Tuğrul Çelik
TÜRKSOLU'nun Nâzım'ı

15 Ağustos 1960’ta, Sovyet Barış Komitesi’nin bir toplantısında Kars, Ardahan ve Boğazlar’ın birlikte kontrolü üzerine şiddetli bir tartışmanın taraflarından birisi olan Nâzım, ev sahiplerinin gözlerine baka baka şöyle demiştir.
“Burada Türkiye’min toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de,
her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim.
Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için
dökmeye hazırım.”
Bugün hangi “sol”cu bunun söyleyebilir?
İşte, Nâzım böyle bir komünistti.
Türk olduğunu söyleyebilen bir solcuydu!
TÜRKSOLCUSUYDU! |
|
Mustafa Kemal ve Nâzım
Birinci Dünya Savaşı bitmiş, yenik sayılan Osmanlı, Mondros’u imzalamıştır…
“Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.”
İmza atıldığı zaman 16 yaşında bir Bahriye Mektebi öğrencisi de vaziyeti daha sonra şöyle anlatmıştı:
“Bizim okul gemisi İstanbul yakınlarında demir atmıştı. Doğrusu, artık askeri bir gemi değildi bu. Mondros Mütarekesi’yle, Türklerin donanmaya sahip olma hakkı yasaklanmış, Türk donanması gemilerinden silahları alınmıştı. Limanlarda cansız cansız sallanıyordu bu gemiler. Bunlardan bazıları, bu arada bizim öğrenim gördüğümüz ‘Hamidiye’ okul gemisi olarak kullanılmaktaydı. İşgal altındaki İstanbul’un yürekler acısı fonunda gemimizin zavallı görünüşü bizde yurdumuz adına acı ve onur kırıklığı duygusu uyandırıyor, düşmana utanmazca teslim olan komutanlarımıza isyanla dolup taşıyorduk. Hepimiz, alevlenmek için bir kıvılcım bekliyor gibiydik.
… Mustafa Kemal önderliğinde çetelerin işgalcilere karşı savaştığı haberleri de geliyordu Anadolu’dan. Bütün bunlar sabrımızı taşıran son damlalar oldu ve ayaklanmaya karar verdik!”
Ve ayaklanma başladı. Derslere çıkmadılar, komutanları dinlemediler, “Mustafa Kemal’e katılmaları” için bırakılmalarını istediler. “Silahları sökülmüş kadavraya dönmüş bir gemide, sıfır maneviyatla sözüm ona subay çıkacaktık.” diyorlardı.
Vatan olmadan subay olmuşlar, neye yarardı?
Çok değil birkaç gün sonra, bazı öğrencilerin sağlık sorunu nedeniyle okuldan çıkarıldıkları söylendi. Çıkarılanlar arasında O da vardı: Bahriye Mektebi öğrencisi Nâzım Hikmet.
Aynı gün, ‘Anafartalar kahramanı’ olarak bildiği ve zaman zaman cepheden haberlerini aldığı Mustafa Kemal de, Türklerin Portusçu Rum çetelerine karşı direnişini engelleme göreviyle Anadolu’ya gönderiliyordu.
Nâzım , “Dünya savaşında yüz akımız olan Çanakkale savunmasında adını duyuran ‘Anafartalar Kahramanı’nın böylesi bir zapturapt girişimine alet olmayacağından” emindi.
Çanakkale’de şehit olan dayısı da Mustafa Kemal’in askeriydi. On üç yaşındaki Nâzım dayısının niçin öldüğünün bilincindedir o yaşta:
“Dayım! Dayım! O idi büyük kahraman
Benim ulu Türk göğsümü
İşte o idi kabartan
Bana büyük kahramanlık eserleri gösteren
Bana âli fedakârlık dersleri veren
Vatan için feda-yı can etmenin
Usulünü öğreten
Millet için ölmenin
Büyüklüğünü telkin eden.”
Dayısı, “Size ölmeyi emrediyorum!” emrini duyar duymaz atılmıştı belki en ön safa, kim bilir? On üç yaşındaki Nâzım, dayısından öğrendiklerini, dayısına da Mustafa Kemal’in öğrettiğini anlamaya başlamıştır artık.
Nâzım’ın Mustafa Kemal tavrı
Mustafa Kemal, işin iç yüzünü öğrenen Vahdettin tarafından geri çağrılmasına, apoletlerini sökerek cevap verdi. Milletin sinesinde yerini aldı.
“Yahu bir şeyler oluyordu benim henüz görmediğim Anadolu’da” diye düşünüyordu Nâzım. Artık, O’ndan ve Anadolu’dan gelen her haberle daha çok heyecanlanıyordu İstanbul’da:
“Biz ki İstanbul şehriyiz,
Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
bir de Yunan,
bir de zavallı Afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek
döllerimiz:
Vahdettin Sultan,
ve damadı Ferit
ve İngiliz muhipleri
ve Mandacılar.”
Paşa torunuydu Nâzım. Üç yaşında Halep’te paşa torunluğu ve on dördünden beridir de şairlik etmekteydi. Çok rahat “birey” olabilirdi. İmkanı da vardı. Ama o mücadeleyi, “biz”den olmayı seçti. Direnmeyi seçti, dövüşmeyi seçti.
Karayılan’ı, Arhavili İsmail’i, Kartallı Kazım’ı ve İzmir Rıhtımı’ndan Akdeniz’e Bakan Nefer’i anlattı hep.
Anadolu’ya da Mustafa Kemal’in ardından gitmişti “Kuva-yı Milliye”sinde:
“Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.
Sivas, mandayı kabul etmedi fakat,
‘Hey gidi deli gönlüm’,
dedi
‘Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
‘ya İstiklal ya ölüm!’
dedi.”
Peki kendisi İstanbul’da boş mu durdu Nâzım?
Benerci’nin günahı ne?
Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nin tepesinde kocaman bir Yunan bayrağı görünce deliye dönmüş ve bayrağı alıp paramparça etmişti.
Bir çete reisiydi artık Nâzım. Hava karardığı zaman yanındaki birkaç arkadaşıyla arka sokaklarda gezinirlerdi. Yanlarında gayrimüslim kızlarla sarhoş dolaşıp, Türk kadınlarına da musallat olan işgalci askerleri bir köşede kıstırıp dövüyor ve silahlarını alıp kayboluyorlardı.
Anlattığına göre en çok “sarıklı, sakallı İngiliz maşası” Hint askerlerinin korkup kaçmaları hoşlarına gidiyormuş. Onlar, İngiliz maşası olmuşlardı; tıpkı öz vatanındaki muhipler gibi.
Yıllar sonra, yine devrimci bir Türk genci Deniz, vatan toprağına ayak basan ABD askerlerini Dolmabahçe’den yaka paça denize atacaktı.
Nâzım’a ilişkileri üzerinden, bel altından saldıran sağcı zihniyet, o yıllarda ABD askerlerinin uçkurunun derdine düşmüş, aylar öncesinden genelevlerin tepeden tırnağa yenilenmesini politika haline getirmişti.
Hindistan dedik de...
Nâzım’ın bir oğlu vardır Hindistan’da, Kalküta’da. “Oğlum” der ona. Adı Bernerci.
“Benerci benim oğlum.
Onu ben
kellemden, etimden, iskeletimden
sizin için doğurdum...”
Benerci, Hindistanlı genç bir devrimciydi. Sıradan bir Üçüncü Dünya devrimcisi.
“... iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O ...”
Böyle tarif eder Nâzım, Benerci’yi. Farkı yoktur diğerlerinden; ama tek farkı devrimciliğidir. Nâzım, kimi zaman yanına çağırır Benerci’yi Babıali’deki matbaaya, bazen de kendisi çıkar gelir Kalküta’ya Benerci’nin yanına. “Anlat” der oğluna.
Benerci altı yoldaşıyla tutuklanır, sonra bir tek o serbest bırakılır. İngiliz’in amacı geride kalanları da yakalamaktır. Ama Benerci kitleden uzak, yalnız kalmıştır bir kere... İntihar mektubunu yollar Nâzım’a.
Nâzım yıldırım gibi dalar Benerci’nin odasına; bir de ne görsün. Benerci yaşamakta ve yazmaktadır gülümseyerek.
Mermi elindedir, çıkarmıştır onu. Gelecekteki “o dehşetli güzel günlere” saklamaktadır.
“Benerci Kendini Niçin Öldürdü?” yüzünden eleştirilmiştir Nâzım .
Neden mi? Silahı ateşlemedi diye. Yanlışlar olsa da devrimci kaldı diye.
Nâzım kıyasıya eleştirecektir Roy Dranat’ı “Benerci Kendini Niçin Öldürdü”de. Eski arkadaşı Roy Dranat “dünyayı düzeltecek ben mi kaldım” düşüncesindedir ve bunu Benerci’ye de önerir:
“... Hayat öyle karışık.
Geç efendim bunları bırak.
Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...
Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,
yaz:
‘Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz
Dehrin bu hayı huyuna meclubu
handeyiz...’
Gerisini at.
İşte felsefei hayat.”
Gerisini at.
İşte felsefei hayat.”
Anadolu’dan Moskova’ya
bir devrimcinin yolculuğu
Ama Nâzım seçimini çoktan yapmıştır Benerci’de...
Nâzım için yola çıkma zamanı gelmiştir. İnebolu’dan Ankara’ya olan yolculuğun sonunda Mustafa Kemal’le ilk ve son görüşmesini yapacaktır.
İlk karşılaşmalarında (aynı zamanda son) kulağına kadar gelen şiirlerini sorar Mustafa Kemal.
-“Güzel şiirler yazdığınızı söyledi bana Paşa Hazretleri. Mevzulu şiirler mi bunlar?”
-“Umumiyetle öyleler.”
-“Umummiyetle yetmez! Şu sıralar yalnızca mevzulu şiirler yazmalısınız. Memleketin buna ihtiyacı var.”
Mustafa Kemal’e gelen bir haber yüzünden konuşmaları sona ermek zorunda kalır. Yıllar sonra bu anısını anlatırken, arada şunu belirtmiştir Nâzım:
“O olmasaydı, Türkiye olmazdı.”
Anadolu’ya ve Ankara’ya ilk ziyaret ve Mustafa Kemal’le ilk görüşmenin ardından beklenen şiir gelmişti:
“Gel ey imanlı gençlik,
gel ey beklenen gençlik!
Gel ki anadolu’da senin bükülmez, çelik
İmanına, azmine ümit bağlayanlar var...”
Ardından Moskova yolları görünür Nâzım ’a...
Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde, tüm Üçüncü Dünya’dan öğrencilerle birliktedir. Üç yıl sonra bir “komünist” olarak mezun olur okuldan. Üçüncü Dünyacı bir “komünist” olarak. Oysa daha üç yıl önce Marks ve Engels adını İnebolu’da yolda tanıştığı, Almanya’yı ve oradaki devrimci mücadeleyi görmüş “Spartakist abileri”nden ilk kez duyuyordu. Komünizmin ise K’sını bilmiyordu.
Ama Nâzım o zaman da devrimciydi, milliyetçiydi.
Nâzım: Milliyetçi ve devrimci bir Türk
Hintli Benerci’nin yanı sıra, İsrail’in Mısır’a saldırısında, Port Said’de öldürülen 13-14 yaşlarındaki Mansur’u ve Habeşistanlı Tananta-Babu’yu anlattı şiirlerinde. Ve Mussolini’yi, Hitler’i ve Menderes’leri, faşistiklerini...
Hem Afrikalı hem Asyalıdır:
“Kardeşlerim.
Bakmayın sarı saçlı olduğuma
Ben Asyalıyım
Bakmayın Mavi gözlü olduğuma
Ben Afrikalıyım.”
Ama hepsi bir yana bir Türk’tür Nâzım. Üç yıl boyunca Rus gazetelerinden takip etmiştir Türkiye’sini.
“Rus gazetelerinde sık sık haberler çıkıyor bizimle ilgili. Deliler gibi okuyorum bunları tekrar tekrar. Nasıl seviniyorum, bilsen... Yunan’ı denize dökmüşüz! Lozan’da heriflerin ağzının payını vermişiz! Cumhuriyet kurulmuş! Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilmiş! Saltanat ve hilafet bitmiş! Yepyeni, çağdaş bir devlet yeşeriyor çürümüş Osmanlı’nın kalıntıları üzerinde ve bunları dünyanın bir ucundaki herhangi bir yabancı gibi gazeteden öğreniyorum. Oysa, ben de bir köşesinden tutmamalı, uzaktan bakıp durmalı mıyım olup bitenlere? Benim de bir misyonumun olması gerekmez mi?..”
Nâzım Türkiye’ye dönmeli ve üretmeliydi. Öte yandan Sovyetler’de de hoşuna gitmeyen olaylar olmuştu. Suphi’ler Stalinci bir komplo ile katledilmişlerdi. Lenin’in ölümü ve ardından ortaya çıkan vasiyetinin okunmaması, Sovyetler’in yaşayacağı dönüşümün de başlangıcıydı. Nâzım bunun farkındaydı. Lenin, suikast denemeleri hastalık ve felç gibi nedenlerle yönetimi Nâzım’ın tabiriyle “çapsız adamlara” kaptırmıştı. Otuz sene sonra açılan vasiyette, Stalin’in parti sekreterliğinden alınması yazıyordu.
Türkiye’ye dönüşü aynı zamanda sosyalizmin bu topraklardaki köklerine de dönüş oldu. “Şeyh Bedrettin Destanı”nda, Marks’tan yaklaşık dört asır önce bu topraklarda, bu topraklara has yaşanmış bir sosyalizm denemesini günyüzüne çıkardı:
“...yarin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep baraber!
diyebilmek
için...”
Nâzım TÜRKSOLCUSUYDU
1938, Nâzım için kötü bir dönemin başlangıcıdır. Donanma Davası’nda suçlu bulunan Nâzım, 35 yıl hapis cezasına çarptırılır.
Atatürk ölüm döşeğindedir, Nâzım ise otuzbeş yıl hapis cezasına çarptırılır. Sadece ve sadece Atatürk’ten af dilemiştir Nâzım, ama bu amaçla yazdığı mektup Atatürk’e ulaşmamıştır.
“Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam ve yurdunu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet; küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.”
Yine bir başka duruşmada şöyle demişti:
“Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in Türkiye’ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğunun bilincindeyim. Komünist olmam Mustafa Kemal Paşa’ya saygı duymama ve Anayasadaki altı umdeye sahip çıkmama engel değildir.”
Ardından gelen af, bir tek Nâzım’a yaramadı. Bu sefer askerliğe çağırdılar Nâzım’ı 49’unda. Mesele tabii ki Nâzım’ın askerliğini yapması değildi. Mesele, solun yok edilmesiydi. O dönemde adı Nâzım Hikmet’ti. Nâzım buna dayanamadı ve bir daha dönmemek üzere, mavi gözlerine siyah örtüler inene kadar yaşayacağı Sovyetler’e döndü.
Bugün birçok “sol”cu Nâzım’a “usta” diyedursun, ustadan öğrendikleri en ufak bir şey bile yok ne yazık ki. Nâzım’ın kutsal bildiği ne varsa, küfretmek üzerine kurulu bir “sol”culuğun ne Nâzım’la ne de solla ilgisi olabilir.
15 Ağustos 1960’ta, Sovyet Barış Komitesi’nin bir toplantısında Kars, Ardahan ve Boğazlar’ın birlikte kontrolü üzerine şiddeti bir tartışmanın taraflarından birisi olan Nâzım, ev sahiplerinin gözlerine baka baka şöyle demiştir:
“Burada Türkiye’min toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım.”
Bugün hangi “sol”cu bunun söyleyebilir?
İşte, Nâzım böyle bir komünistti.
Türk olduğunu söyleyebilen bir solcuydu!
TÜRKSOLCUSUYDU!
(Sayı 238, 01/06/2009)
|