Gökçe Fırat - Türk Edebiyatında Ruhumuzu Bulacağız
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

Türk Aydını ve Türk Edebiyatı

Gökçe Fırat
Türk Aydını: Yaşayan Ölü

Gökçe Fırat
Türk Edebiyatında
Ruhumuzu Bulacağız


İnan Kahramanoğlu
Türk Dünyası Edebiyatı'na Merhaba

Gökçe Fırat
Türk Edebiyatında
Ruhumuzu Bulacağız

Bir roman olarak “Uluğ Bey'in Hazinesi”ndeki kurgu Türk romancılığında onu bir başyapıt haline getirir. İyi ile kötünün, ilerici ile gericinin, bilim ile yobazlığın, devrimcilerle döneklerin, yoksul halk ile zenginlerin mücadelesi aynı anda iç içe bir bütünlük içinde sunulur. Tarihi bir olay büyük bir ideolojik hesaplaşma sahnesi olarak seçilir ve devrimci bir direniş çağrısına dönüştürülür.

Uluğbey'in Hazinesi

Adil Yakubov, bir Özbek Türkü ve 1926 yılında doğmuş. O dönemin Sovyetler Birliği'nde babası “milliyetçilik” suçlaması ile kurşuna dizildiğinde yıl 1944'müş. Buna karşın ve henüz 17 yaşındayken İkinci Dünya Savaşı'nda gönüllü olarak Sovyet Ordusu'na katılmış ve görev yapmış. Ordudaki görevi sırasında ilk romanı “Akranlar”ı yazmış ama ona ün kazandıran ilk romanı “Mukaddes”tir.

Yakubov'un başyapıtı “Uluğ Bey'in Hazinesi” ise sadece Özbek dilinin değil tüm Türk dilinin en önemli romanı diyebiliriz. Günümüze kadar 25 dile çevrilen bu roman Yakubov'u da Türk Dünyasının yaşayan en büyük romancısı yapmaktadırş.

Uluğ Bey (1393-1449) Timur' un torunu ve Semerkand'ın hakimidir. Ama hükümdarlığı ile değil bilimadamlığı ile bilinir. Uluğ Bey dönemi, Türk tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Onun döneminde Semerkand dünya bilim ve kültürünün çekim merkezi olacaktır.

Uluğ Bey medresesinin girişinde “İlim öğrenmek erkek-kız bütün Müslümanlara farzdır” hadisi yazılıdır ve onun döneminde kız-erkek birlikte eğitim yapar. Aslında Atatürk'ten 500 yıl önce atılmış bir laik eğitim adımıdır bu.

Kurduğu rasathane ise dönemin en büyük gözlemevidir ve burada Uluğ Bey ünlü yıldız cetvellerini hazırlar. “Uluğ Bey Ziyci” olarak bilinen bu cetveller astronomi biliminde 400 yıl temel kaynak olarak okutulmuştur. Uluğ Bey'in gözlemlerinin bugünkü değerlere bile çok çok yakın olması onun dehasını ortaya koyar. Sadece astronomi değil matematikte de büyük bir alimdir.

Kurduğu medrese ve rasathanede iki önemli ismi daha görürüz. Birincisi Bursalı Kadızade-i Rumi'dir. Kadızade büyük bir bilgindir ama aynı zamanda Osmanlı vatandaşıdır ve Şeyh Bedreddin'in de hocasıdır. İkinci önemli isimse Uluğ Bey'in “manevi oğlu” Ali Kuşçu'dur. Ali Kuşçu daha sonra Semerkand'dan İstanbul'a gelecek ve Fatih Sultan Mehmet döneminde Fatih Medreselerinin hocalığını yapacaktır. Astronomi ve matematik alanında sadece döneminin değil sonraki çağların da en önemli isimlerinden biri olacaktır. Kopernik'ten önce güneş merkezli uzay sistemi yine Ali Kuşçu'nun çizimlerinde bulunacaktır!

“Uluğ Bey'in Hazinesi” Uluğ Bey ve dönemini anlatan ve tümüyle gerçeklere bağlı kalınarak yazılmış bir tarihi roman.

Bu romanda kendisini bilime adayan bir hükümdarı ve bilim ile din adamları arasındaki kavgayı görecek, Nakşibendî tarikatının hışmını üzerine çeken alim bir hükümdarla gerici güçlerin kavgasına şahit olacaksınız.

Ülkemizde de her dönem gericiliğin yayılmasına hizmet eden bu tarikatın kökleri dönemin Maveraünnehir'ine kadar uzanır. Bu romanda Nakşi Şeyhi Hoca Ahrar'ın kurduğu büyük sömürü çarkını, onun müritlerinin yobazlığını, devleti nasıl adım adım ellerline geçirdiklerini göreceksiniz. Okurken kendinizi 2002 Türkiyesi'ne koşar adım giderken bulacaksınız.

İlericilerle gericiler arasındaki bu büyük mücadelede Uluğ Bey çağlar sonrasına bir hazine bırakmak zorundadırlar. Hazineyi saklama mücadelesinde Ali Kuşçu ile zindana atılacak, kellenizin üzerinde kılıç sallanırken “dünya dönüyor” diyecek, kimi zaman çok zorlanacak ve yılgınlığa kapılacak ama kendinizi hep direnmek zorunda hissedeceksiniz...

Bir roman olarak “Uluğ Bey'in Hazinesi”ndeki kurgu Türk romancılığında onu bir başyapıt haline getirir. İyi ile kötünün, ilerici ile gericinin, bilim ile yobazlığın, devrimcilerle döneklerin, yoksul halk ile zenginlerin mücadelesi aynı anda iç içe bir bütünlük içinde sunulur. Tarihi bir olay büyük bir ideolojik hesaplaşma sahnesi olarak seçilir ve devrimci bir direniş çağrısına dönüştürülür.

Tüm bu ideolojik çerçevenin içinde aynı zamanda bir aile dramı işlenmekte, büyük bir aşk, büyük bir davanın yoldaşlığı ile iç içe geçmektedir. Tüm bu hikaye içinde özellikle psikolojik tahlilleri ile insanın içini okuyan yazar, abartısız bir şekilde Dostoyevski'nin “Suç ve Ceza”sı ile kıyaslanabilecek bir başarıyı yakalamaktadır.

“Uluğ Bey'in Hazinesi” büyük bir hesaplaşmanın sarsıcı romanı.

Bu başyapıtı bir hazine gibi saklayacaksınız.

“İbni Sina” romanı egemenlerle halk arasındaki çelişkileri temel alıyor ve burada eşitlikçi halk hareketlerinin övgüsünü yapıyor, bu mücadele içinde iki bilimadamının hem hayatta kalma ücadelelerini hem de bilimsel çalışmalarını anlatıyor. Bu anlatım içinde her iki bilimadamının da psikolojik tahlilleri ile hayat yolları arasındaki bağlantıları kurgulanırke, bu iki dehanın ruh dünyasına ışık tutuluyor.

İbni Sina

“Köhne Dünya”da da tarihi konulara eğilen Adil Yakubov, iki büyük Türk bilgini İbni Sina ve Biruni'yi aynı romanda buluşturuyor.

Doktorların doktoru İbni Sina (980-1037) ile büyük astronomi dehası Biruni (973-1048) günümüzden 1.000 yıl önce bilimin ve aklın egemenliği için dönemin egemenleri ile büyük bir mücadeleye girişiyor ve köhne dünyanın temellerine bilimden bir balyozla vuruyorlar.

Gazneliler devletinin egemenlik alanını genişlettiği bir devirde aynı zamanda Türk bilimi de büyük bir atılım yaşayacaktır. Ebu Reyhan el Biruni daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından “Binyılın Bilimadamı” ünvanına layık görülecektir.

Ülkemizde hak ettiği üne kavuşmasa da Biruni'nin bilim tarihi açısından büyük bir önemi vardır. Astronomi alanında uzmanlaşan Biruni dünyanın yuvarlak olduğunu Galile'den 1000 yıl önce keşfedecektir. Hatta daha da ileri gidecek ve dünyanın kendi çevresinde dönüp dönmediğini bir fizik problemi olarak ele alacaktır.

Dönemin bilim adamları gibi Biruni de tek yönlü değil çok yönlü bir bilimadamıdır. Aynı zamanda doktordur ve cerrahlık yapmıştır, eczacılığın kurucusudur, ileri bir matematikçidir. Ama bu fizik bilimlerin yanında sosyal bilimleri de başlatan isimlerdendir. “Hindistan Tarihi”ni kaleme alır ki bu hem bir tarih hem de coğrafya eseridir.

Hindistan'ın ünlü kurucusu Nehru da Biruni'nin “Hindistan Tarihi” içinde önemli bir değer olarak görüldüğünü şöyle anlatacaktı:

“Ben, sana Gazneli Mahmud'un yaptığı zulümlerden bahsettim. Fakat, henüz o dönemin başka büyük bir kişisinden bahsetmedim. Bu, El-Birûnî'dir. Sınırsız zulüm ve işkence devrinde hayatın kahrına maruz kalmasına rağmen, hakikat peşinde koşan büyük bir bilgin olarak yerini koruyacaktır...”

İbni Sina ise yalnızca doktorluğu ile bilinen bir bilimadamıdır ama aslında Ebu Ali İbni Sina da çok yönlü bir insandır. Felsefe çalışmaları son derece önemlidir ve İslam Felsefesi içinde kurucu bir rol üstlenmiştir. Bunun yanında matematikte önemli keşifleri vardır, tıpta ise gerçekten çağları aşan bir dehadır. İlaçla tedavi yöntemleri yanında cerrahlığı vardır ama çok daha önemlisi insan psikolojisini dikkate alarak önemli bir adım atar. Kendisinden 900 yıl sonra Freud'la gündeme gelecek psikanaliz kuramlarının bazılarını İbni Sina geliştirmiştir. “El Kanun” adlı kitabı Batı üniversitelerinde 400 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutulmuştur.

Yakubov'un bu eserinde kendileri Türk olduğu halde Türk sayılmayan bu iki Türk dehasını tanırken geçen bin yılda değişen pek bir şey olmadığını içten içe düşünecek ve “köhne dünya” gerçeği ile yüzyüze geleceksiniz.

Bir roman olarak ise egemenlerle halk arasındaki çelişkileri temel alan ve burada eşitlikçi halk hareketlerinin övgüsünü yapan eser, bu mücadele içinde iki bilimadamının hem hayatta kalma mücadelelerini hem de bilimsel çalışmalarını anlatır. Bu anlatım içinde her iki bilimadamının da psikolojik tahlilleri ile hayat yolları arasındaki bağlantıları kurgularken, bu iki dehanın ruh dünyasına ışık tutar.

“Köhne Dünya” adıyla yayınlanan bu romanı “İbni Sina” adıyla Türkiye Türkçesinde yeniden basarken, Türk okurların kendi tarihlerindeki ileri geleneği tanımalarını amaçlıyoruz.

İbni Sina ve Biruni'nin romanını severek okuyacaksınız…

“Mukaddes” tam anlamıyla sosyalist emekçiliğe bir övgü olarak görülebilir ama aslında sosyalizmin ötesinde bir adalet arayışının ve toplumsal vicdanın, yaşamın özü olduğu gerçeğini bizlere en çarpıcı şekilde gösterdiğini anlayacaksınız. Çok sıradan bir hikayenin sıradışı sonu ise romanın gücünün ortaya koyduğu gibi bizleri hayatın en yalın gerçeği ile yüzleşmek ve kendimizi sorgulamakla baş başa bırakıyor: Yakubov aşkın ve adaletin terazisini elimize veriyor ve bizi vicdanımızla baş başa bırakıyor.

Mukaddes

Mukaddes kısa bir roman ama kesinlikle bir başyapıt. Mukaddes, özünde bir aşk romanı ve bu yanıyla son derece sürükleyici. Kitabın erkek kahramanı Şerif, Mukaddes'i ilk gördüğünde içinde bir kaynama hissediyor ve “o an” aşık oluyor. Okurken aynı şekilde siz de Mukaddes'e aşık olacaksınız.

Bir okul sırasında yanınızda oturan genç kızın, onu daha önce hiç görmemenize, hakkında hiçbir şey -hatta adını bile- bilmemenize karşın nasıl olup da sizi bir anda kendisine aşık ettiğini çoğu delikanlı yaşamıştır ve romanı okurken belki de bu nedenle bir anda kendinizi aynı aşkın içinde bulacaksınız.

Fakat romanın odak noktası aşk gibi dursa da bu aşkın içinde geliştiği bir de toplumsal yapı ve kişisel seçim meselesi öne çıkıyor.

Şerif bir taraftan fabrikada işçidir ve üstelik örnek bir Sovyet işçisidir. Ailesi ise yine de çocuklarının okumasını, üniversiteye gitmesini ve mühendis olmasını istemektedir. Bu ise Şerif'i bir seçim yapmak zorunda bırakır; örnek bir emekçi mi olacaktır yoksa rahatı seçip aydın sınıfına mı katılacaktır?

Okumakla çalışmak arasında gidip gelen Şerif aslında sosyalizmin işçi kalmakla aydın olmak arasındaki tercihinin de bir romanı. Fabrikadaki işçi arkadaşları için okumak burjuva özentiliğidir ve emeğe ihanettir. Okumak kolayı seçmektir. Aslında Şerif de böyle düşünmektedir ama bir taraftan da ailesinin isteklerini kırmaya çekinmektedir.

Romanda dönemin sosyalist ideolojisi tartışılmaktadır ama bu tartışma sırasında kendinizi hiç de sosyalist olmayan ülkenizde bulacaksınız. Ailelerin “aman evladım oku da bizim gibi hayatın zorluklarını çekme” öğüdününse aslında nasıl büyük bir toplumsal trajedinin üzerini örttüğünü sorgulayacaksınız.

Yakubov'un eseri bu açılardan tam anlamıyla sosyalist emekçiliğe bir övgü olarak görülebilir ama aslında sosyalizmin ötesinde bir adalet arayışının ve toplumsal vicdanın, yaşamın özü olduğu gerçeğini bizlere en çarpıcı şekilde gösterdiğini anlayacaksınız.

Çok sıradan bir hikayenin sıradışı sonu ise romanın gücünün ortaya koyduğu gibi bizleri hayatın en yalın gerçeği ile yüzleşmek ve kendimizi sorgulamakla baş başa bırakıyor: Yakubov aşkın ve adaletin terazisini elimize veriyor ve bizi vicdanımızla baş başa bırakıyor.

Romanı Türkiye Türkçesine Ahsen Batur'un özenli ve mükemmel çevirisi ile kazandırırken Mukaddes'i roman olarak seveceğinizi, bir genç kız olaraksa ona kesinlikle aşık olacağınıza eminiz.

“Son Timurlu”, Timur'un torunlarından Babür Şah'ı anlatmaktadır. Maveraünnehir'de padişah olan Babür, Timur'un torunudur. Aynı zamanda Timur'un bir diğer torunu Uluğ Bey'in akrabasıdır. Türkiye'de çok tanınmasa da özellikle Atatürk döneminde tarih kitaplarında kendisine geniş yer verilmiş ve şöyle denilmiştir: “Babür, Türk ve hatta cihan tarihinin hakikaten büyük ve mümtaz evlatlarındandır.”

Son Timurlu

Pirimkul Kadirov, Özbek edebiyatının ve tarihi romancılığın yaşayan en önemli isimlerindendir. 1928 yılında doğan Kadirov edebiyat ve filoloji eğitimi almış, 1950 yılında edebiyat dünyasına girmiştir. İlk romanı “Öğrenciler”dir, daha sonra “Kara Kızlar” adlı bir romanı ile dikkati çekecektir.

Özellikle Babür'ü ve oğullarını anlattığı “Son Timurlu” ile büyük ün kazanır. Bu roman “Yıldızlı Günler” ve “Evladlar Divanı” olarak iki ayrı cilt halinde yayınlanır ve tarihi romancılıkta büyük bir zirve noktası olur. Yazarın bu eseri sinema ve tiyatroya da uyarlanır.

“Son Timurlu”, Timur'un torunlarından Babür Şah'ı (1483-1530) anlatmaktadır. Babür, henüz 13 yaşında babasının ani ölümü üzerine tahta çıkmak zorunda kalacak ve ölümüne kadar 40 yıl sürecek inanılmaz bir mücadele verecektir.

Maveraünnehir'de padişah olan Babür, Timur'un torunudur. Aynı zamanda Timur'un bir diğer torunu Uluğ Bey'in akrabasıdır. Türkiye'de çok tanınmasa da özellikle Atatürk döneminde tarih kitaplarında kendisine geniş yer verilmiş ve şöyle denilmiştir: “Babür, Türk ve hatta cihan tarihinin hakikaten büyük ve mümtaz evlatlarındandır.”

Babür, kendi adına bir imparatorluk bırakan bir devlet kurucusudur. 1500 yılı başlarında kurduğu devlet Babürlüler İmparatorluğu'na dönüşmüş, imparatorluk tüm Hindistan'da egemen olmuş ve 1871 yılında İngiliz sömürgecilerine karşı verdiği son büyük savaşta yıkılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra tarihin en uzun ömürlü Türk devletidir.

Babür'ün ona asıl büyüklük kazandıran yanı inanılmaz mücadeleciliğidir. Her şeyini kaybettiği çocuk yaşlarından itibaren hayatı hep inanılmaz zorluklarla geçmiş ama hiç yıkılmamıştır. Büyük bir padişahken bir kalede kuşatılmış, 80 askeri ile yeniden bir imparatorluk kurabilmiştir.

Babür'ün bu yılmaz gücü onun ruhunun derinliklerinde yatan bir güzellikten kaynaklanır. Daima iyiden, güzelden, haklıdan, halktan yana olan bir insandır.

Büyük bir şairdir ama öyle sıradan şairlerden değildir, onun şiirleri ancak Fuzuli, Ali Şir Nevai gibi şairlerinkiyle kıyaslanabilir. Büyük bir Türkçecidir, Farsçayı reddeder ve Çağatay alfabesini oluşturur. Aynı zamanda bilimsel bir bakış açısına sahiptir, en önemli miras olarak Uluğ Bey'in rasathanesini görür. İslam'ın resim yasağına karşı ressamları destekler, sanatçıları koruması altına alır.

500 yıl önce yaşamıştır ama onun ilericilik anlayışı günümüzde bile hâlâ ileri kalmaktadır. Kendisi Müslüman bir devlet kurmuştur ama bu devlet tarihin ilk laik devletine, hem de daha 1500'lerde dönüşecektir. Gerçekten de Hindistan'da kurulan Babürlüler İmparatorluğu, tüm dinlerin ve milliyetlerin laik bir idare altında birlikte yaşadığı, günümüzde bile eşi olamayacak bir devlettir. Bu da Türklerin hümanizminin, laikliğinin, ilericiliğinin en büyük kanıtıdır.

Babür'ün oğlu Hümayun ve torunu Ekber de Babür kanından büyük insanlardır. Ekber, Hint tarihinin bugün bile en büyük ismidir. Hâlâ filmleri yapılmakta, ibret veren hikayeleri anlatılmaktadır. Büyük bir imparator, büyük bir Aydınlanmacıdır. Çağdaşları daha din savaşları verirken o tüm dinleri tek çatı altında, tek bir mabedde toplamış, açıkça ateist bir padişahtır.

Kadirov, Babür ve oğullarının 100 yıllık mücadelelerini anlatırken sizleri sıkça ağlatacak, oldukça sarsacak. İyilerle kötüler arasındaki savaşta iyilerin yanında saf tutarken, kötülerin kalleşlikleri karşısında şaşırıp kalacaksınız. Babür ailesinin kadınlarının büyüklüğüne hayran olacak, eşler arasındaki aşkın gücüne ise imreneceksiniz.

Ece Ayhan'ın ünlü şiirinden sonra Maveraünnehir bize hep Deniz Gezmiş'leri çağrıştıracaktı:

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:

-Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir

Bu romanı okuduktan sonra ise Maveraünnehir'in nereden çıktığını öğreneceksiniz: Babürlülerin gözyaşlarından…

Son Timurlu büyük mücadelelerin, büyük ideallerin, büyük insanların, büyük aşkların romanı.

Bu romanda insanlığınızı yeniden sorgulayacak ve kendi ruhunuzu bulacaksınız.

Aybek'in Nevai romanı tüm bu dönemi, hem siyasi açıdan hem de kültürel açıdan çok iyi bir şekilde işlemektedir. Roman gücünü hem gerçekçiliğinden, hem yazarın ka­biliyetinden almaktadır ama Nevai'nin eşsiz kişiliği romanın gücüne güç katmaktadır. “Leyla ile Mecnun” ve “Ferhad ile Şirin”i Türkçe yazan ve yeniden yorumlayan Nevai'yi bu romanla tanıyacak, ona hayran olacak ve onunla gururlanacaksınız.

Nevai

Musa Taşmuhammedov Aybek, Özbek edebiyatının en önemli romancılarından birisidir. 1905 yılında doğan Aybek 1922 yılından itibaren edebiyat dünyasında adını duyurmaya başlar. 1927 ile 1930 yılları arasında Leningrad Ziraat Fakültesi'nde okur, 1930-33 arasında ise siyasi iktisat dersleri verir. Edebiyata adımı şiirle olur, şiirlerinde Özbek şiirinin büyük üstadı Çolpan'ın etkisi büyüktür.

“Nevai” adlı romanı 1944 yılında yayınlar ve tarihi romancılıkta bir çığır açar. “Nevai” ile 1946 yılında Stalin ödülünü alır. Bir diğer ünlü romanı “Kutlu Kan”dır. Aybek'in kadınlar ve sosyal mücadelelerdeki yerleri üzerine eserleri yazarın özgün bir yanıdır. “Dilber-Zamane Kızı”, “Bahtıgül ve Sağındık”, “Kızlar”, “Kahraman Kız” gibi eserlerinde mücadele eden kadınlara güzelleme vardır.

Çağdaşı pek çok edebiyatçı gibi Aybek de büyük bir baskı altında yaşar ama en azından öldürülmez! Bu bile o dönem için büyük bir şanstır. Bunda İkinci Dünya Savaşı döneminde Orta Asya Türklerinin faşizme karşı mücadeleye katılması için yazdığı eserlerin de büyük payı vardır elbette.

Baştacı edildiği günler kısa sürmüştür ama ömrünün son on beş yılını büyük bir karalama kampanyasına göğüs gererek geçirmek zorunda kalır. Yine de yılmaz ve edebiyat geleneğini yeni kuşaklara aktarmak için didinir durur. 1967 yılında ise hayata gözlerini yumar.

Aybek'in romanına adını veren Ali Şir Nevai (1441-1501) ise “Türk diline adını veren şair” olarak anılır. Gerçekten de Çağatay Türkçesi aynı zamanda Nevai Türkçesi olarak da adlandırılmaktadır.

Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar olan Türk coğrafyasında Farsçanın edebiyat dili olarak kullanılmasına ilk karşı çıkan isimdir. Türk dilinin Fars dilinden üstünlüğünü ispat etmek için bir lügat hazırlar, Türkçe divan yazar ve herkese de Türkçe yazmasını öğütler: “Türk'ün bilgisiz zavallı gençleri kolay sanarak Farsça şiir söylemeye özeniyorlar. Bir insan etraflı ve iyi düşünse Türkçede bu kadar genişlik, incelik, derinlik dururken bu dilde şiir söylemenin daha mükemmel, daha beğenilir olacağını anlar.”

Yine kendi gençliğinden örneklerle Farsça özentisinin nedenlerini şu şekilde ortaya koyar:

“Gençliğimin ilk yıllarında şiire, edebiyata merak salmaya başlamıştım. Bu yolda bazı şeyler yazmaya çalışırken kendimi göreneklerden kurtaramadığım için Farsça yazıyordum. Biraz daha iyi düşünmeye başladığım çağda ulu Tanrı gönlüme güzellik ve incelik sevgisi doldurdu. Yaradılışım, bayağılıktan kaçınmayı, iyiyi ve güzeli sevmeyi buyurdu. O zaman ana dilim üzerine düşünmeye başladım. Türkçenin derinliklerine dalınca on sekiz bin alemden daha yüksek bir alem göründü. Bu alemin süsler, ziynetler içerisinde enginleşen göğü, dokuz gökten daha üstündü. Bu faziletler ve yücelikler hazinesinin incileri yıldızlardan daha parlaktı. Bu alemin bahçelerine daldım; gülleri güneşler gibiydi. Ama bu tılsımın yılanları pek korkunç, bu güllerin dikenleri pek yamandı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki ‘Demek ki bizim Türk sanatkarları bu korkulu, üzüntülü şeylerden çekindikleri için Türkçeyi bırakmışlar ve böyle geçip gitmişler.' Ben bu alemden vazgeçmedim, korkmadım, yılmadım; güçlükleri yendim, çetinliklerle savaştım, emekleri esirgemedim. Türkçenin engin alanlarında ilhamımın şahlanan atını koşturdum, sonsuz fezalarda hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım, zevkim bu hazineden değer biçilmez, güç yetmez birçok inciler, pırlantalar aldı. Gönlüm bu bahçenin gizliliklerinde güzel kokularıyla cana can katan, göz görmedik çiçekler topladı.”

Nevai'nin Türkçeciliği havada kalan bir slogan değildir. Hazırladığı “Muhakemetü-l Lügateyn” adlı eserinde sözcük sözcük Türk dilinin zenginliğini ortaya koyar. Bu eser Türk dili üzerine yapılan en erken dönem incelemedir.

500 yıl önce “Türkçe yazın” öğüdünü veren Nevai, büyük bir şair, dilbilimci ve aynı zamanda da devlet adamıdır. Hüseyin Baykara (1438-1506) döneminde onun hizmetinde bulunur. O dönemin Herat'ı tıpkı Semerkand gibi bir dünya kültür başkentidir. Nüfusu Londra'nın 5 katıdır ve büyük bir kültürel ortam bulunmaktadır.

Nevai o dönem hem kültürün hamisi olacaktır hem de halkın. Baykara'nın sarayında vezirliği sırasında yağmacı beylerle sürekli mücadele edecek ve halkı koruyan bu tavırları nedeniyle bir süre Herat'tan sürgüne bile gönderilecektir.

İnce ve sanatkar bir ruha sahiptir ama aynı zamanda cesareti ile de nam salmıştır. Tüm savaşçı beylerin korktuğu bir anda Nevai'yi bir kaleye en önde hücum ederken görecek, kılıcını kavrayarak tek başına düşmanın üzerine atılan bu yiğidin, bir taraftan da Türkçe'nin en güzel eserlerini vermek için sabahlara kadar kalem tuttuğunu göreceksiniz.

Aybek'in Nevai romanı tüm bu dönemi, hem siyasi açıdan hem de kültürel açıdan çok iyi bir şekilde işlemektedir. Roman gücünü hem gerçekçiliğinden, hem yazarın kabiliyetinden almaktadır ama Nevai'nin eşsiz kişiliği romanın gücüne güç katmaktadır.

“Leyla ile Mecnun” ve “Ferhad ile Şirin”i Türkçe yazan ve yeniden yorumlayan Nevai'yi bu romanla tanıyacak, ona hayran olacak ve onunla gururlanacaksınız.

“Ötgen Künler” Türk Dünyası edebiyatında çok özel bir yer tutar. Türkistan romancılığının çıkış noktası olmasının dışında tam anlamıyla “ulusal kitap” özelliği kazanır. Roman yasaklanır, tüm nüshaları yok edilir, romanı bulunduranlar ise Sibirya'ya sürgüne gönderilir. Ama yine de gizli gizli çoğaltılır ve evlerde okunur. Baskıların en yoğun olduğu dönemlerde ise ezberlenir ve bu şekilde dilden dile dolaşır.

Ötgen Künler

Abdullah Kadiri, Özbek romancılığının kurucusu ve en büyük yazarlarından birisidir. 1894 yılında doğan Abdullah Kadiri ailesini şu şekilde anlatır: “Başlangıçta zengin bir ailede mi fakir bir ailede mi doğduğumu fark etmedim. Fakat 7-8 yaşıma geldiğimde karnımın doymamasından, üstümdeki kıyafetlerin eskiliğinden, seksen yaşındaki bir ihtiyarın tarladaki emeğinin ancak bu kadarına yettiğini anladım.”

12 yaşında çalışmaya başlar, bir yandan da okula gider. Okuldan mezun olmak ve Rusça öğrenmek fakir bir Türkistanlı aile çocuğu için tek kurtuluş yoludur ve Kadiri de bu kendini kurtaran “seçkinler” arasına girecektir. 1914 yılında gazeteciliğe başlar 1920'li yıllarda ise edebiyata.

“Ötgen Künler” romanı bölümler halinde 1922-26 yılları arasında bir gazetede yayınlanır ve 1926 yılında ise kitap olarak çıkar. “Ötgen Künler”in yayınlanması Özbek edebiyatında yeni bir aşamadır ve ulusal edebiyat bu şekilde doğar. Gorki'nin büyük takdirlerini toplayan Kadiri “Ben Marks ve Lenin'in hararetli bir şakirdiyim. Çünkü ben Lenin'den ruh aldım, Marks'tan ilhamlandım.” dese de, Sovyet sistemi tarafından milliyetçilikle suçlanacak, önce hapse atılacak, eserleri yasaklanacak ve 1938'de kurşuna dizilecektir.

“Ötgen Künler” ise Türk Dünyası edebiyatında çok özel bir yer tutar. Türkistan romancılığının çıkış noktası olmasının dışında tam anlamıyla “ulusal kitap” özelliği kazanır. Roman yasaklanır, tüm nüshaları yok edilir, romanı bulunduranlar ise Sibirya'ya sürgüne gönderilir. Ama yine de gizli gizli çoğaltılır ve evlerde okunur. Baskıların en yoğun olduğu dönemlerde ise ezberlenir ve bu şekilde dilden dile dolaşır.

Adil Yakubov

Pirim Kadirov

Abdullah Kadiri

Musa Aybek

“Ötgen Künler” bir taraftan Çarlık Rusyası'nın hedefi olan Türkistan'ın düşüş romanıdır, diğer taraftan ise büyük bir aşk hikayesidir. Romanın baş kahramanları Gümüş ile Atabey'in aşkları “Leyla ile Mecnun” hikayesi gibi etkili olur. Modern dönemin bir aşk destanıdır ve aşkla birlikte evlilik, aile baskısı, kuma sorunu, kadın-erkek eşitliği, kıskançlık gibi güncel sorunlara da çağdaş bir bakış açısı sunar.

Roman aslında Türkiye tarihine de paralel bir dönemi anlatmaktadır. Rus emperyalizmi bir taraftan İstanbul sınırına kadar dayanırken aynı zamanda tüm Türkistan'ı da ele geçiriyordu. Böylesi bir dönem Türkiye'de tam da 1838 sonrası Tanzimat ve Meşrutiyet dönemini hatırlatır. Yine edebiyatta Cedit Hareketi ortaya çıkar. Ceditçilik Türkiye'ye özgü değil Türklere özgü bir akım olacaktır. Türkiye'de Namık Kemal'den Tevfik Fikret'e oradan Mehmet Emin Yurdakul'a uzanan bir akımın benzeri Türkistan'da da ortaya çıkar. Abdullah Kadiri de böylesi bir edebiyat kuşağının temsilcisidir.

Kadiri'nin piyesleri ve hikayelerinde ilk başlarda köklü bir din eleştirisi göze çarpar. Genellikle üçkağıtçı din adamı tiplemesini işler. Bir taraftan da kadın özgürlüğü için eserler kaleme alır. Böylece kadın merkezli bir edebiyat akımı da doğacaktır.

“Ötgen Künler”de de aynı gelenek, görenek, din, kumalık gibi toplumsal konular ele alınır. Ama kitabı yasaklatan bu değil Rus sömürgeciliğinin gelişimini anlatmasıdır. Aslında romanda Rus sömürgeciliğinin Türkistan'a girişi anlatılırken Türkiye'ye İngiliz emperyalizminin girişini göreceksiniz. Ama daha da önemli bir benzerlik aydın kuşakların benzerliğidir: Türkiye'de “Batıya karşı Batıcılık” akımı nasıl geliştiyse, Türkistan'da da “Rusya'ya karşı Rusçuluk” diyebileceğimiz bir akım ortaya çıkar. Rusya hem sömürgeciliğin hem de ileriliğin temsilcisidir aydınların gözünde.

“Ötgen Künler”in lirik yanı ise son derece güçlüdür. Atabey ile Gümüş'ün aşkları gerçekten de tüm halkı çok etkiler. Bu aşk, bir anlamda ulusal bir ruhun da inşa temeli olarak kavranacak ve “Ötgen Künler” ulusal bir direniş kitabı haline gelecektir.

Shakespeare'in “Romeo ve Jülyet”, “Venedik Taciri”, “Othello” gibi piyeslerinden hiç de geri kalmayacak kadar güçlü bir eser olan “Ötgen Künler”i severek okuyacaksınız...

(Sayı 261, 30/11/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Gönlünce bir dost dili işte sana dil türkçe
Yönünü çevir bana başka bir dil öğrenme

Öğrenirsen bir dili kültür amaçlı  hastır
Bölücü dil konuşma konuşanı da sustur
             
Gönlünce bir ulus dil türkçe dil konuşalım
Türk olmaya gönül ver seninle görüşelim

Anadolu yurdumuz başka bir yurdumuz yok
Kimse yurttan atılmaz bizden bir farkınız yok

İnsan olur bağlanmaz mı türk islam devletine
Kıyamete kadar varız türkiye cumhuriyetiyle

Kimin bir oyu varsa türküm diyene ata
Dil ile bölünecek vatanı o kurtara

Kimde bir oy varsa türkçe konuşana ver
Türkiyeyi sen kurtar sevabı sana gider

Gel sende türkle yürü gel yiğit ol bizimle
Hain peşine gitme  türk ol öğün yiğitçe

Kürt türkün bir boyudur sen ona boy gibi bak
Türk milleti ne yapmaz tarihini oku bak

Kim bir türkü görürse onu dilinden tanır
Bilmiyene söyleyin  şerefi şanı vardır

Başka dile yanaşma aman ha  aman aman .
Sabit der kardeş olsa olurlar sana düşman

Ozan Sabit Özdemir, Yozgat
23 Haziran 2010


 

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40