Gökçe Fırat
CHP'de Çarşaflı Kadın
Gördüğü Zaman
Atatürk Ne Yapmıştı

Atatürk, medeni kıyafetli
kadın ve erkeklerle, Ankara’da Gazi Orman Çiftliği’nin açılış töreninde
(7 Haziran 1925) |
|
CHP yönetiminin vatana ihanet suçu
CHP’nin son dönemde başlattığı dincilikle kucaklaşma politikası CHP yönetimi tarafından halkla kucaklaşma olarak lanse ediliyor. Hattta daha da ileri gidilerek “Cumhuriyet’i halkla buluşturuyoruz” söylemlerine yer veriliyor.
Aslında sadece bu slogan bile, gerici kesimin 80 yıllık temel tezini kabul etmek demektir. Eğer CHP bu şekilde halkla kucaklaşıyorsa bugüne kadarki Cumhuriyet devrimleri ile halktan uzaklaşmıştı! Cumhuriyet’in tepeden inme olduğu ve halkın bu devrimleri asla benimsemediği tezlerini böylelikle CHP de kabul etmiş oluyor.
Ama uyanık CHP yönetimi halkı ve tabanını kandırmak için başka bir yol tutuyor. Diyorlar ki, halka “Kur’an öğrenmeyin” mi diyelim? Bir çarşaflı kadın CHP’ye üye olmak isterse ona “hayır biz çarşaflıları partiye üye almayız, başını aç da gel” mi diyelim?
Örneklerin bile bu kadar basitleştirilerek verilmesi aslında CHP yönetiminin ne kadar basit bir politik manevra yaptığını göstermektedir. Ama daha vahimi CHP tabanı ve genel olarak da Atatürkçü kesim bu tür politik basitlikler karşısında ne yapacağını bilememektedir.
Bunun temel nedeni ise yıllardır sağcılaşan politik zeminde Atatürk’ün bu halka unutturulmasıdır. En Atatürkçü geçineni dahil maalesef çoğunluğumuz Atatürk cahilidir. O nedenle Atatürk’ü öğrenmek yine en büyük ihtiyaç ve yol göstericidir.

Hey gidi CHP hey...
Nereden nereye gelmiş demek...
Bakın Atatürk karşısında gördüğü fesli bir erkekle açıkça dalga geçiyor ve oradakiler de gülüyor.
Yani rozet takmıyor Atatürk!
Ve ne diyor?
Devlet memurları bütün milletin kıyafetini düzeltecektir diyor.
Medeni kıyafet giyilecektir diyor!
23 Eylül 1925’te ise Tekirdağ Türk Ocağı’na gidiyor ve oradaki kadınlar soruyor ne giyelim kafamıza diye. Atatürk şöyle cevaplıyor:
“Hanımlar da erkekler gibi şapka giymelidirler. Başka türlü hareket etmemize imkân yoktur.”
Kısacası Atatürk için daha 1925’te çarşaf ve türban gitmiş, şapka gelmiştir. |
|
Baykal başta olmak üzere CHP yöneticileri kimseyi kandırmaya çalışmasın, aynı sorunlarla Atatürk ve o dönemin CHP’si de karşılaşmıştı. O halde biraz Atatürk’e bakalım ne yapmış.
Cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra başlayan devrimci atılımlarda 3 Mart 1924 tarihinde “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” yani “Öğretimin Birliği Yasası” kabul edilir, aynı gün Halifelik kaldırılır. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kapatılır. Yine aynı gün “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun” çıkarılır, 17 Şubat 1926 tarihinde Medeni Kanun kabul edilir.
Peki şimdiki CHP ne yapmaktadır?
Her mahalleye Kur’an Kursu vaadiyle 3 Mart 1924 tarihli Öğretimin Birliği Yasasına karşı çıkmaktadır.
Tam 84 yıl sonra!
Tarikat şeyhini partiye kabul ederek, şeyhin “benim 30 bin müridim var” sözlerine karşı çıkmayarak 30 Kasım 1925 tarihli “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun”a karşı çıkmaktadır.
Tam 83 yıl sonra!
Çarşafı kabullenerek, hatta “çarşaf bizim şerefimizdir” diyerek 30 Kasım 1925 tarihli “Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun”a karşı çıkmaktadır.
Tam 83 yıl sonra!
Evet, CHP Cumhuriyet’in ilanından 83 yıl sonra, CHP tarafından önerilen kanunları şimdi bizzat kendisi çiğnemektedir.
Ama bu kanunlar basit kanunlar da değildir. Devrim Kanunları denilen bu kanunlara muhalefetin cezası “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na göre verilir.
Yani bugün CHP vatana ihanet suçu işlemektedir.
Şimdi kimi CHP’liler olur mu canım o kadar da abartmayın diyebilir. Ama o kanunlara karşı çıktığı için CHP iktidarında idam edilen çok insan var tarihimizde.
Ahmak ve kalın kafalı
Ama Atatürk’ün başında bulunduğu CHP’de her şey farklıydı.
Kur’an Kurslarının temeli olan medreseler kaldırılır, öğretimde birlik sağlanırken bakın ne diyordu Atatürk:
“Büyük millet, dünya medeniyet ailesinde saygın yer sahibi olmaya layık Türk milleti, çocuklarına vereceği eğitimi okul ve medrese adında birbirinden büsbütün başka iki çeşit kuruma bölmeye halen katlanabilir miydi? Eğitim ve öğretimi birleştirmedikçe aynı düşüncede, aynı anlayışta kişilerden oluşan bir millet yapmaya imkân aramak boş şeylerle uğraşmak olmaz mıydı?”
28 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu Türk Ocağı’nda yapılan bir söyleşisinde halka böyle sesleniyordu. İsteyen Kur’an öğrensin, her mahalleye Kur’an Kursu açacağız demiyordu Atatürk!
Yine aynı gün yaptığı söyleşide kılık kıyafet üzerine bakın neler diyordu:
“Efendiler! Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, gerçekte medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; düşüncesiyle, anlayışıyla medeni olduğunu ispat etmek ve göstermek zorunluluğundadır. Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış şekliyle uygar olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Kısacası medeniyim diyen Türkiye’nin, gerçekten medeni olan halkı başından aşağıya medeni ve olgun insanlar olduğunu fiilen göstermek zorundadır. Bu son sözlerimi açık anlatmalıyım ki, bütün memleket ve dünya ne demek istediğimi kolaylıkla anlasın. Bu açıklamalarımı yüce heyetinize, genel heyete bir soruyla yöneltmek istiyorum, soruyorum:
Bizim kıyafetimiz milli midir? (hayır sesleri)
Bizim kıyafetimiz medeni ve milletlerarası mıdır? (hayır, hayır sesleri).
Size katılıyorum. Anlatımımı hoş görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye anlatılabilecek bir kıyafet, ne millidir ve ne de milletlerarasıdır. O halde kıyafetsiz bir millet olur mu arkadaşlar? Böyle nitelenmeye razı mısınız arkadaşlar? (hayır hayır kesinlikle sesleri).
Çok kıymetli bir özü çamurla sıvayarak dünyanın gözü önüne göstermekte anlam var mıdır? Ve bu çamurun içinde öz gizlidir, fakat anlayamıyorsunuz demek uygun mudur? Özü gösterebilmek için çamuru atmak gereklidir; doğaldır. Özün korunması için bir kap yapmak gerekliyse onu altından veya plâtinden yapmak gerekmez mi? Bu kadar açık gerçek karşısında kararsızlık uygun mudur? Bizi kararsızlığa itenler varsa onların ahmaklık ve kalın kafalılığına hükmetmekte hâlâ mı kararsızlık edeceğiz?”
Bakın daha o dönemde Atatürk “önemli olan kafanın içidir” dememiş. Dememiş, aksine bir insan uygar olduğunu göstermek istiyorsa kıyafeti başından aşağıya uygar olmalı demiş!
Hatta ne demiş?
Özü çamurla sıvamayın demiş!
Yetinmemiş özü gösterebilmek için çamuru atın demiş!
Bu öneri karşısında kararsız kalanlara ne demiş peki?
Ahmak ve kalın kafa!
Kısacası Atatürk, bugünkü CHP yönetiminin kafasının içine bakmış daha o zamandan ve tanıyı koymuş: Ahmaklık ve kalın kafalılık!
Ne giyeceğiz?
Atatürk aynı günkü konuşmasında giyilecek kıyafetleri de açıkça saymış:
“Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp diriltmeye yer yoktur. Medeni ve milletlerarası kıyafet bizim için çok özlü, milletimiz için yakışır bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta kundura veya potin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayanı olmak üzere başta güneş siperli başlık, bunu açık söylemek isterim. Bu başlığın adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi... İşte şapkamız diyenler vardır. Onlara diyeyim ki çok dikkatsizsiniz ve çok bilgisizsiniz ve onlara sormak isterim:
Yunan başlığı olan fesi giymek uygun olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel elbisesi olan cübbeyi ne zaman, ne için ve nasıl giydiler?
Peki sadece fes midir milli olmayan kıyafet?”
Elbette değil.
Deniz Baykal halkımızın geleneğidir dese de çarşaf Türklerin milli kıyafeti değildir. Hatta Osmanlı’nın bile kıyafeti değildir.
Çarşaf bir Suriye giysisidir ve yurdumuza 1871 yılında girmiştir.
O kadar yabancı bir kıyafettir ki çarşaf, 1890 yılında II. Abdülhamit tarafından yasaklanmıştır!
Çarşaf Osmanlı’nın son döneminin, gerici tarikatların giysisidir sadece.
Atatürk aynı konuşmasında bakın kadın kıyafetine nasıl değiniyor:
“Bu bakış açısına ait demecimi bitirmeden önce birkaç kelime daha söylemek isterim.
Efendiler! Sosyal hayatın başlangıcı, aile hayatıdır. Aile açıklamaya gerek yoktur ki, kadın ve erkekten oluşmuştur. Kadınlarımız hakkında, erkekler hakkında söz söylediğim kadar fazla açıklamalarda bulunmayacağım. Bu yüce varlığı özellikle huzurlarında görmemezlikten gelemem. İzin verilirse bir iki kelime söyleyeceğim ve siz söylemek istediğimi kolaylıkla anlayacaksınız. Gezilerim sırasında köylerde değil özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kalın ve dikkatle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka acı ve rahatsızlık verici olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim bencilliğimiz eseridir. Çok temiz ve dikkatli olduğumuzun gereğidir. Fakat saygıdeğer arkadaşlar, kadınlarımız da, bizim gibi anlayan ve düşünen insanlardır. Onlara ahlâkın kutsal şeylerini aşılamak, milli ahlâkımızı anlatmak ve onların beyinlerini nur ile, temizlikle donatmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe gerek kalmaz. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.”
Evet Atatürk çarşaf için bunları söylüyor.
Yani “bizim geleneğimizdir” demiyor.
Ne diyor peki?
Çarşaf acı verir diyor.
Erkekler bencillik yapmasın diyor.
Kadınlar yüzlerini açsın diyor!
İşte Baykal’la Atatürk farkı da bu.
Atatürk o günkü ortamda da Baykal gibiler olduğunu bildiği için şu uyarıyı yapılor Türk Ocağı’nda toplananlara:
“Arkadaşlar, doğruluğu meydanda olarak söylüyorum. Korkmayınız, bu gidiş mecburidir. Bu mecburiyet bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için gerekirse, bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur.”
Halk mı tutucu, ilerici mi tutucu?
Bu konuşmadan iki gün sonra Kastamonu’nun bir diğer ilçesi olan Daday’a gidiyor.
Daday’a gitmeden etrafındakiler Atatürk’ü uyarıyorlar, bölgenin tutuculuğunu anlatıyorlar. Ama Daday’a geldiğinde Atatürk farklı bir Daday buluyor karşısında ve şöyle diyor:
“Sizi bize başka türlü anlattılar, burası âdeta bilgisizlik ve tutuculuk içindedir, dediler. Bugün işte görüyorum ve parlak alınlarınızda ve gözlerinizde görüyor ve anlıyorum ki, sizi bana anlatanlar çok şuursuz ve yalancı imiş! Ben sizden aldığım ilhamla onlara kalpten nefret duyuyorum. Benim bütün Kastamonu ilinde olduğu gibi, burada gördüğüm gerçek budur. Büyük düşünceniz ve aklınız nurla doludur. Yoksa bugünkü gördüğüm şeklin bir günde meydana çıkarılmasının imkânı yoktur.
Arkadaşlar, sizi bize böyle tanıttıran, sizi temsil edenlerden bazılarıdır. O kadar ki onlar sizin gerçek hayatınıza ilgisizdirler. Burada gördüklerimi Ankara’daki arkadaşlarıma anlatacağım ve sizin aleyhinize söylenecek sözlere karşı hakkınızı ben kendim savunacağım.”
Toplum ilericiliklere kapalıdır, onunla uzlaşalım önerilerine verilen yanıttır bu. Aynı zamanda ilericinin korkaklığına karşın halkın doğal ilericiliğinin ortaya çıkmasıdır.
Aynı gezide Atatürk’ün karşısına elbette başı kapalı kadınlar da çıkar ama bakın Atatürk onlara nasıl davranır:
“İnebolu’da ve diğer bazı yerlerde söyledim. Bugünün meselesi gibi düşünüleceğinden burada da değinmek isterim. Her milletin olduğu gibi bizim de milli bir kıyafetimiz varmış, fakat inkâr edilemez ki taşıdığımız kıyafet o değildir. Hatta milli kıyafetimizin ne olduğunu bilenler içimizde azdır bile. Örneğin karşımda kalabalığın içinde bir kişi görüyorum (eliyle işaret ederek). Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu tuhaf kıyafeti giyip dünyayı kendine güldürür mü? (Evet güldürür, sesleri).
Devlet memurları bütün milletin kıyafetlerini düzeltecektir. Fen, sağlık açısından uygulamalı olarak, her bakımdan denenmiş medeni kıyafet giyilecektir. Bunda kararsızlığa yer yoktur. Yüzyıllarca devam eden dikkatsizliğin acı derslerini tekrarlamaya dayanma gücü yoktur. Bir adam olduğumuzu, medeni insan olduğumuzu ispat etmek ve göstermek için gerekeni yapmamakta direnmek adamlıkla bağdaşmaz.
Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştemal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu davranışın anlam ve işareti nedir? Efendiler, medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu ilkel duruma girer mi? Bu durum milleti çok gülünç gösteren bir görüntüdür. Derhal düzeltilmesi gereklidir.”
Bu konuşmanın tarihi 30 Ağustos 1925, yeri ise CHP Kastamonu Teşkilatı.
Hey gidi CHP hey...
Nereden nereye gelmiş demek...
Bakın Atatürk karşısında gördüğü fesli bir erkekle açıkça dalga geçiyor ve oradakiler de gülüyor.
Yani rozet takmıyor Atatürk!
Ve ne diyor?
Devlet memurları bütün milletin kıyafetini düzeltecektir diyor.
Medeni kıyafet giyilecektir diyor!
23 Eylül 1925’te ise Tekirdağ Türk Ocağı’na gidiyor ve oradaki kadınlar soruyor ne giyelim kafamıza diye. Atatürk şöyle cevaplıyor:
“Hanımlar da erkekler gibi şapka giymelidirler. Başka türlü hareket etmemize imkân yoktur.”
Kısacası Atatürk için daha 1925’te çarşaf ve türban gitmiş, şapka gelmiştir.
Atatürk’ten CHP’lilere: Sokak politikası yapmayın, devrimci olun
Ama bir düşünelim bugünkü Baykal aynı cesareti gösterebilir mi?
Mesela karşısına çıkan çarşaflılara ve onların eşlerine şunları diyebilir mi Atatürk gibi:
Açın yüzünüzü dünyayı görün.
Erkekler, bencilliği bırakın.
Kadınlar, çıkarın çarşafı şapka giyin.
Diyemez ve demez de zaten. Çünkü Baykal Atatürk’ün koltuğunda oturmakla birlikte Atatürkçülükten, devrimcilikten nasibini almamıştır. Bu yaştan sonra da almasına imkan yoktur zaten.
Atatürk içinse önemli olan gerçek devrimciliktir. Kastamonu CHP’de toplananlara da devrimciliği önerecektir:
“Gerçek inkılâpçılar onlardır ki, yükselme ve yenilenme inkılâbına yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime ulaşmasını bilirler. Bu vesileyle şunu da açıklamalıyım ki Türk milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların, yaptığı siyasal ve sosyal inkılâpların gerçek sahibi kendisidir. Sizsiniz. Milletimizde bu yetenek ve olgunluk var olmasaydı, onu ortaya çıkarmaya hiçbir kuvvet yeterli olamazdı. Herhangi bir gelişme seviyesinde bulunan bir insan kitlesini, bulunduğu durumdan kaldırılıp damdan düşer gibi herhangi bir olgunluk derecesine ulaştırmanın imkânsızlığını, elbette açıklamaya gerek yoktur.
Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen zamana uygun ve bütün anlam ve biçimleri ile medeni bir sosyal toplum durumuna ulaştırmaktır. İnkılâplarımızın temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen düşünceleri darmadağın etmek elzemdir. Şimdiye kadar milletin beynini paslandıran, uyuşturan bu anlayışta bulunanlar olmuştur. Herhalde bu anlayışlarda bulunan uydurma şeyler bütünüyle uzaklaştırılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçeklik nurlarını yerleştirmek imkânsızdır.”
Ama Atatürk politikanın nasıl bir bataklık olduğunu da çok iyi biliyordu. CHP’yi bu bataklıktan uzakta kurmuş ve uzak tutmaya çalışmıştı.
10 Ekim 1925’te Akhisar Türk Ocağı’nda yapılan toplantıda CHP’nin nasıl bir parti olması gerektiğini şöyle anlatıyordu:
“Saygıdeğer arkadaşlar, bu çatı altındaki sözler beni çok mutlu ve huzurlu etmiştir. Saygıdeğer arkadaşlarımla şerefli yol arkadaşlarımın söylevi beni onurlandırmaktan ibarettir. Bir millet, bir sosyal heyetin, bir kişinin gayret ve çalışmasıyla bir adım bile atamaz. Başkanlığını taşımakla övündüğüm Cumhuriyet Halk Partisi diğer memleketlerde olduğu gibi basit sokak politikası yapan bir parti değildir. Saygıyla tekrar edeceğim ki Halk Partisi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti gibi bütün milleti aydınlatma ve bütün millete yol gösterme göreviyle yükümlüdür. Partimize âdi politikacılık vasfı yükleyenler nankör insanlardır. Memleket sağlam bir birliğe muhtaçtır. Bayağı politikacılıkla milleti parçalamak hâinliktir. Partimiz temiz yürüyüşüyle temiz amacını her gün yeni araçlarla dünyaya tanıtacaktır. Bundan çok sevinçli ve mutluyum.”
Basit sokak politikası yapan parti değildir diyordu Atatürk.
Ama artık basitin basiti bir sokak politikası yapmaktadır CHP!
Milleti aydınlatmakla ve yol göstermekle yükümlüdür diyordu Atatürk.
Ama artık tarikatların peşinde bir partidir CHP!
Bayağı politikacılıkla milleti parçalamak hainliktir diyordu Atatürk.
Ama şimdikiler çotan parçaladılar.
Hem de en bayağı bir şekilde...
(Sayı 225, 23/02/2009)
|