|
Gökçe Fırat |
Evet, bu ikinci Şemdinli’de gelişen olayları devlet düşmanı liberal ve Kürtçü çevreler ikinci bir Susurluk olarak değerlendirdiler. Bizce de olay ikinci bir Susurluk operasyonunu andırmaktadır ama onların iddia ettiğinin tam tersi noktadan. İsterseniz önce birinci Susurluk olayına bakalım. Susurluk’taki “tesadüfi” bir kaza, devlet içinde yuvalanan ve devletten bağımsız hareket eden bir “çete”nin varlığını ortaya çıkartmıştı kimilerine göre. Tesadüf gibi görünen trafik kazasının hemen ardından daha o gece kazada bulunanların gerçek kimlikleri televizyonlara yansımış ve “çete” yayınları yapılmaya başlanmıştı. Susurluk olayı tam da devletin Kuzey Irak’ta PKK’yı neredeyse bitirdiği, ülke içinde PKK’nın mali kaynaklarına, yani Kürt mafyasına yöneldiği bir dönemde ortaya çıkmıştı. Anlaşılan devlet Kürt mafyasını temizleme niyetindeydi. Bugün Şemdinli’de otomobilden çıktığı iddia edilen liste türü bir Kürt mafyası listesi ne tesadüftir ki o gün de otomobilden çıkmıştı! Peki ne oldu sonra? Devlet içinde PKK ile mücadele eden güvenlik ve istihbarat görevlileri PKK ile mücadeleden çekilmek zorunda bırakıldı. Aynı dönemde gerçekleşen iki önemli operasyon daha var. Biri dönemin Jandarma Genel Komutanı’nın uçağının düşürülmesi, diğeri ise JİTEM görevlilerinden Binbaşı Cem Ersever’in öldürülmesi! Bu üç olayı altalta koyup incelediğimizde gerçekte de uluslararası bir operasyonla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkar. PKK ile Kuzey Irak’ta mücadele eden bir komutan, PKK’ya yönelik harekatın Güneydoğu’daki koordinatörlerinden bir binbaşı ortadan kaldırılmış ve PKK’nın mali kaynağı Kürt mafyasına karşı mücadele eden emniyet, MİT ve ordu görevlileri pasifize edilmiştir. O halde şu soruyu kendi kendimize soralım. O araç gerçekten tesadüfen mi bir kaza yapmıştı yoksa devlet içinden çok rahat bilgi alan, araçta bulunanların güzergahını bilen, daha da önemlisi o gün o araçta kimlerin olacağını bilen bir istihbarat örgütü mü o kazayı ayarlamıştı?! Daha açık soralım Susurluk, uluslararası bir istihbarat örgütünün biten PKK’yı yeniden diriltmek için düzenlediği bir uluslararası operasyon muydu? Şurası bir gerçek ki Susurluk sonrası PKK hem örgütsel açıdan yeniden toparlanma imkânı bulmuştur hem de kamuoyunda yaratılan devlet düşmanı hava, genel olarak bölücülüğün güçleneceği bir ortam oluşturmuştur. Elbette kritik soru şu; peki Susurluk’ta, gerçekten yasadışı bir alana kaymış bir devlet faaliyeti yok muydu? Bir çete var mıydı yok muydu? Bunu o dönem Susurluk’a adı karışan insanların yanıtlaması gerekmektedir. Susurluk’ta adı geçenlerin bu ülkeye yapacakları en önemli hizmet bu olacaktır. Çünkü, Türk devletinin bölücülüğe karşı mücadele eden görevlilerinin, aynı zamanda yabancı bir istihbarat örgütü ile de içli dışlı oldukları kanısı güçlüdür. Kazanın olması böyle bir ilişkinin varlığını adeta doğrulamaktadır. Sanki bir istihbarat örgütü, kendisi ile de irtibatlı bulunan Türk görevlileri pusuya düşürmüş gibidir! Susurluk’a adı karışanların daha sonradan milliyetçi, hatta Kuvayı Milliyeci söylemler geliştirmeleri dikkate değer bir gelişmedir. Ancak böyle bir söylemden çok Türk devletinin uğradığı saldırıyı, bu örtülü operasyonu açığa çıkartacak daha içten bir muhasebeye ihtiyacımız var. Şemdinli: Ajitasyon ve provokasyon yoluyla halk ayaklanması Susurluk’tan Şemdinli’ye geçelim. Bir defa Şemdinli Susurluk gibi bir olaya pek benzemiyor. Çünkü Susurluk’ta Türk devletinin terörle mücadele eden ve bir kapsamlı harekat hazırlığı içindeki birimine yönelen uluslararası bir istihbarat operasyonuydu. Oysa Şemdinli’de daha ziyade PKK tarafından organize edilmiş bariz bir provokasyon amaçlı operasyon sözkonusudur. Elbette PKK böylesi bir operasyon için yabancı istihbarat teşkilatlarından destek görmüştür ama bu, olay açısından ancak tamamlayıcı bir unsurdur. PKK’yı mercek altına alırsak son iki aydır temel strateji olarak Güneydoğu’da bir ayaklanma çıkartmak, yeniden kurtarılmış bölgeler yaratmak, Apo’nun özgürlüğü için kitleleri seferber etmek ve tüm bu toplumsal halk hareketine dayanarak uluslararası müdahale isteme yönünde adımlar attığını görürüz. Şemdinli tam da böylesi bir stratejiye oturan bir halk ayaklanması çıkartma provasıdır. Önce Şemdinli’de askeri hedefler bombalanmış ve halk ajite edilmiş. Ardından PKK yandaşı bir kitabevi bombalanarak halk provoke edilmiştir. Ardarda patlayan bombalar, örgütlü bir halk ayaklanmasının ajitasyon ve provokasyon halkalarıdır. Bunun hemen ardından ise, zaten kitle içinde ayaklanma örgütleyen PKK hücrelerinin halkı sokağa dökmesi vardır. Şemdinli olayı, hiç de örtülü bir operasyon değildir, çok açık bir ayaklanma uygulamasıdır. Şemdinli merkezinde başlayan ayaklanmanın bir silsile halinde Yüksekova ve Hakkari merkezine yayıldığı görülmektedir. Devlet zaten zan altında bırakıldığı için köşeye sıkıştırılmıştır. Köşeye sıkıştırılan devlet sesini çıkartmazsa ayaklanan kitleye, ‘gördünüz mü bu devlet güçsüz biz güçlüyüz’ ajitasyonu verilecek, köşeye sıkışan devlet kendisini savunur ve silahlı önlem alırsa ‘terörist devlet halka ateş açtı’ provokasyonu yapılacaktır. Her iki halde de ayaklanan kitle daha fazlya ajite edilecek ve provoke edilecektir. Eşanlı başlayan diğer kentlerdeki dev gösteriler ayaklanmacılara “yalnız değilsin” mesajı vermek içindir. Özellikle Diyarbakır’daki sözde barış mitinginin tarihi çok önceden saptanmış bir senaryoya uymaktadır. Fakat aynı anda PKK Türk askerlerini şehit ederek kendi kitlesine ve ayaklanmacılarına güçlüyüz mesajı da vermektedir. Devletin içine yerleşmiş bir PKK merkezi mi var? Olayın ayrıntı kısmına baktığımızda çözmemiz gereken bir soru kalmaktadır geriye. Nasıl olur da bombalama sırasında o araç orada bulunur? Tıpkı Susurluk’a adı karışanlar gibi burada da olayda adı geçenlerin kamuoyunu açıklıkla bilgilendirmesi gerekmektedir. Bir kaç ihtimali sıralayarak cevabını bulmaya çalışalım. O aracın o gün, o saatte, orada olacağını kimler biliyordu? Bu soruyu bizler buradan cevaplayamayız ama ortada çok açık bir sızma olduğu gözükmektedir. PKK, bir şekilde o aracın ve içindekilerin orada olacağını biliyordu, hatta belki de kendileri böyle bir yönlendirmeyi yaptılar! Aracın içinde bulunan daha doğrusu bulunduğu iddia edilenlere gelince. Böylesi bir JİTEM operasyonu olamayacağı ortadadır. Tezgahı kuranlar neredeyse arabaya bir de TÜRKSOLU gazetesi bırakacaklarmış da insaf etmişler! Peki ama devletin istihbarat bilgileri nasıl olur da o arabaya, o şekilde yerleştirilmiştir? PKK’nın bölgede görev yapan devlet görevlileri içinde adamları mı vardır? Hatta çok daha açık bir soru soralım. Hakkari’de askeri tesisler bombalanacak, bir ayaklanma hazırlıkları günler boyu yapılacak ama devlet tüm bunları görmeyecek! Böyle bir şey pek mümkün gözükmüyor. Bir Susurluk belki vardır ama tam tersten, devletin içine yerleşmiş bir PKK merkezi mi bulunmaktadır? Olayı özellikle askeriyenin çok dikkatli incelemesi gerekir. Hiç anlıyamadığımız şey, Türk Ordusu karşısında PKK’nın verdiği terörist çabanın, içeriden bir destek olmadan bu kadar başarılı olabilmesidir. Devlet ve özellikle askeriye bu olaya iyice eğilmeli. Devlet içine sızmış PKK merkezi çökertilmeden Türkiye teröre karşı başarılı olamayacaktır. Ve bu PKK merkezinin, Ankara’daki uzantıları hangi siyasi partilere, hatta iktidar yöneticilerine, hangi istihbarat ve güvenlikle ilgili bakanlıklara uzanmaktadır çözülmelidir!.. |