Ali Özsoy
Yaptıkları Çincilik mi
Amerikancılık mı
Yoksa Ajanlık mı?

Buna rağmen Aydınlık çevresi neden bu kadar açık Çincilik ve Türk düşmanlığı yaptı?
Siyasette bazen susmak da mümkündür. Olayları geçiştirebilirlerdi.
AKP gibi yapabilirlerdi. Nitekim Aydınlık, katliam destekçiliği gibi bir tavrı
hiç utanmadan sergileyince gerçekten de Türk halkının büyük tepkisiyle karşılaştı.
Daha da tecrit oldular.
Siyaseten sözde ABD karşıtı gözüken bir çevrenin Türk milletinin milliyetçi tepkisini karşısına almayı seçmesi çok manidardır. Çünkü şu açık ki, anti-Amerikancılığın bir numaralı kuralı
Türk milliyetçiliğidir. Aydınlık hem sözde aşırı ABD karşıtıdır, hem de Türk milliyetçiliğine karşıdır. Kaldı ki tüm dünyanın hem fikir olduğu bir gerçek varsa bu da Çin ile ABD’nin stratejik ortak olduğudur. Bunu görmezden gelerek bu denli Çincilik neden yürütülür?
Burada ikinci argüman gündeme geliyor. O da ideolojik şartlanma ve Maoculuk.
Zaten Aydınlıkçılar da çok soldan gidip sanki sosyalizmin ve dünya devriminin kalesi Çin’miş gibi 1960’lardan kalma değişik bir Maocu Çin efsanesi yaratıyorlar.
Oysa bilindiği gibi Çin deyince insanların aklına artık Mao değil, Amerikan sermayesi geliyor.
Elbette bu ideolojik bir fanatizm ile açıklanamaz. Aydınlıkçılar karanlık tarihlerinin çeşitli dönemlerinde ABD, Rusya veya Çin olsun fark etmez hep büyük güçler ve konsolosluklarıyla irtibata geçme heveslisi olmuşlardır. Bunun için ideolojik kılıf mutlaka bulurlar.
Onlar buna “büyük güçlerle siyaset” derler. Ama bunun adı mandacılık bile değil,
açıkça istihbaratçılıktır. Hem de dış istihbaratçılık. |
|
Kim, neden Çin’i destekliyor?
Doğu Türkistan’da yaşanan Türk katliamı, Atatürkçü görünen pek çok çevrede Atatürkçülüğün ilk şartı olan tam bağımsızlıkçı bakış açısının bulunmadığını gösterdi.
200 yıllık mandacılık hastalığı aydınlarımızı ve “vatansever”lerimizi etkilemeye devam ediyor. Öyle ki, açıkça sömürgeci ve katliamcı bir politika karşısında sırf büyük güç ve sözde ABD’ye karşı diye Çin desteklenebiliyor. Hem de sömürü ve katliama tabi tutulanlar kendi öz kardeşlerimiz Uygur Türkleri olmasına rağmen.
Ancak Çin’i destekleyen kesimlerin politika taciri çok azınlık bir kesim olduğunu belirtmek zorundayız. Türk halkının ezici kesimi, siyasi tavırlarını net ve doğrudan belirliyor. Türk halkı, Çin’in Türk katliamını büyük tepki ve nefret ile karşıladı. Mandacılığın dolambaçlı işbirlikçilik yollarına girmedi.
Çinci tavrı alanlar gerçekten de azınlık bir kesim. Bunları dörde ayırabiliriz.
Birinci kesim, klasik AKP-Fethullah iktidar bloğu. Bu kesim Amerikancı olduğu için Çin’i destekledi. İktidar hiçbir yerde Türk’ten yana olmadığı gibi elbette Doğu Türkistan’da da Türkleri yalnız bıraktı. Ancak bu kesimin iktidar gibi bir derdi olduğu için kamuoyunun tepkilerini dikkate aldığını ve açık Çin savunuculuğu yerine pasif Çincilik yaptığını ve olayları sessizlikle geçiştirdiğini görüyoruz.
İkinci kesim, ülkücüler. Bu kesimin kaygıları “tamamen duygusal” diyebiliriz. Ülkücü işadamları ve tüccarlar tıpkı Kuzey Irak’ta Barzani’nin bir numaralı ortağı oldukları gibi, Çin ile de çok ileri düzeyde irtibat içindeler. Yıllardır esir Türkler edebiyatı yapan bu kesim çok ilginç bir şekilde Türk dünyasının tüm alanlarında işgalcilerle birlikte davranıyor. 1990’larda hızlı Amerikancılıkla Orta Asya’ya giren ülkücüler, bugünün en hızlı Rusçuları. Çin ile en ileri düzeyde ilişkiler geliştiren parti de hep MHP oldu. Yeniçağ gibi çevreler bu tavırları Avrasyacılık ile aklamaya çalışıyor.
Çin’i savunan üçüncü kesim ise ADD oldu. Bunları çok fazla ele almıyoruz; çünkü ADD açıkça manipüle edildi. Avrasyacılık adı altında yıllardır yürütülen istihbarat faaliyetini gerçekten ciddiye alıp, sazan gibi oltaya atlayan tek kesimin ADD olduğunu gördük. Elbette bu tavrın Atatürkçülük değil, en saf (kelimenin her iki anlamıyla) haliyle bir mandacılık olduğunu belirtmeliyiz.
Dördüncü kesim ise, tabii ki Aydınlıkçılar. Bu kesimin tavrı her üç kesimden çok daha farklı bir düzlemde ele alınmalıdır. Elbette Aydınlıkçı kafası mandacılığı da, Türk karşıtlığını da, Amerikancılığı da içermektedir. Ancak son haftalarda yaşananlar çok daha açık bir şekilde göstermektedir ki, bu çevrenin tavrı açıkça konsolosluk faaliyeti çerçevesinde ele alınabilir.
Ne Maoculuk ne de anti-Amerikancılık
Aydınlık çevresi Çin taraftarlığını iki farklı argümanla aklamaya çalışıyor. Birinci argüman, sözde ABD karşıtlığı. Aydınlık’a göre Çin’i ABD karıştırıyor çünkü Çin ile ABD çatışan iki güç.
Peki, bu tez kendi sınırlı tabanlarında kabul görüyor mu? Yazarlarının yarısı Aydınlık yazarı olan, yazılarının yarısı ise Aydınlık’ta yayınlanan Soner Yalçın’ın Masa (Oda) tv isimli internet sitesindeki tepkilere bakarsak hayır. Bu sitenin okurları bile Çincilik konusunu ifrada vardıran ve açıkça Türk düşmanlığı yürüten Aydınlık çizgisine büyük tepkiyle karşılık verdi. Türkiye’de Çinci propaganda hiçbir zaman tutmaz. Nitekim bu sefer de tutmadı. Bu tepkileri TÜRKSOLU’nun bu sayısında okuyabilirsiniz.
Peki, buna rağmen Aydınlık çevresi neden bu kadar açık Çincilik ve Türk düşmanlığı yaptı? Siyasette bazen susmak da mümkündür. Olayları geçiştirebilirlerdi. AKP gibi yapabilirlerdi. Nitekim Aydınlık, katliam destekçiliği gibi bir tavrı hiç utanmadan sergileyince gerçekten de Türk halkının büyük tepkisiyle karşılaştı. Daha da tecrit oldular.
Siyaseten sözde ABD karşıtı gözüken bir çevrenin Türk milletinin milliyetçi tepkisini karşısına almayı seçmesi çok manidardır. Çünkü şu açık ki, anti-Amerikancılığın bir numaralı kuralı Türk milliyetçiliğidir. Aydınlık hem sözde aşırı ABD karşıtıdır, hem de Türk milliyetçiliğine karşıdır. Kaldı ki tüm dünyanın hemfikir olduğu bir gerçek varsa bu da Çin ile ABD’nin stratejik ortak olduğudur. Bunu görmezden gelerek bu denli Çincilik neden yürütülür?
Burada ikinci argüman gündeme geliyor. O da ideolojik şartlanma ve Maoculuk. Zaten Aydınlıkçılar da çok soldan gidip sanki sosyalizmin ve dünya devriminin kalesi Çin’miş gibi 1960’lardan kalma değişik bir Maocu Çin efsanesi yaratıyorlar. Oysa bilindiği gibi Çin deyince insanların aklına artık Mao değil, Amerikan sermayesi geliyor.
1980 öncesi tüm dünyada Maoculuk adına Rusya’yı baş emperyalist ilan eden Amerika’yı ise müttefik kabul eden sapık bir akım vardı. Aydınlıkçılar da Türkiye’de bunun bir numaralı temsilcisiydiler. Hatta Amerikancı 12 Eylül faşist darbesini bile Aydınlıkçılar “Sovyet Sosyal emperyalizmini engelledi” gerekçesiyle desteklemişti. Çin devletinin (bunu ABD diye okuyun) çıkarlarını kendi ulusunun önünde görmek o yıllarda belki enternasyonalizm ile aklanıyordu. Ancak Çin’deki rejimin kendisi artık Mao’yla tüm bağını kopardı. Ortada ne komün kalmış ne kolektif mülkiyet… Ekonominin yüzde 70’i yabancı sermayenin kontrolü altında...
Bugünkü Çin Komünist Partisi’ne göre Mao yılları ve Kültür Devrimi sapkınlık dönemleridir. Zaten dünyada Peru’daki Aydınlık Yol gibi fanatik Maocu gruplar, Çin’e o kadar karşıdırlar ki, Çin Konsolosluklarına bomba bile atarlar. Ama Aydınlıkçılar ne hikmetse hem Maocudurlar hem de kapitalist Çin’in en fanatik savunucuları.
Elbette bu ideolojik bir fanatizm ile açıklanamaz. Aydınlıkçılar karanlık tarihlerinin çeşitli dönemlerinde ABD, Rusya veya Çin olsun fark etmez hep büyük güçler ve konsolosluklarıyla irtibata geçme heveslisi olmuşlardır. Bunun için ideolojik kılıf mutlaka bulurlar.
Onlar buna “büyük güçlerle siyaset” derler. Ama bunun adı mandacılık bile değil, açıkça istihbaratçılıktır. Hem de dış istihbaratçılık.
Çin Başkonsolosuyla görüşmek
gazetecilik mi?
Aydınlık dergisinin son sayısı bu istihbarat faaliyetinin son örneğini göstermektedir. Çin Başkonsolosu Zhang Aydınlık dergisini ziyaret etmiş. Aydınlık dergisi ise bunu büyük gazetecilik başarısı diye sunuyor.
Birincisi eğer bu bir röportaj ise neden siz başkonsolosa gitmediniz, o size geldi? Bunun bir gazetecilik faaliyeti olmadığı o kadar belli ki, zaten Aydınlık’ta yayınlanan fotoğrafta başkonsolosun etrafını altı kişi çevirmiş. Herhalde röportaj altı kişiyle yapılmaz.
Ayrıca bir ülkenin başkonsolosuyla görüşmek gazetecilik başarısı olarak değil, olsa olsa elçilik faaliyeti kapsamında ele alınabilir. Kolaysa gidin Urumçi’de kocaları için tanklara karşı yürüyen Türk kadınlarıyla röportaj yapın. İstiyorsanız onlara sorun “siz Amerikancı mısınız” diye. Siz bilirsiniz. Ama esas gazetecilik başarısı budur. Adamlar oturmuşlar İstanbul’da, Konsolos ayaklarına gelmiş teşekkür etmeye, bir de utanmadan bunu röportaj diye yayınlıyorlar.
Ancak Aydınlık böyle büyük ve etkili isimlerden “demeç” almayı çok sever. İşte geçmişten bir örnek… Sene 1980, aylardan Eylül. 12 Eylül’den tam bir hafta önce zamanın Genelkurmay Başkanı Kenan Evren hiçbir gazeteye vermediği demeci Aydınlıkçılara verir. Bu büyük “gazetecilik” başarısını Aydınlıkçılar manşetten dev puntolarla duyurur. Başlık şudur: “Genelkurmay Başkanı Kenan Evren: Ordumuz ne faşisttir ne de darbe heveslisidir…”
Ve bu manşetten bir hafta sonra aynı kişi tarihimizin en kanlı ve Amerikancı faşist darbesini gerçekleştirdi. Elbette buna gazetecilik değil, istihbaratçılık ve psikolojik harp denir. Aydınlık bu mesleğe aşinadır.
Konsoloslar değişebilir. Bazen ABD, bazen İngiltere, bazen Rusya, bazen de Çin… Bazen de Turan Çağlar gibi CIA ajanlığından hüküm giymiş MİT çalışanları kapılarına gelir. Aylarca gazeteyi bülten gibi kullanır. Ama hepsi bilir ki Aydınlık’ı mutlaka kullanabileceklerdir. Orası açık kapıdır.
Çincilik değil Amerikancılık yapıyorlar
Eğer Aydınlıkçılar sadece eski KGB ajanı Dugin ile yürüttükleri gibi Rusçuluk veya bugünkü gibi Çincilik faaliyeti yapıyor olsaydı eylemlerinin bu kadar önemi olmazdı.
Öyle ya bu ülkeler geriden gelen ve zayıf emperyalistler. Dolayısıyla Aydınlıkçıları da işbirlikçiler arasında bir kesim olarak sayar ve olayı kapatırdık.
Ancak Aydınlıkçılar aslında Rusçuluk ve Çincilik adı altında en hasından Amerikancılık yapıyorlar. Üstüne üstlük bunu Atatürkçü ve bağımsızlıkçı politika olarak yutturmaya çalışıyorlar. Gerçek Atatürkçülüğü ve antiemperyalizmi engellemeye çalışıyorlar.
Nasıl mı? Çin savunusu öyle irrasyonel bir zeminde gerçekleştiriliyor ki, bu açıkça ABD’nin tepesinde bulunduğu emperyalist-kapitalist dünya sisteminin savunusuna dönüşüyor. Sistemden tamamen kopuş, tam bağımsızlık ve emperyalizme karşı tavizsiz savaş çizgisi hayalcilik olarak dışlanıyor. Yerine ABD’nin Çin üzerinden desteklenmesi kalıyor.
Burada bizzat sözü Aydınlıkçılara ve Perinçek’e bırakalım. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta Çin ile ABD’nin siyasi ve ekonomik ortaklığının düzeyini resmi rakamlarla ortaya koymuştuk. Çin ile ABD’nin yıllık ticaret hacmi 409 milyar dolarken, Çin’in sadece ABD hazine bonolarına (diğer özel finans kâğıtlarını saymıyoruz) yatırdığı para 585 milyar dolar. Bu neredeyse Türkiye’nin toplam milli gelirine eşit bir oran...
Aydınlık’ın ABD ve Çin arasındaki bu sıkı ilişki için yaptığı yoruma bakalım:
“Elindeki dolar rezervinden kurtulmaya kalksa, dolar değer kaybedeceğinden, Çin büyük zarara uğrayacak. Buna rağmen Çin ABD kâğıdı almayı sürdürüyor. Bu durum ‘Çin’in dolar kapanı’ olarak yorumlanıyor. Ama aynı zamanda ABD’nin kâbusu…”
Mantığa bak. Çin’in ABD’ye para pompalamasının nedeni, doların değerini koruma kaygısıymış. İyi de o zaman bu niçin ABD’nin kâbusu olsun? “Ezilen dünyanın dostu” Çin’in meğerse bizim için yaptığı en büyük “fedakârlık” ABD dolarının değerini korumak ve tüm dünyadaki dolar hegemonyasını devam ettirmekmiş. İyi de siz değil miydiniz bundan birkaç yıl önce “dolara hayır, Türkiye’de Türk parası” diye kampanya başlatan.
Yani vatandaşa dolar yasak olsun, ama söz konusu Çin olunca Çin’in tüm işlemlerini dolar üzerinden yapması ve ABD hazinesini ayakta tutması “bütün dünya ekonomisini kollamak” olsun. Zaten bizim vatandaşımızın cebinde para yok ki dolar alsın. Bize niye yükleniyorsun? Şu “dolara hayır” kampanyasını bir de Çinlilere, konsolos beye anlatsanıza.
Aydınlık’ın verdiği kendi rakama göre Çin’in toplam dolar rezervi 2,2 trilyon dolarmış. İnsaf derler adama. ABD ve Çin köşeyi dönmüş. Biz de tüm dünya olarak bunu alkışlamalıymışız. Niye? Çünkü Çin doların değerinin düşmesini engelleyip, “bütün dünya ekonomisini kolluyormuş…”
Perinçek daha da ileri gidiyor. Aslında Çin sadece tüm dünya ekonomisini değil, dünya barışını da ayakta tutuyormuş. Nasıl mı?
“Bu koşullarda Çin, dolar kozunu, kendisine de ekonomik zararlar vereceği için değil, ABD’nin saldırganlığını tahrik etmemek için gündeme getirmiyor. Çin, o kâğıt stokunu, ekonomik kayıplarını bilerek yığdı. Öncelikle ekonomik nedenlerle değil, siyasi nedenlerle.”
Yani Çin ekonomik olarak zarara uğramasına rağmen, sırf ABD’nin paşa gönlü hoş olsun diye “siyasi nedenlerle” Amerikan ekonomisini destekliyormuş. Böylelikle Perinçek’e göre Çin ABD’nin “Hitler’in yolundan gitmesini ve saldırganlaşmasını” engelliyormuş.
Ah canım!... Görüyor musunuz Çin’in derdi neymiş? Meğersem adamlar bizi koruyormuş. Hatta bir de ekonomik zarara giriyormuş. Böylelikle ABD “tahrik olmayıp” bizlere saldırmıyormuş.
Çin ABD ile birlikte,
İran ve Kuzey Kore’ye karşı
İyi de ABD zaten tarihinin en saldırgan dönemini yaşıyor. Perinçek’e bu kadar işgal yetmiyor mu? Emperyalizm saldırmasın diye, emperyalizmi beslemek ne zamandan beri sol politika oldu!
Perinçek ve Aydınlıkçılar Çin’i değil, güpegündüz tepesinde saldırgan ve işgalci karakteriyle ABD’nin durduğu tüm sömürü mekanizmasıyla emperyalist sistemi savunuyorlar.
ABD’nin tüm dünyadaki sömürgeci egemenliğinin adı ne zamandan beri “dünya barışı” oldu. Sömürgeci dünya ekonomik sistemi ne zamandan beri “dünya barışının” teminatı oldu. O zaman tüm ezilen dünya Çin gibi yapsın. ABD kendisine saldırmasın diye varını yoğunu ABD dolarına yatırsın.
Ayrıca büyük bir yalan söz konusu. Çin ABD’yi destekliyor bu doğru. Bunu artık Perinçek gibi iflah olmaz bir Çinci de kabullenmek zorunda kalıyor. Ancak acaba gerçekten de Çin ABD’yi desteklediği için ABD saldırganlıktan vaz mı geçiyor?
Acaba Perinçek’e göre, Yugoslavya, Kafkaslar, Latin Amerika, Irak, Afganistan, Filistin, İran, Türkiye’nin ABD saldırganlığından kurtulmuş hali bu mu? ABD tüm gücüyle ezilen dünyaya saldırıyor. Çin’e saldırmıyor olabilir. Bunun adına da müttefiklik denir. Başka bir şey değil.
Kaldı ki emperyalizm Perinçek’in söylediği gibi “tahrik” olup saldırmaz. Doğal olarak saldırgan, sömürgeci ve işgalcidir. ABD’nin saldırganlığını “tahrik olmak” terimiyle açıklamak tam bir emperyalist zihniyeti yansıtmaktadır.
Bu yüzden Perinçek gibileri Türkiye’de aslında Çinciliğin değil, Amerikancılığın misyonerleridir. Çünkü Çin ve Rus yolu ABD’ye bağlanmaktadır. Zira ayakta tutulan bizzat Perinçek’in de itiraf ettiği gibi ABD egemenliğindeki emperyalist talan sistemidir. Çin ve Rusya elbette ki dünya barışı için değil, emperyalist piramitteki kendi mevkilerine sahip çıkmak için sisteme bizzat ortak oluyorlar.
Bu yüzden Çin ABD’nin “saldırganlığına”, ABD de Çin’in “saldırganlığına” karşı çıkmıyor. Nitekim Doğu Türkistan’daki son katliamda açıkça Çin’in işgalci pozisyonunu destekleyen ABD, bu desteğinin karşılığını Çin’den aldı.
Hillary Clinton, ABD hazine bakanı, Çin başbakan yardımcısı ve üst düzey temsilcileri geçtiğimiz hafta iki günlük “ABD-Çin Stratejik ve Ekonomik Diyalog” toplantısı düzenlediler.
Toplantıda alınan kararları bizzat Hillary Clinton açıkladı. Cilton’a göre Çin ABD ile birlikte İran’ın nükleer bir ülke olmasına karşı mücadele edeceğini teyit etti. Ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan arındırılması için iki ülke işbirliği kararı aldı.
Şimdi ezilenler ne yapalım? Sevinelim mi? Ajan kafaya göre evet. Çünkü ABD yine “tahrik edilmemiş” oldu.
Biz tersini öneriyoruz. Ezilenler sadece ve sadece kendi gücüne dayanarak emperyalizme karşı topyekûn savaşmalı ve tam bağımsızlıktan asla taviz vermemelidir. Çünkü bu Atatürk’ün yoludur. Çünkü bu bizim için en onurlu ve en kolay yoldur. Aksi takdirde Atatürkçüler “büyük strateji” adı altında en küçüğünden mandacılığa ve daha da beteri dış devletlere ajanlık çizgisine savrulur. Son Çin tartışmaları bunu bir kez daha gösterdi. İşte bu yüzden tekrar haykırıyoruz. Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve her türden işbirlikçisi!
(Sayı 247, 13/07/2009)
|