırsat olarak değerlendirebilir. Ama bu ülkeler genellikle merkez ülkeleridir. Türkiye’nin böyle bir ülke olma şansı ise hiç yoktur. Çünkü Türkiye’nin eli kolu bağlıdır. Tüm merkez sermayesinin riskini azaltıp, krizin faturasını çevreye kesmeye çalıştığı bu dönemde Türkiye en ideal şamar oğlanı konumundadır. Bu yüzden kriz Türkiye’yi teğet geçmedi tersine göbeğinden vurdu.

Yabancı sermaye “mucizesi” çöktü

AKP’nin en büyük propagandası Türkiye’nin bir yabancı sermaye cenneti olduğu, hükümetin ve istikrarın güven verdiği ve ülkeye akan yabancı sermayenin büyük bir bolluk ve büyüme getirdiğiydi.

Aslında bu konuda rakamlar ilk bakışta AKP’yi desteklemektedir. Çünkü gerçekten de 2001 yılıyla karşılaştırıldığından doğrudan yabancı sermaye yatırımı (finansal alana değil reel sektöre giren yabancı sermaye) Türkiye’de kat kat artmıştır. Ancak AKP’nin iddia ettiği gibi bu doğrudan yatırımlar ekonomik bir canlanmaya, sanayileşmeye ve yeni istihdam yatırımına neden olmamıştır. Bu doğrudan yatırımların büyük kısmı özelleştirme gelirleridir. Hemen hemen hiçbir istihdam yaratmadığı gibi yıllarca yaratılan kamu ekonomisine ve milli zenginliğe yabancı sermaye hiç pahasına el koymuştur. Türkiye’de doğrudan yabancı sermaye girişi Uzak Doğu veya Çin’deki gibi sanayi yatırımı değildir. Altyapı, ulaşım, enerji ve iletişim gibi sektörler ele geçirilmiştir. Tıpkı Osmanlı’nın son dönemindeki gibi “modern” Türkiye’de de yabancı sermaye finansal kazanç ve alt yapı mülkiyetiyle ilgilenmektedir. Batı Türkiye’yi yeni bir sanayi cenneti olarak değil, ele geçirilecek bir kavşak gibi görmektedir. Nitekim bunca yabancı yatırıma rağmen Türkiye’de işsizlik AKP öncesinde %6.5 düzeyindeyken, AKP rakamlarına göre bile bugün %11’e ulaşmıştır. Yabancı sermaye Türkiye’yi kalkındırmamakta, hamallaştırmaktadır.

AKP Türkiye’nin en büyük ve kârlı sanayi kurumlarımızı, Telekomu ve kamu işletmelerini satarak 2009’a kadar ayakta kalmıştır. Faşist bir düzen inşa etmesi için bu yeterli bir süre olmuştur. Ancak Türkiye ekonomisi bu politikadan büyük zarar etmiştir.

AKP Türkiye’de artık krizin çıkmayacağını çünkü bankacılık sektörü ve borsanın yabancıların elinde olduğunu söylüyordu. “Yapısal reform” dedikleri bundan ibaretti. Ancak yüzde %70’den fazlası yabancı sermayenin elinde olan İMKB son bir yılda 287 milyar dolar değerinden, 97 milyar dolara düştü. Bu para yurt dışına kaçmıştır. Böylelikle AKP’nin iddia ettiğinin tersine yabancı sermayenin esas olarak Türkiye’ye sıcak para olarak geldiği ve asla Türkiye ekonomisini kalkındırmayacağı kesinleşti.

Rakam sahtekârlıklarına başvurup Türkiye’yi 3 kat zenginleştirdik diyen Recep Tayyip bu fakirleşme ve dış soygun manzarası karşısında hiçbir şey söyleyemez.

Şimdi “AKP mucizesi” denen yabancı sermayeye teslimiyetin bedelini hep birlikte ödeyeceğiz. Ama AKP’nin bu 7 yılda yarattığı Kürt-İslamcı yeni zengin ve komprador sınıf ödemeyecek o kesin.

Borç yiğidin kamçısı mı?

Hepsinden önemlisi Türkiye çok büyük bir dış borç yükünün altına girdi. Aslında cari açık ve dış borç 1950’den beri liberal “mucizenin” Türkiye’ye armağan ettiği belalardır. Ancak AKP döneminde dış borç ve cari açık inanılmaz bir boyuta geldi.

2001 yılında 3.760 miyar dolar olan cari açık AKP döneminde 2008 yılı itibariyle 60 milyar dolara ulaşmıştır. Bu neredeyse 20 katlık bir büyümedir. AKP’nin bahsettiği “mucize ekonomik büyümenin” kaynağı burasıdır. Ancak bu değirmen artık dönemez.

Cari açığın en büyük nedeni ithalatın ihracattan büyük olmasıdır. Türkiye’de Atatürk dönemi hariç 200 yıldır ithalat ihracattan büyüktür. Türkiye’deki sömürge ekonomisinin ve bağımlı kapitalizmin asla aşamayacağı bir problemdir bu.

Özal Türkiye’yi ikinci Japonya ve ihracat zengini yapacağım demişti. Gerçekten de ihracat patladı ama ithalat çok daha fazla patladı. Türkiye bu cari açığı dış borçla ve dışarıdan sıcak para ithaliyle aşmaya başladı. Sonunda Türkiye dünyada en büyük faizle kredi alan ülke konumuna düştü. 2001 yılında her bir 1 dolarlık cari açığımız için dışarıdan 3.85 dolar borç alıyorduk. Tıpkı Osmanlı ve Duyun-u Umumiye gibi… Bu “kamçıyı” iyi tanıyoruz.

AKP’de aynı mantıkla ihracatı arttırdık diyor. Ancak artık kral çıplak... Türkiye’ye giren sıcak para kalmadı. Tersine hepsi çıkıyor. Dolar gittikçe pahalanıyor. Bu ise borcumuzun daha da katlanması ve artık finanse edilememesi anlamına geliyor.

Bu koşulda Recep Tayyip “borç yiğidin kamçısıdır.” diyor ve borçsuz büyüme olmayacağını iddia ediyor. Buna örnek olarak utanmadan ABD’yi gösteriyor. Oysa Türkiye’de borç büyüme ve sanayileşme için değil, IMF’nin ve Derviş’in ifadesiyle “sürdürülebilir cari açık rejimi” sağlamak için alınıyor. Yani kısacası borç için borç alınıyor. “Sürdürebilmekten” kasıt bugünü kurtarıp, ülkenin geleceğini satmak… ABD ise dünyanın en borçlu ülkesi ancak zaten borcunu dolarla ödediği için finansman problemi yoktu. Tayyip dolar kalpazanlığı mı yapmayı düşünüyor?

Nitekim tüm dünyada krizi aşmak için tüketimi canlandırmak, bir miktar enflasyon ve hatta bütçe açığı gibi klasik Keynesci önlemleri öneren IMF, bir tek Türkiye için eskisinden de sert bir bütçe disiplini önermektedir. Çünkü emperyalistler açıkça Türkiye’nin borçlarını ödeyemeyeceğini görmüştür. Onlar için Türk ekonomisinin canlanması değil, borçların kapatılması önceliktir. AKP bu dayatmaya er ya da geç boyun eğecektir. Bugün Tayyip’in efelenmesine bakmayın, 29 Mart’tan sonra en onursuz IMF anlaşması yoldadır.

Türkiye’de borç ve bütçe açığı sanayileşmek için değil, tam tersine Batı sanayisine ve sermayesine kaynak aktarmak için vardır. “Borç yiğidin kamçısıdır” ancak bu kamçı Türk işçisi ve köylüsünün sırtında patlar. Tayyip’lerin temsil ettiği komprador sermaye ise Türkiye’nin çökmesi pahasına kendi rantı için bu akıldışı borç düzenini devam ettirir.

Dolar artarsa sanayi canlanır mı?

Maliye Bakanı doların artması durumunda biraz da sanayicinin ve ihracatçının sevineceğini, kötü bir şey olmayacağını söylemişti.

Bunun mantığı şudur. Eğer dolar artarsa, lira bazından sabit kalan işçi ve diğer girdi maliyetleri dolar bazında düşecek ve ihracatçı ve sanayici dünyaya daha ucuza daha çok mal satabilecektir. AKP bu pembe tabloyu çizerken tam tersi oldu. Dolar son altı ayda %50 arttı. Ama sanayideki daralma sadece son bir ayda bile %21’i buldu. İhracat 2001 yılından itibaren ilk kez ve rekor düzeyde düştü.

Dolar artarsa, sanayi canlanır palavrası çöktü. Çünkü Türkiye’de sanayinin en önemli girdileri ve ara malları zaten dolar fiyatıyla ithal edilmektedir. Türkiye’deki ithalatın %76’sı ara mallardır. Yani aslında Türkiye ihraç ettiği sanayi ürünleri için bile ithalat yapmak zorundadır. İhracat ithalatı patlatmaktadır. Emperyalizme bağlı montaj tipi sanayinin son 60 yıldır Türkiye’yi içine soktuğu kıskaç budur. Dolayısıyla dolar arttığı için olan tek şey borcumuzun daha da artmasıdır. Bu borç halkın sırtına binecektir. AKP’nin pembe masallarının hemen hepsinin son bir yılda kâbusa dönüşmesi gibi dolar artsa da kazanırız, düşse de kazanırız palavrası da çökmüştür.

Aslında doların ortaya serdiği çelişki azgelişmiş fakir ülkelerin sistem içinde kaldığı sürece asla aşamayacağı bir çelişkidir. Eğer milli para değerlenirse ihracat düşer ve cari açık artar. Ancak milli paranın değeri düşerse başka bir sorun ortaya çıkar. İhraç edilen ürünlerin miktarı artsa bile toplam geliri düşer. Sömürü ve eşitsiz değişim oranı artar. Ticaret hadleri bozulur. Daha çok ürün üretsen bile karşılığında daha az ithal edebilirsin. Halkın reel olarak fakirleşir.

Bu soygun mekanizması her durumda çevreden merkeze kaynak aktarımını garantiler. Bu yüzden emperyalistlerle dış ticaret ezilenler için hep sömürü demektir. Bunu engellemenin tek yolu Atatürk gibi dış ticareti düşürmek ve içe dönük büyümeyi gerçekleştirmektir.

Türkiye çağ mı atlıyor yoksa dördüncü dünya mı oluyor

Yaşanan son kriz Türkiye’de Atatürk’ten sonra başlayan sömürge tipi ekonomik düzenin iflasını ilan etmektedir. 60 yıllık sağcı ve komprador politikaların Türkiye’yi getirdiği nokta budur. AKP bu kirli mirasta en büyük pay sahibidir.

1938 sonrası Türkiye’de asalak ve uydu tipi kapitalizmin gelişiminin evreleri ve tıkanışı İleri dergisi’nin 4. ve 5. sayılarında Gökçe Fırat tarafından analiz edilmiştir.

Menderes’ten beri sağcılar Türkiye’ye emperyalist merkezlere teslim ederken çağ atlamaktan, “küçük Amerika” yapmaktan bahsettiler. Menderes’in mucizesi Türkiye’yi ABD ve Batı Avrupa’nın buğday deposu yapmaktan ibaretti. Kore Savaşı sonrası buğday fiyatlarının düşmesiyle birlikte ilk hezimet yaşandı.

Demirel’ler sözde planlı kapitalizm ve ağır sanayiciydiler. Yaptıkları tek şey ithal ikameciliğin montaj sanayisini kurmak oldu. Bu sanayi hiçbir şekilde milli değildi. Özel sektör devletin sırtından ithal ara malları ucuza kapatıyor, uyduruk ürünleri halka kakalıyordu. Ortaya çıkan dış ticaret açığını kapamak ve sermayeyi palazlandırmak için alınan borcu ödemek kamu ekonomisinin sırtına biniyordu. Emperyalizmin ajentası özel sermaye kamuyu ve halkı soyarak 1980’e kadar böyle geldi. Sonunda “70 cente muhtaç” olduk.

Özal ise ithal ikameciliği terk edip ihracata dayalı büyüme modeline geçti. Sözde Japonya gibi ihracat devi olacaktık. Olan tek şey borç devi olmamız oldu. Sonunda Özal Japonya’dan vazgeçti, Beyrut gibi finans merkezi olmaktan bahsetti.

Türkiye’de kapitalistler o denli acizdirler ki asla bu ülkeye refah, sanayileşme ve kalkınma vaat edemezler. Beyrut örneğini canlandırmak Tayyip’e nasip oldu. Artık Türkiye dışa bağımlı bir ihracatı ve sanayileşmeyi bile hedeflemiyor. Hiçbir liberal 80’lerde ve 90’lardaki gibi Türkiye ihracatla çağ atlatmaktan bahsetmiyor. Son 7 yıldır dünyadaki en yüksek reel faizi ödeyerek tüm Batı’yı zengin ettik. Amaç cari açığı finanse etmek için yabancı sermaye çekmekti. Gerçekten de finanse ettiler! Bugün cari açık neredeyse gayri safi milli hâsılanın %10’unu oluşturacak kadar fırladı.

İstanbul Beyrut oldu. Türkiye’de Lübnanlaşma ve parçalanma yolunda hızla ilerliyor.

Yakında düzlüğe çıkarız yalanı

AKP çevreleri yakında düzlüğe çıkarız diyorlar. Kriz “U” mu olur “V” mi olur bunları tartışıyorlar. Yani kısacası bir yerden sonra tekrar yükseliş başlayacak deniyor.

Burada büyük bir yanılsama söz konusudur. Kriz elbette ki bir noktadan sonra yavaşlayacak ve daralan ekonomi bir süre için tekrar büyüme trendine girecektir.

Ancak mesele fırtına geçince kimler ayakta kalacak kimler batacak meselesidir? İşin bu yanı gizlenmektedir. Krizde hepimiz aynı gemide değiliz. 2001 krizinde Türkiye bir gecede yarı yarıya fakirleşirken, TÜSİAD’da kümelenen dört adet büyük banka tam tersine iki kat zenginleşti.

Her kriz belli sermaye kesimlerini tasfiye eder, belli gruplar bundan fayda sağlar. Bundan önceki krizin bedelini Türk milleti ve kamu ekonomisi ödedi. Kazanan ise geleneksel-masonik- “laik”-tekelci sermaye oldu. Ancak bu sefer AKP’nin yarattığı yeni komprador Kürt-İslamcı sermaye hükümet ve belediyeler üzerinden kurulan rant ekonomisine dayanarak ayakta kalacaktır. TÜSİAD ve Aydın Doğan tasfiye olmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Faşizm gerçekten de krizi kendi sermayesi ve medyası için “fırsat” olarak görmektedir. Kriz çıktı, AKP yıpranacak diye sevinen laikler bu acı tabloyu görememektedir.

Kaybeden kesim ise kesinlikle emekçi Türk halkıdır. 2001 krizi Türk tarımı ve kamu ekonomisinin yok edilmesine neden oldu. Bu kriz Türkiye’yi parçalanma noktasına getirecektir. Hesap basittir. Artık bankacılık sektörü dolaylı değil doğrudan Batı’nın elindedir. Batan her Türk esnafı, toprağını kaptıran her Türk köylüsü yerini Yunan, Hollanda, Amerikan ve diğer ülkelerin sermayesine bırakmaktadır. Bu kriz Osmanlı dönemindeki gibi Türklerin mülksüzleşmesi ve kendi vatanlarında esir konumuna düşmesi sürecini hızlandıracaktır. Batı ve Kürt istilası hızlanacaktır.

Türkiye’de ve dünyada kapitalist yobazlık

Kapitalizmin Türk milletine ve Türkiye’ye vereceği hiçbir şey yoktur. Buna rağmen Türkiye’de dincisi de laiki de, liberali de sosyal demokratı da herkes liberal ve kapitalist düzenin tek yol olduğuna iman etmiş durumdadır.

Muhalefet krizin AKP’yi vuracağını ileri sürmektedir. Oysa halk muhalefete yönelmemektedir. Çünkü muhalefet de kapitalizmi savunmaktadır. Hatta IMF’yle AKP’nin arasını bozmak gibi komik bir stratejileri vardır.

Muhalefet partileri AKP’nin yarattığı sadaka ekonomisine karşı çıkmıyorlar. Tersine savunuyorlar. Çünkü hepsi liberal… Milli iktisat ve devletçilik onlar için tabu gibi…Son seçim propagandalarına bakılırsa bu çok açık görülebilir. CHP ve MHP artık AKP ile sadakacılık konusunda yarışa girdi. Biz belediye olursak her şey bedava olacak, daha fazla çuval dağıtacağız düzeyinde bir ekonomik çıkış önerisi sunuluyor.Recep Tayyip doğal olarak kendi taklitçileriyle dalga geçiyor. “İktidarda ben varım parayı nereden bulacaksın.” diyor.

Türkiye’de kapitalizm öyle bir akıl dışı düzen haline gelmiş ki... Devletçiliğe karşılar ama özel sermayeyi devleti soyarak palazlandırıyorlar. Halkçılığa karşılar ama halkın parasıyla halka sadaka dağıtıyorlar. Planlı ekonomiye karşılar, milli iktisada karşılar ama önerdikleri bir tarımsal veya sanayi üretim modeli de yok. Çiftçiye üretmemesi için para, sanayiciye işçi çalıştırmaması için kaynak dağıtan düzenin adı aynı zamanda “piyasa düzeni.”

İyi de üretmememiz için ve sermaye palazsın diye devlet müdahale edebiliyorsa, niçin üretmemiz ve halk için etmesin. Kapitalist yobazlar bunu anlamıyor.

Atatürk her türlü yobazlığı ezdiği gibi kapitalist yobazlığı da ezmişti. Devletçilik ve emperyalist sistemden kopuş tek yoldur. Atatürk Türkiye’yi Batı’dan kopardı. 1930’larda dış ticaretimiz yarı yarıya azalırken, ekonomimiz iki kat büyüdü. İşte gerçek mucize budur. Sağcı düzen Atatürk’ün bağımsız iktisadının ve devletçiliğinin başarısının yanına bile yaklaşamadığı gibi Türkiye’yi felakete sürüklemektedir.

Biz de Atatürk gibi piyasa yobazlığına karşıyız. Son dünya krizi göstermiştir ki; Türk Milletinin ve diğer ezilen ulusların kendi kaderini eline alması ve piyasa putunu kırması şarttır. Yoksa Türkler esir, Türkiye yok olacaktır.

(Sayı 228, 16/03/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40