Kaya Ataberk
Mahir Çayan ve
Bitmeyen Kızıldere
Dere böyle durulmaz,
Gence kurşun sıkılmaz,
Sanma faşist olandan,
Bir gün hesap sorulmaz…
37 yıl önce Kızıldere…
Mahir ve arkadaşları Ünye Radar Üssü’nde görevli İngilizleri kaçırıp Kızıldere köyüne geldiklerinde, Ulaş Bardakçı İstanbul’da, Sinan Cemgil ve arkadaşları Nurhak’ta çoktan katledilmişti. Diğer taraftan da Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan sonunun idam olacağı belli bir mahkeme sürecindeydiler.
Kızıldere’deki köy evinde bulunanlar arasında hem Mahir’in THKP-C’li arkadaşları hem de onlarla beraber Denizleri kurtarmak için yola çıkan THKO savaşçıları Cihan Alptekin ve Ömer Ayna vardı.
Şehir gerillası eylemlerinin ve İsrail Başkonsolosu Ephraim Elrom’un vurulmasının ardından THKP-C savaşçılarının, başta Mahir olmak üzere, çoğu yakalanmış ve Maltepe Cezaevi’ne konulmuştu. Yakalananlar işkenceden geçiriliyor, ardından da Denizler gibi idamla yargılanmak üzere 12 Mart faşizminin mahkemelerine sevk ediliyorlardı. Yakalanmayanlarsa dışarıda MİT ya da polis tarafından katlediliyordu. Mahir ve arkadaşları içerde kalarak hem Denizlerin hem de kendilerinin idamını beklemek yerine hapisten kaçıp Denizleri kurtaracak bir eylem gerçekleştirmeyi planladılar. Kızıldere’ye giden yol işte bu kaçışla beraber başlamıştı.
Ulaş Bardakçı kaçışın ardından daha İstanbul’dayken 12 Martçıların baskınında şehit oldu. Mahir’in başında olduğu grupsa planlanan eylemin ilk kısmını başarıyla gerçekleştirmişlerdi. İngilizler devrimcilerin yaşamına karşılık rehin alınarak Kızıldere’ye getirilmişlerdi.
Yayınlanan bildiride Mahir iktidarı ve 12 Martçıları uyarıyordu: “1972’nin Türkiye’sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçının oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin, yani bizlerin kurşunlarıyla yok olacaklardır. Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan emperyalizminin askeri örgütü NATO’da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır”. Şartlar infazların durdurulması ve hiçbir devrimcinin idam edilmemesiydi…
30 Mart 1972 sabahı yapılan geniş aramaların ve kullanılan devlet olanaklarının yardımıyla Mahirlerin Kızıldere’de kaldıkları ev bulunmuştu. Sabahın ilk saatlerinde iki jandarma eri eve yaklaşıyordu. İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Tuğgeneral Vedat Parlar, Ankara Merkez Komutanı Tevfik Türüng gibi tüm üst düzey Amerikancılar ve 12 Martçılar bir süredir operasyonu Ünye’den takip ediyorlardı. Onlarca kişi gözaltına alınmış ve sorgulanmıştı. Ev, aralarında Mehmet Eymür gibi MİT’çilerin de bulunduğu büyük bir asker, polis kuvveti tarafından sarılmıştı. ABD ve uşakları, Mahir ve arkadaşlarını katletmeye çoktan karar vermişlerdi. Dışarıdan teslim olmaları yönünde çağrılar yapılırken, evin içinden devrimci marşlar ve sloganlar yükseliyordu.
İçerdeki on genci katledecek olan ağır ateş başlamadan az önce son bir çığlık yükseldi: “Faşist MİT’çiler, Amerikan uşakları! Atatürk Çanakkale’de yüzlerce İngiliz’i öldürdü. Ülkemizin bağımsızlığı için bir avuç İngiliz’i öldürmekten geri durmayacağız! Yaşasın THKP-C, yaşasın THKO!” Bunlar, Mahir’in son sözleri olmuştu. Bize bıraktığı mirası…
Ardından açılan ateş, eve atılan top mermisi içerde kimseyi sağ bırakmadı. Mahir ve dokuz arkadaşı İkinci Kurtuluş Savaşımızın şehitleri arasına katılmışlardı.
Atatürk büstünün önünde nöbet tutan genç adam
Kızıldere’den 6 yıl önce, Ankara… 1966 yılında artık 27 Mayıs 1960 hareketinden geriye pek bir şey kalmamıştı. Amerikancı Adalet Partisi’nin iktidarı altında gericiler, yobazlar, faşistler günden güne daha da pervasız saldırılarda bulunuyorlardı. İşi o noktaya vardırmışlardı ki, Türkiye’nin dört bir yanında gericiler Atatürk heykellerine ve büstlerine saldırır olmuşlardı. Bu gerici saldırılara karşı devrimci gençler “Ata’ya bağlılık nöbetleri” adıyla Atatürk heykellerinin önünde nöbet beklemeye başladılar. Ankara’da bu nöbetleri örgütleyenlerin başında Mahir vardı. Kızıldere’den 6 yıl önce devrimci mücadeleye yeni girdiği yıllarda Mahir’i Atatürk’e bağlılık nöbeti beklerken görüyoruz. Mahir, ilk siyasal bildirisini de bu olay üzerine kaleme almıştı:
“Biz bu çirkin saldırılara araç olan zavallı kişilere değil, bu anlayışın bilinçli çıkarcı sözcülerine sesleniyoruz. Kuvvetini Atatürk devrimlerinden alan bir gençlik örgütü olarak biz SBF Fikir Kulübü, tüm bu yurtsevmez hareketlerin karşısında sonuna dek direneceğiz ve Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerini kıracağız”.
Muhtemelen altı yıl sonra Kızıldere’de bu yeminlerinin gereğini yerine getirirken, o yıllar akıllarından geçmiştir. Devrimci gençliğin İkinci Kurtuluş Savaşı kavgası, geçen zaman içinde ABD’ye ve gerici-faşist uşaklarına karşı tüm tavizsizliğiyle sürmüştü.
Mahir’in Ulusal Kurtuluşçu ve Atatürkçü tavrı her hareketine yansıyordu. O evde radyoda İstiklal Marşı’nı duyduğu zaman ayağa kalkarak dinleyecek kadar bağımsızlığa ve Türk ulusuna düşkündü. Amerikan bayrağına sarılan sahte milliyetçilerin ve 6. Filo’yu kıble yapan mukaddesatçıların aksine gerçek milliyetçilik o dönemde de solcuların, sosyalistlerin karakteriydi.
İşte Kızıldere’de katledilen Atatürk gençliği, Ulusal Kurtuluş savaşçıları bunlardı.
“Ya İstiklal ya ölüm” diyenler
Maltepe Cezaevi’nde tutukluyken Ulaş’la beraber kaleme aldıkları THKP-C savunmasında Mahir, 12 Mart’ın suçlamaları karşısında kendilerini şöyle tanımlıyordu: “Kemalizm, ülkemizde asker-sivil aydın zümrenin geleneğini yansıtan, antiemperyalist ve anti feodal bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizm’in sağı solu olmaz. Kemalizm soldur, Milli Kurtuluşçuluktur, emperyalizme karşı bir zümrenin isyan bayrağıdır. Milli Kurtuluşçu bir tutum yansıtması açısından bizler sapına kadar Atatürkçüyüz. Onun Milli Kurtuluşçuluk bayrağını, hayatımız da dahil, her şeyimizi ortaya koyarak biz dalgalandırıyoruz”.
Böylece Mahir, hem Atatürk’ün solcu olmadığının propagandasını yapan sağcılara hem de solun Atatürkçü olamayacağını yayan “solcular”a esaslı bir cevap vermiş oluyordu. Bu cevaba yıllar sonra bizlerin daha çok ihtiyacımız olacağını daha o zamandan görmüş olmalıydı.
Daha önce yazdığı yazılarında da sol örgütlenmenin ve sosyalist devrimin yolunun, milli devrimden geçtiğini belirtmiş ve stratejisini bu tespitin üzerine inşa etmişti: “Proletaryaya oportünizmin bütün biçimlerini göstererek, gençlik hareketinin anlam ve niteliğini, Kemalizm’in tarihi geçmişini ve mili kurtuluşçu geleneğini tekrar tekrar anlatarak, II. Milli Kurtuluş Savaşımızda işçi ve köylü kitlelerinin en yakın dost ve müttefiki olduğunu belirterek politik bilinç götüreceğiz ”. Yani sosyalizme giden yol da halka Kemalizm’in anlatılmasından geçiyordu, başka bir yerden değil…
Mahir açısından da tüm 68 gençliği açısından da Türkiye’nin temel gerçeği ABD emperyalizminin gizli işgali altında olmasıydı. 1919’da Yunanlılar eliyle gerçekleştirilen açık işgal yerini yabancı sermayenin, ABD-NATO üslerinin, Barış gönüllülerinin kapalı işgaline bırakmıştı. Ancak Atatürk’ün “tam bağımsızlık” şiarının yerinde yeller estiği kesindi. Gene savunmada; “Halkımız 52 yıl sonra tekrar 1919’ları yaşamaktadır. Ülkemiz, tekrar emperyalist boyunduruk altına girmiştir. Aradaki tek fark, 1919’larda, emperyalizm tankıyla, askeriyle, topuyla ülkeye girmişti. Açık bir işgal hali mevcuttu. 1971’in Türkiye’sinde ise, emperyalizm, ikili anlaşmaları, üsleri, tesisleri, teknisyenleri, tekel ve tröstleriyle ülkemize girmiş ve işgal etmiştir” cümleleriyle Türkiye’nin durumunu tahlil ediyordu.
Mahir açısından iki seçenek vardı. Bunlardan birincisini iki ayrı sınıfta tanımlamıştı: “Türkiye için bu gaflet ve dalalet içinde olanlar açısından iki alternatif vardır. Türkiye ya Rusya’nın peyki olacaktır ya da Amerika’nın peyki olacaktır”. İkinci seçenekteyse devrimcilerin tavrı yani Atatürk tavrı vardı: “Gelelim ikinci alternatife: bu alternatif, 20. Yüzyılın ikinci yarısı da dahil olmak üzere, her tarihi dönemde ulusun tam bağımsız olarak yaşayabileceğine inananların, emperyalist boyunduruk altında yaşamaktansa ölmeyi yeğ tutanların alternatifidir. Bu ikinci yol, hayatı da dahil olmak üzere her şeyini ortaya koyarak, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘1Ya istiklal, ya ölüm’ parolasını kendisine şiar edip ‘Tam bağımsız Türkiye’ için bitmemiş olan Anadolu İhtilâl’i için savaşanların yoludur. Bugün Gazi Mustafa Kemal’in yükselttiği ‘İstiklal-i tam Türkiye’ bayrağı bu yolu seçmiş olan sosyalist ve gerçek Kemalist Milli Kurtuluşçuların ellerinde dalgalanmaktadır”.
İşte, Kızıldere’de katledilen sadece Mahir ve arkadaşları değil, “Ya istiklal ya ölüm” anlayışıydı.
Mahir kimle savaştı, kimi savundu?
Mahir’in “Ya istiklal ya ölüm” demesinin ardından doğal olarak onun en büyük düşmanı emperyalizmin kendisi olmuştu. Türk ulusunun bağımsızlığını ele alan ve onu en acımasız sömürüye, geri kalmışlığa mahkum eden emperyalizmi yenmek onun en temel amacı olmuştu. Sadece Türkiye’nin değil tüm ezilen dünyanın da düşmanının emperyalizm olduğunu Mahir çok iyi görüyordu: “Geri bıraktırılmış ülkeler iki şıktan birisini tercih etmek durumundadır: Ya uluslar arası kapitalin sömürü alanı olarak kalacaklardır, açlığın sefaletin pençesinde kıvranacaklardı, ya da isyan bayrağını kaldırıp kurtulacaklardır”. Sömürüden kurtulmak için emperyalizmle savaşmak gerekliydi. Mahir, Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşı ve devrim çözümünü tüm ezilen dünyaya da önermişti: “Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde I. Kuvayı Milliye’nin zaferiyle birlikte dünyada mazlum ulusların, emperyalist boyunduruktan tek kurtuluş yolu olarak halk savaşları çığırı açılmış oluyordu. Ve açılan bu yoldan, birer yarı sömürge olan Çin, Vietnam, Küba, Kore, Cezayir emperyalist boyunduruğunu kırarak (halk savaşı vererek) bağımsız uluslar ailesine katılmışlardır”.
Mahir, ezilen tüm ulusların yanında aldığı tavrın da ötesinde Filistin davasının yanında yer almıştı. Elrom’u kaçırıp infaz ederlerken Mahir ve arkadaşları karşılarındaki düşmanın kim olduğunu iyi biliyorlardı.
İsrail’in ne olduğunu açıklarken “ABD emperyalizminin, Ortadoğu’daki maşası Siyonist İsrail’i kullanarak bu bölgedeki antiemperyalist hareketleri kanla, ateşle bastırma yolunu tutuşunun altında bu gerçek yatıyor” diyordu ve Filistin mücadelesiyle Türkiye’nin mücadelesinin ortaklığına vurgu yapıyordu.
Bunların yanında Mahir, 27 Mayıs’ın ve Türk Ordusunun yanındaydı. Ordunun milliyetçi karakteri onun için olumlu bir duruştu: “Türk Ordusu’nun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan ilk Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk Subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen antiemperyalizm, milliyetçiliktir”.
Her şeyin ötesinde Mahir, emperyalizmle savaşmış Türk Milletini savunmuştu…
Kızıldere’nin amacı ve katliamın ortakları
Mahir, Denizlerin yaptığı gibi Atatürk’ün olmadığı ve Atatürksüz bırakılmış bir Türkiye’de Ulusal Kurtuluş mücadelesi vermeye çalıştı. Bu nedenle de diğer 68 kuşağı devrimcileri gibi kendisini II. Kurtuluş Savaşçısı olarak adlandırmıştı.
Diğer taraftan da Mahir, Sultangaliyev’in ve Kadro’nun fikirlerinin bilinçli olarak hasıraltı edildiği, Batılı sol şablonların devrimcilere zorla dayatıldığı bir ortamda Ulusal Kurtuluşun teorisini yapmaya çalıştı.
Bu noktada giriştiği mücadele mandacılığın her türlüsüne karşı oldu. Belki emperyalizmin kapitalizmle bir ve aynı olduğunu, dolayısıyla da buna karşı verilecek mücadelenin Milli Demokratik ve Sosyalist aşamalara bölünmesi gerektiği konusunda yanılmıştı. Ama yine de Ulusal Solun fikir olarak ilerlemesine de önemli katkılarının olduğu ortadadır.
Mahir’in mücadelesi emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluşu ve sosyalizmi öneren bir mücadeleydi. Özellikle 1968 itibariyle yükselen milliyetçi ve devrimci hareketin bayrağını Denizlerle birlikte en önde taşıyan o olmuştu. Aslında Kızıldere derken aynı zamanda Nurhak ve 6 Mayıs da demeliyiz.
Bu devrimci katliamı bir zincirleme operasyon olarak ABD ve uşaklarının eliyle gerçekleştirilmişti. 1972’nin sonuna gelindiğinde artık ne Denizler ne de Mahirler hayattaydı. Fakat emperyalizm burada durmayacaktı.
Emperyalizmin çok iyi bildiği bir şey vardır. Devrimcinin varlığı fiziksel varlığı ile sınırlı değildir. Emperyalizm devrimciyi katledebilir ama onun fikri yaşamaya devam ettikçe hala onunla uğraşmak zorunda olduğunu bilir. Bu nedenle de emperyalizm, Mahir’i şehit etti ama ardından onun fikirlerini öldürmek için de planını devreye soktu.
Mahir’in ardından ortaya çıkan, onun adını anarak onun yaptıklarının, yazdıklarının ve düşündüklerinin tam tersini yapan “sol” ihaneti emperyalistler bizzat kendi elleriyle yarattı. Bu ihanetin Mahir’i öldürmekten bir farkı da yoktur aslında. 12 Martçılar Mahirleri Kızıldere’de sadece bir kere öldürdü. Bir kısım sol görünümlü 12 Martçı faşistse Kürtçülükleriyle, AKP’ye destekleriyle, liberal solculuklarıyla, türbancılıklarıyla, Ermenicilikleriyle, Atatürk düşmanlıklarıyla, PKK listelerinden milletvekillikleriyle Mahir’i kurşunlamaya devam ediyorlar.
Kısacası Kızıldere 37 yıldır bitmiş değil. Mahir’i anmak da yaşatmak da bugün doğru yerde durmaktan geçiyor…
(Sayı 230, 30/03/2009)
|