Tuğrul Çelik - Nâzım Türkistanlının Gözbebeklerine Baktığında Ne Görmüştü
TÜRKSOLU
 
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Doğu Türkistan'da Türk Katliamı

Özgür Erdem
Doğu Türkistan'da Türk Katliamı


Hüseyin Adıgüzel
Doğu Türkistan'da Katliam AKP'de Sessizlik


Özgür Erdem
Türk Milleti Öldün;
Türk Milleti Öleceksin!


Tuğrul Çelik
Nâzım Türkistanlının Gözbebeklerine Baktığında
Ne Görmüştü


Ali Özsoy
Çin Ezilen Dünyanın Dostu mu?


Özgür Erdem
Fethullahçılar, Aydınlıkçılar ve Tarafçılar Türk Düşmanlığında Buluştu


Ali Özsoy
Yaptıkları Çincilik mi Amerikancılık mı
Yoksa Ajanlık mı?


Şener Üşümezsoy
Türklerin ve Çinlilerin
3000 Yıllık Savaşı

Tuğrul Çelik
Nâzım Türkistanlının Gözbebeklerine Baktığında
Ne Görmüştü

“Yeni dünya”dan “yeni topraklar”a

Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabında Kolomb’un Amerika’ya ilk ayak bastığı zaman buraya “yeni dünya” adını verdiği yazar.

Çin’in uzun yıllar boyu istila ettiği beş bin yıllık Türk yurdu Doğu Türkistan’a verdiği isim de hayli benzer: Sinciang ya da Sincan. Anlamı ise “yeni topraklar.”

Doğu Türkistan’da en son yaşanan katliam girişimi sonucu 156 Türk’ün öldürülmesi bugün için bakınca yeni bir olay, ama kesinlikle ilk değil.

Peki her şey nasıl mı başladı?

Çin’in Doğu Türkistan topraklarında kalan Kaşgar’ı ilk istila girişimi 1758’de yaşandı. Aradan altı yıl geçtiğinde Çin’in istila ettiği Türk kenti sayısı altı olmuştu bile. İstilanın erken dönemi diyebileceğimiz 1755’ten 1765’e kadarki on yılda, yaklaşık yarım milyon Türk, Çinlilerce katledildi.

1765’te direnen son Türk şehri için Çinli komutan kaledeki son Türk ölünceye kadar saldırıya devam emrini veriyordu askerlerine…

Doğu Türkistan’da kendisine bağlı bir yönetim kuran Çin, adına ülkeyi yönetecek olanlar için Çinli gibi giyinmek ve Çince konuşma zorunluluğu getiriyordu. Doğu Türkistan’daki tüm şehirleri altın, gümüş ve zahire üzerinden vergiye bağlayan Çin, tüm haralara da imparator adına el koyuyor ve yerli halkın at sahibi olmasını da yasaklıyordu.

Çin istilasına karşı elbette ki isyanlar da oluyordu. Çin, ülkesini istila ettiğinde küçük bir çocuk olan Cihangir’in başlattığı isyan, şüphesiz ki, sonuçları açısından önemli ve öğretici.

1816’da başlayan ilk bağımsızlık savaşı sonucu Kaşgar’ı geri alan Cihangir, Çin’in kalabalık bir askerle karşı saldırısı sonucu yakalanıp Pekin’e getirildi.

İmparator’un ve halkın huzuruna çıkarılmadan önce hiçbir şey söyleyememesi için dili kesilmiş, imparatorun konuşmalarına cevap verememiş ve vahşice parçalanarak öldürülmüştü.

Bugün savunmasız Türkleri katleden zihniyetin bunu nereden miras aldığını görebiliriz.

Türklerin sürekli olarak devam ettirdiği bağımsızlık mücadelesi, tam olmasa da bir süre Doğu Türkistan’a bağımsızlığı getirmiş, ancak o da kısa sürmüştür. 1878’de toplu idamlarla gelen yeni düzenlemeler, artık uzun soluklu olacaktı.

Türk toprağında Çin-Rus anonim ortaklığı

Çin İmparatorluğu’nun 1911’de yıkılıp yerine milliyetçi Sun Yat-Sen hükümetinin kurulmasına kadar geçen 33 yıllık esaret sonrası, bir şeylerin değişeceği ümitlerinin de boş olduğu çok geçmeden anlaşıldı.

Çinli olmayanlara verileceği duyurulan otonomi hakkı ve bayrağın motifleri arasına bir de Doğu Türkistan’ınkinin eklenmesi sadece ama sadece görüntüde bir değişim yaratmıştı.

Beş bin yıllık Türk yurdunda Türklere otonomi vaat etmek ironik ancak, yıllarca esaret altında yaşamanın yarattığı vehametin etkisini gözardı etmemek gerekiyor. Öte yandan lafta kalsa da otonomi vaatleri ortaya atılırken, Çin istilası demografik yapıda kendini gösteriyor, Doğu Türkistan hızla Çinlileşiyordu.

Öte yandan öyle bir özerklikti ki bahsedilen, İçişleri Bakanlığı’na bağlı gizli bir komisyon, milliyetçi çıkışları önlemek için çalışmaya aynı gün başlamıştı bile.

Öte yandan Doğu Türkistanlı Türkler üç düşmanla birden sarıldıkları gerçeğini de fark ettiler. Kuzeyden gitgide yaklaşarak Türkistan’a ulaşan Sovyetler, Çinliler ve Müslümanlaşmış Çinliler.

Çin, Doğu Türkistan üzerinde genişlemeye çalışırken, Rusya gerek Çarlık döneminde gerekse Sovyetler döneminde kuzeyden Batı Türkistan’a doğru ilerliyordu.

Sömürgecilikte yolları Doğu Türkistan’da kesişen Çin’in ve Sovyet Rusya’nın bölgeye hakim olma girişimi, kimi zaman ikisini birlikte hareket etmeye zorluyordu.

Çok geçmeden ilk beraberlik ortaya çıktı. Kaşgar’da çıkan bağımsızlıkçı bir ayaklanma, Çinli genel vali ve Kaşgar’ın Sovyet vatandaşı emniyet müdürünün ortaklaşa çabalarıyla bastırıldı ve aynı gün 6000 Türk isyan suçundan kurşuna dizildi.

İsyanın ardından yeni bir düzenlemeyle milliyetçiliğe gem vurmak ve kimliksizleştirme politikasının ilk adımları atılmaya başladı. Milli eserler yasaklandı, Çince ve Rusça zorunlu hale getirildi.

Yeni yönetimin başındaki Çinlinin yardımcısı bir Rustu. 25 kişilik yönetimin de sadece 7’si Türk’tü.

Doğu Türkistan üzerindeki sömürgeci çıkarın dayattığı zorunlu birliktelik, 1950’de komünist Çin-Rusya arasında bir imzayla resmileşti. Petrol ve maden üzerine Çin-Rus anonim ortaklığı kuruldu. Bu kez sondajlar Türk yurdunun göğsünü deliyordu.

1955’te bugünkü Doğu Türkistan Özerk Cumhuriyeti kurulurken, Sovyet-Çin ayrışması da yaşanıyordu. 1960’ta da Sovyet yetkilileri Doğu Türkistan’ı terk ederken, Çin’i Doğu Türkistan’ı sömürmekle suçluyordu. Tabii aynı suçlamayı Çin de Sovyetler’e yapıyordu.

İşin ilginci ikisi de doğru söylüyordu!

Moskova: “Üçüncü Roma”

Türklerin İstanbul’u fethi Bizans’ın da sonu olmuştu. Bizans’ın yıkılışından sonra da en güçlü Hıristiyan devlet olarak Korkunç İvan’ın başında olduğu Çarlık Rusyası kaldı. Yapılan bir Moskova-Bizans evliliği sonucu kendisini Bizans’ın devamı olarak gören İvan’ın Türk ve İslam karşıtı temelli siyaseti “Moskova Üçüncü Roma’dır” şeklinde gelişmeye başladı.

Ancak Çarlık Rusyası’nın hareket yönü, batıdaki güçlü Osmanlı’ya değil, güneyde kalan Türkistan’a doğru olacaktı.

Güneydeki Türk yurduna doğru istila Ruslar için adeta verilmiş bir hak olarak görüyordu. Tıpkı beyaz adamın Latin Amerika’da düşündüğü gibi…

“Şöhretli kralların siz bozkır çapulcularıyla bir sulh akdetmesi imkânsızdır!”

Ardından Türklerden Rusya’nın tebaası olmaları isteniyordu. Önce en kuzeydeki Sibirya olmak üzere Galiyev’in doğduğu Kazan ve Astrahan tek tek düştü. Ardından daha güneydekiler… Türkistan gitgide daha yakına geliyordu.

Ruslar amaçlarının ne olduğunu kalede direnen Türklere yazdıkları mektupta açıkça belirtiyorlardı:

“Ruslar buraya ne bir gün için ne de bir yıl için gelmişlerdir, bilakis, ebediyen burada kalmak için gelmişlerdir ve geri çekilmeyeceklerdir.”

Kalede direnen Türklerin cevapları da aşağı yukarı hep aynı olmuştu:

“Barut boynuzlarımızda bir tek barut tanesi ve sokaklarda bir toprak parçası bulunduğu müddetçe harp edeceğiz!”

İstila çok kolay olmasa da Türkistan’a dayandığında Buhara ve Hive Hanlığı da düştü.

Peki Ruslar nasıl başarılı oluyorlardı?

Bir Rus subayı bunu şöyle anlatmıştır:

“Şunu bilmelidir ki, biz, Orta Asya’yı altınla değil, bilakis bilgi ve süngü sayesinde işgal ettik.”

Ancak şu da bir gerçek -Rus kaynakları da doğrulamaktadır- bilgisi ve süngüsü ne kadar parlak olursa olsun Türk yurdunun istilası çok kolay olmamıştır. Sonunda yenilmek kaçınılmaz olsa da kalan son Türk’e kadar direniş devam etmiştir.

Sorunun cevabını Türklerin sosyal ve kültürel yapısında aramalıyız.

Orta Asya’yı gezen bir İngiliz şunları kaydetmiş günlüğüne:

“Asya halklarına has tabi bir cömertliğe, münevver Avrupa’da rastlanamaz. En üst tabakadan itibaren en alt tabakalara kadar her şey, bir dilim ekmeğe varıncaya kadar bölüşülür. Müslümanlarda fakir kişilerle itibarlı kişiler arasında fark mevcut değildir, bilhassa devletle olan ilişkilerde han bir köylü kadar sadedir.”

Doğu halklarının belki de ön önemli yanları, Batılının kusur olarak gördüğü özel mülkiyete yabancılığıdır. Doğulu, Batılının anlam veremediği şekilde zenginliğe ve sahip olmaya karşı hırslı değildir. Bölüşmeyi bilir.

Aynı şaşkınlığı, Batılı istilacının, önündeki değerli taşlara karşı ilgisizliğini gösteren yerliye bakan gözlerinde de görebiliriz.

Türklerin yenilgisinin en önemli sebeplerinden bir diğeri de Türkler arasında birlikteliğin olmaması ve bu yüzden kimi zaman Türkleri birbirine karşı kullanan Rus entrikacı siyasetinin başarılı olmasıdır diyebiliriz.

Rusya’da meydana gelen radikal değişim sonrası Türklerin birlik kurabilecekleri bir şans olarak gördükleri Ekim Devrimi gelip çatmıştır. Ama…

“Halklar hapishanesi”nden Mankurt çiftliğine

Ekim Devrimi’yle ve Lenin’in “halklar hapishanesi” diye nitelediği Çarlığın yıkılışından umutlanan Türkler, devrimden kısa süre sonra hayal kırıklığına uğradılar.

Oysa Kızıl Ordu saflarında inandıkları Bolşeviklerle beraber çarpışmışlar, devrimin ardından iç savaşta da devrimi muhafaza etmek için yine cepheye koşmuşlardı. Hatta Müslüman Sosyalist Komitesi’nin Başkanı Vahidov, Çeklere karşı çarpışırken ölmüştü.

Ama değişen bir şey olmadığı kısa süre içinde ortaya çıkmıştı. Artık halka yapılan bildiriler “majesteleri adına” değil, “ihtilalciler adına” diye başlıyordu ama, içerik olarak birbirinden farkı yoktu.

Büyük Rus şovenizmi başka bir adla gelmişti bu kez. Devrimin o büyük parolası, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, söz konusu Türkler olduğu zaman çabuk unutulmuştu.

Orwell’in “Hayvan Çiftliği”nde geçen hikâyedeki gibi, hayvanlar insanların yerine geçer ve yeni bir yönetim kurarlar. Ama bir süre sonra tüm kuruluş ilkeleri teker teker silinir. Artık “herkes eşittir, ama eşitler içinde birileri daha eşittir.”

Burada da ilk silinen ilkeler, şüphesiz Türkler için olanlarıydı.

Mesela, Sovyet yönetimindeki tüm Türkleri bir araya getirecek Birleşik Turan Sosyalist Devletleri fikrini taşıyan Müslüman Sosyalist Komitesi Başkanı Galiyev…

Mesela Türkistan Komünist Partisi Kongresi’nde konuşan Turar Rıskulov’un Türkistan Komünist Partisi yerine “Türk Komünist Partisi” ve Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti yerine “Türk Cumhuriyeti” adını önermesi gibi tüm bağımsızlıkçı fikir ve mücadeleler “karşı devrimci” ve “milliyetçi sapma” gibi suçların en belirgin belirtileri sayıldı.

Ardından hepsi de aynı akıbete uğradılar ve ortadan kaldırıldılar.

Sovyet projesi “taksim ve ilhak” üzerinden ilerledi. Türkistan coğrafyasından “özerk” ve “milli” devletler türetildi: Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Kazakistan.

Bu “milli” devletlerin başkanlarının yanında iki-üç kişilik ve Ruslardan oluşan “yardımcı”lar görev yapıyordu.

Bu “milli” devletlerin başkanlarından birisinin, bir tren istasyonunun karşı tarafına geçmek için Rus istasyon şefinden izin alması gerekmişti ve izini de alamamıştı!

Bu “milli” devletler, ülkeleri için gerekli bir kamu harcamasını (teorik olarak başka bir şeye harcayamaz da zaten) yapmadan önce Rusya’dan müsaade rica ediyordu!

Yaşanan enternasyonalizm adı altında bir Ruslaştırma ya da “mankurtlaştırma” işiydi.

Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel eserinde anlatılan mankurtlaştırma politikası, bir sosyal psikoloji terimi olarak öz köküne yabancılaştırma, milliyetsizleştirme ve köleleştirme anlamına geliyor.

Mankurt kimdir ve nasıl olunur?

Mankurt, kitapta geçen bir efsaneye göre Juan Juan kabilesinin bozkırı işgal ettikleri dönemlerde tutsaklarına yaptıkları bir işkence türü.

“Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş.

Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünmeyen tek varlıkmış.”

Aytmatov, bu işkenceden yola çıkarak kimliksizleştirme ve köleleştirme politikasını çok etkili biçimde ortayla koyuyor.

Sovyetler’in Ruslaştırma politikasının sonucu da “halklar hapishanesi”nin “mankurt çiftliği”ne dönüştürülmesinden başka bir şey değildi.

“Sosyalist” kültür politikası olarak milli kimlikten arınmış, rejime sadık mankurt nesiller yetiştirilmesi hedeflenmiş ve insan faktörü ortadan kaldırılmaya çalışılmış.

Artık sadece ama sadece başında Stalin’in olduğu bir sistem vardı ve ona uygun insana ihtiyaç vardı. Moskova duruşmalarında sanık sandalyesine oturtulan devrimin altın çocukları bile, sisteme (Stalin ya da parti) karşı geldiklerini inanarak itiraf etmişlerdi. Sitem sadece bunları üretiyordu çünkü. Biri diğerine tercih edilebilir değildi.

Bu konuda bir Sovyet yetkilisinin verdiği müze örneklemesi de ilginç. Henüz mankurtlaşmayan, yani kimliğini korumayı başarabilmiş olanlar sistemin ancak müzelerinde yer bulabilecekler!

Şöyle bir formül bulmuşlar:

“Rus alfabesi+Anadil yoluyla komünistleştirme = Ruslaştırma”

Bu sebeple Kiril alfabesi tüm Türklere dayatıldı. Ama hemen değil. Önce Türkiye’nin Latin Alfabesine geçmesini beklediler. Aksi takdirde Türk dünyası kolay anlaşabilirdi.

Türkiye’de Latin alfabesi kullanılmaya başladıktan sonra Sovyetler Türk bölgelerinde Kiril alfabesini kullanmayı zorunlu hale getirdi.

Ruslaştırmanın ikinci bir dayanağı olarak nüfus hareketi gösterilebilir. “Memleket içi göç” politikası adı altında Türklerin yoğun yaşadıkları bölgelere Rus göçü sağlanarak asimilasyonla ve kimi zaman olduğu gibi katliamla bu politika yürütülmüş.

Örneğin 1959 nüfus sayımına göre Kazakistan nüfusunun sadece %29’u Kazak Türklerinden oluşuyordu. Asimilasyonun boyutu ortada…

Bir de Türk devletlerinin marşlarının bile Rus yapımı olup içinde “Büyük Ruslar cumhuriyetleri ebediyen bölünmez bir birlik halinde birleştirdiler” cümlesinin geçmesi, Ruslaştırmanın hangi sınırlara ulaştığı konusunda fikir veriyor.

“Açların gözbebekleri”ni görebilmek

Rıskulov, 7. parti kongresinde Türkistan’da yaşanan ve Sovyetlerin kayıtsız kalıp ilgilenmediği büyük bir açlık sorununa değiniyordu:

“Ekmeği spekülasyoncuların elinden almazsak, açlık çekenlerin ipini kendi ellerimizle çekiyoruz demektir. Yerli proletaryanın kemikleri üzerine Sovyet hakimiyeti kurulamaz. bazıları bunu istiyorlar diye, biz buna izin vermeyiz. Yerli proletaryayı diğerlerinden asla ayırmayız.”

Bu durumu Sovyetler’deyken Nâzım da görmüş ve “Açların gözbebekleri”ni yazmıştı. Türkistan’daki Türkleri…

TÜRKSOLCUSU Nâzım’ın gözbebeklerini bile görebildiği Türkleri, günümüz solcusu niye göremiyor?

Yoksa o da mı mankurtlaştı?

Nâzım Hikmet

(Sayı 245, 20/07/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40