![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eser Özaltındere
Hakikaten Denktaş'a yaraşır bir törendi. Onun başından itibaren her aşamasında var olduğu ve önderlik ettiği, göz bebeği gibi koruduğu KKTC'nin bir devlet olarak kalitesini de bütün dünyaya ilan eden bir organizasyondu. Türkiyelisinden Kıbrıslısına, köylüsünden işçisine ve burjuvasına, subayından astsubayına, çocuğundan yaşlısına kadar bütün bir halk kol kola girmiş vaziyette ona karşı son görevlerini yerine getirmek için oradaydılar. Bu görüntüde zaten bizzat kendisinin başardığı ve bütün unsurlarıyla bir "halk" haline gelmesini sağladığı Kıbrıs Türk'ünün Denktaş'a bir hediyesiydi. Gerçekten de; Kıbrıs davasının Türkiye'ye anlatılarak onun bu davaya sahip çıkmasında, TMT'nin kurulması ve Türklerin mukavemet güçlerinin dağınıklıktan kurtularak güçlerinin birleştirilmesinde, o teşkilatın Türkiyeli subayların kontrolünde hem eğitilmesinde hem de Kıbrıs Türklerinin iç çekişmelerinden etkilenmemesinin sağlanmasında, garantörlük antlaşmasının gerçekleştirilerek sembolik de olsa başlangıçta bir Yunan birliği ile beraber Türk askerinin de adada konuşlanmasında, Kıbrıs Türk'ünün adanın %3 üne ve değişik bölgelerine sıkıştırılmış bir "Müslüman azınlıktan" aşama aşama Kuzey'de kendi bölgesinde homojen olarak yaşayan aynı zamanda kendi kendine yeterli bir "halk" durumuna getirilmesinde, halkın önce Kıbrıs Türk yönetimi, daha sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti ve en sonunda da KKTC olarak siyasî bir yapılanma içerisinde organize olmasında, kısacası; Kıbrıs Türk Halkı'nın yok olma noktasından bugün Moldavya, Makedonya, Arnavutluk, Türkmenistan, Makedonya, Kosova vb. birçok ülkeden çok daha çağdaş bir devletin yönetimi altında müreffeh bir şekilde yaşamasıyla ilgili verilen mücadelenin her noktasında, karşımıza Denktaş'ın tartışılmaz liderliği çıkar. Böylesine olağanüstü stratejik öngörüsü ve savaşım gücü ile bir halkı "Müslüman azınlıktan" "devlet sahibi bir halk" düzeyine taşıyan bir başka lider dünya siyasî tarihinde çok azdır. İşte o halk, her şeyini borçlu olduğu liderini uğurlarken de ortaya koyduğu kalite ve vakar ile onu ayrıca onurlandırmış oluyordu. Tören sırasında seviye hiç düşmedi. Duyulan sadece bandonun hüzünlü marş ezgileriyle, alkışlardı. Birkaç kez araya karışmış "Allahüekberciler" ve "vatan bölünmezcilerin" temcit pilavı nidaları olduysa da, karşılık bulamadıkları için seslerini kesmek zorunda kaldılar. Kortejin en ilginç yanlarından biri de Türkiye'den gelen generallerin bile hiçbir özel koruma olmadan halkla karışmış vaziyette konvoyun içerisinde yer almış olmalarıydı. Hatta bir ara Kara Kuvvetleri Komutanı Kıvrıkoğlu'nu da onların arasında görür gibi oldum. Tören kıtası, KKTC'ye ait silahlı güç olan Güvenlik Kuvvetleri tarafından oluşturulmuştu. Bu birliğin top arabasına konulmuş naaşı çekerken sergilediği "salınımlar" ise, mahşeri kalabalıkla bütünleşince ortaya son derece dokunaklı ve gurur verici bir tablo çıkarıyordu. Denktaş'ın naaşı, Girne Kapısı'ndan kalabalıkların eşliğinde Selimiye Camii'ne götürüldü. Burada oluşan fotoğrafın ortaya koyduğu çarpıcı sentez, aynı zamanda başka bir müthiş gerçeği de gözler önüne seriyordu. Çünkü, Selimiye Camii son derece estetik bir "Lüzinyan Kilisesi'nin" camiye dönüştürülmüş şekliydi. Bu cenaze töreniyle Türklerin Kıbrıs'ı fetih yıllarına denk düşen aynı camii; yüzyıllar sonra onların atalarına layık olduğu biçimiyle kurdukları Türk devletinin mimarı kahraman Denktaş'ın son yolculuğuna şahit oluyor ve 1571 yılındaki fatihanların başlattıklarını tamamlayan Denktaş, bugün onların torunları tarafından helâlliklerle Selimiye Camii'nden uğurlanıyordu. Naaş daha sonra yine tören kıtasının o olağanüstü güzellikteki salınımlarıyla ve bandonun insanları dinginliğe davet eden nağmeleriyle Girne Kapısı üzerinden son defin yeri olan Gençlik Parkı'na doğru yola çıktı. Yol boyunca Kıbrıs Türkleri kapılarının veya işyerlerinin önlerine çıkarak saygılarını sundular ve geçiş sırasında atılan karanfiller ile alkışlar bu saygıya eşlik ettiler. Çok sayıdaki evin ve işyerinin camları "seni unutmayacağız" yazılı Denktaş resimleriyle süslenmiş durumdaydı. Bunun yanında aynı içerikli pankartlar Lefkoşa caddelerinin bir çok yerinde bu resimleri tamamlıyorlardı. Geçit sırasında 2 veya 3 kez Aydın Denktaş'ın başını çekmesiyle naaş arabasının arkasında saf halinde yürüyen Denktaş ailesi, Rauf Denktaş'ın çok sevdiği "Dağ başını duman almış" marşını hep bir ağızdan söylediler. Kortejin bu yürüyüşünü izleyen yol kenarındaki bazı bayanların sessizce göz yaşı döktükleri de gözlerden kaçmıyordu. Gerek Girne Kapısı'nda, gerek Selimiye Camii'nde, gerekse yol üzerinde KKTC devletine ait özel harekatçı nişancıların yüksek binaların üzerinde konuşlandıkları görüldü. Konvoyun geçişi sırasındaki düzeni resmî ve sivil polis memurları sağladılar. Resmî üniformalı polis müdürleri de organizasyonun aksaksız bir şekilde gerçekleşmesi için sürekli ortalıktaydılar. Törene çok sayıda Barış ve Güvenlik Kuvvetlerinden askerî personel katılmıştı. Bütün bunlar o kadar güzel planlanmış ve uygulanmıştı ki, KKTC'nin devlet olma yolunda kusursuz olduğu ve hiçbir eksiğinin kalmadığı açık seçik görülebiliyordu. Denktaş'ın Türkiye ve KKTC bayraklarına sarılmış naaşı defnedileceği Gençlik Parkı'na ulaştığında orada bekleyen 20.000'e yakın kalabalığın alkışları ve karanfilleriyle karşılandı. Yine Güvenlik Kuvvetlerinin askerlerinin omuzlarında gömü yerine kadar taşındıktan sonra gerekli dini ve protokol ritüellerinin eşliğinde son istirahatgâhına defnedildi. Serdar Denktaş'ın ifadelerine göre, anıt mezar için bir yarışma düzenlenecek ve kabrin bulunduğu parkta bir de müze oluşturulacakmış. Aynı zamanda çalışma ofisi de arşivlerinden faydalanmak isteyenler için bir araştırma enstitüsüne dönüştürülecekmiş. Denktaş: "Türkiye'siz cennete bile gitmem" Tabii bu arada tüm KKTC televizyon kanalları Denktaş'la ilgili belgeseller yayınladılar, paneller ve sohbet toplantıları düzenlediler. Buralarda anılardan bahsedildi, O'nun ilginç özellikleriyle mücadele tarihi ve özel hayatı gibi konular dile getirildi. Kendisinin bu programlardan birinde ifade edilen "Türkiye'siz cennete bile gitmem" sözleri gerçekten de çok çarpıcıydı. Bu söylemiyle her zaman gururla belirttiği Anadolu Türklüğüne olan bağlılığını kendisine has üslûbuyla kolay kolay unutulmayacak bir slogan haline getirmiş oluyordu. O, Kıbrıs Türklerinin, Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olduğunu çok iyi biliyordu. Onlar, Anadolu'dan göçürülmüş konar göçer Türkmen boylarının torunlarıydılar ve Kıbrıs'a orasını imparatorluğa ait bir "yurt" durumuna sokmak için gelmişlerdi. Adanın Osmanlı tarafından İngilizlere satılmasından sonra 1974 ile birlikte "bütün" ve "parça" tekrar kucaklaşmıştı. Rauf Denktaş, yarım akıllı ve taş kafalı solcu müsveddelerinin adadaki 400 yıllık varlıklarına rağmen Türklerin "Kıbrıs'ın yerlileri" olmadıkları konusundaki safsatalarını da yine tarihe geçecek şu sözleriyle çürütüyordu: "Kıbrıs'ın tek bir yerlisi vardır, o da Kıbrıs eşekleridir…" Gerçekte de bu hazır cevap yanıt, Kıbrıs tarihinin kısa bir özeti niteliğindedir. Çünkü, Kıbrıs'tan Rumlar da dâhil bir çok halk gelip geçmiştir. Rumlar da orasının yerlisi değillerdir. Daha da önemlisi, adanın İngilizlere devredilene kadar hâkim halkı Türklerdir ve İngilizlerin ayrılmasından sonra da Kıbrıs'ta son egemen halk olarak en az Rumlar kadar onların da söz hakkı bulunması kaçınılmazdır. Tabii, bu televizyon programlarında Denktaş ile ilgili çok sayıda anı da izleyicilere aktarıldı. Bunlardan birinde kendisinin arkadaşı ve danışmanı bir kişi şöyle bir olay anlattı. Bu zat, Rum tarafındaki Türk ve Rum heyetlerinin katıldığı bir müzakere toplantısından KKTC'ye dönerken yolda bırakmak üzere aynı görüşmelere katılan bir Rum diplomatını da arabasına alıyor. O müzakerelerin ana gündem konusu da toprak mübadelesiymiş. Oradan buradan derken, konu dönüp dolaşıp toprak mübadelesine geliyor. Tam o sırada bu Rum, Denktaş'ın danışmanına espriyle karışık şöyle bir teklif getiriyor: "İsterseniz biz toprak yerine lider mübadelesi yapalım ve Denktaş ile Klerides'i değiştirelim. Hatta size promosyon olarak bir de Kipriyanu'yu verelim…." Bu anekdot bile Denktaş'ın tartışılmaz değerini ve kendisinin Rumlar için ifade ettiği anlamı göstermesi açısından çok önemlidir. Nitekim vefatından sonra da tüm Rum gazeteleri ondan hiç hoşlanmadıklarını gösteren başlıklar atmışlar ve yazılar kaleme almışlardır. Esasında bu da son derece doğaldır. Çünkü o tek kişilik bir ordu olarak verdiği mücadele ile Bizans'ın artıkları entrikacı Rumları tek başına perişan ederek darmadağınık bir Müslüman azınlıktan devlet sahibi bir halk ortaya çıkarmıştır. Denktaş'lı anılar...
Denktaş'ın vefatıyla ilan edilen matem süresince tüm KKTC televizyon kanalları Rauf Denktaş'a yönelik yayın yaptılar. Bunlar arasında yayın politikası ulusal dava olan bir özel televizyonda Fransa, Almanya, İngiltere, Avustralya gibi ülkelerin dışında Türkiye'nin dört bir köşesinden de telefon bağlantıları gerçekleştirildi. Ve insanlarımız oralardan derin üzüntülerini dile getirdiler. Özellikle Türkiye merkezli aramalarda bayanlar ağırlıktaydı ve gözyaşları içerisinde Denktaş'a olan sevgilerini ifade ettiler. Bu bağlantılarda aynı zamanda bir dönem Denktaş'a söylemediğini bırakmayan Erdoğan da ağzının payını aldı. Büyük bir çoğunluk onların hangi yüzle törenlerde boy gösterebildiğini sorguladı. Rauf Denktaş aynı zamanda çok ta espritüel bir kişiliktir. Diğer konuların yanında, kendisinin komik bazı fiziksel özelliklerini ya da davranışlarını da alay düzeyinde açığa vurmaktan çekinmeyen bir olgunluk ortaya koyabilmektedir. Bu doğrultuda bizzat Denktaş tarafından dile getirilen bir anı da şöyledir: Denktaş, İngilizler döneminde Türkiye'ye sınır dışı edilir. Fakat adaya dönmesi lazımdır. İlk girişiminde yakalanır ve tekrar Kıbrıs dışına çıkarılır. İkinci olarak kendisinin kılık değiştirilerek adaya sokulmasına karar verilir. İşte tam bu aşamada bu işle görevli kişi kendisine bakar,bakar ve der ki: "Kusura bakmayın ama Rauf Bey, sizde bu kafa ve burun olduktan sonra ne yaparsak yapalım sizi saklayabilmemizin mümkünatı yoktur!.." Aynı günlerde bir başka televizyon kanalındaki anma programında da Denktaş'la ilgili eski bir kayıtın görüntüleri ekrandaydı. Burada Denktaş, berberde bir taraftan saç tıraşı olurken diğer taraftan da eski bir anısını anlatmaktaydı. Buna göre; geçmiş bir tarihte toplumlar arası görüşmeler için İngiltere'deyken saç-sakal tıraş olma ihtiyacı duyar. Güvenlik ekibi kendisine bir berber ayarlar. Berber saç tıraşını bitirdikten sonra sakala geçer ve usturayı eline alıp Denktaş'ın başına dikilerek; "Galimera Sayın Denktaş, İngiltere'ye hoş geldiniz" demez mi! Meğer berber bir Rum'muş! Bu sözün üzerine Denktaş buz keser tabii ki. "Yahu" der programda; "Kurbanlık koyun gibi kendimizi teslim ettik usturalı bir Rum'un eline!.." Hele onun Kıbrıs şivesiyle olayı ciddi ciddi bir anlatış tarzı vardır ki, insanı gülmekten yerlere yatırır. Konu Rauf Denktaş olunca anıların da ardı arkası kesilmiyor hâliyle. Yine onlardan birinde; BM Genel Sekreteri Butros Gali ve Rum yönetimi lideri Vasiliu müzakere amaçlı olarak bir araya geldiklerinde Denktaş fotoğraf merakı nedeniyle verilen arada kendilerinin resimlerini çekmek ister. Önce Gali'nin birkaç poz fotoğrafını çeker, ondan sonra da Vasiliu'nunkileri…Ve arkasından da Vasiliu'ya dönerek ekler: "Mr. Vasiliu, daha önce de aynı böyle Makarios'un fotoğraflarını çekmiştim, ama gel gör ki birkaç gün sonra kendisi mefta oldu, aman kendine dikkat et!.." Bu sözün üzerine o ana kadar gülücükler dağıtan Vasiliu, birdenbire mosmor kesiliverir. Bu olay O'nun; hiç kimse karşısında ezilip büzülmeyen, en ciddi müzakerelerde ve dünya liderleri karşısında bile onlarla alay edercesine kendilerine takılmaktan çekinmeyen olağanüstü derecedeki kendine güvenini ortaya koyması açısından çok önemlidir. Gerçekten de bir ada toplumundan çıkıp da böylesine bir öz güvenle dünyaya meydan okumayı her babayiğit beceremez. O'nun bu özelliğini sağlayan faktörlerden biri de kuşkusuz İngiltere'de yaptığı hukuk tahsilidir. Bu tahsil onun Avrupa hukukunu iyi tanımasına imkân hazırlamış ve bu donanımı sayesinde her zaman toplumlar arası görüşmelerde büyük bir avantaja sahip olmuştur. Nitekim bu hukukçu kimliği ile sömürgecileri ve Rumları yerden yere vurmuştur. Tabii ki, Denktaş'ın en büyük şanslarından biri de sürecin kırılma noktasında tarihin Ecevit gibi büyük bir devlet adamı ve liderle kendisini buluşturmuş olmasıdır. Gerçi O, Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu zamanında da ikna gücüyle Türkiye'nin olaya müdahil olması ve Garantörlük Antlaşmaları'nın gerçekleştirilmesinde çok büyük katkılar ortaya koymuştur ama, Ecevit ile uyumu çok daha başkadır. Ayrıca Mümtaz Soysal ile müzakerelerin en kritik zamanlarında birlikte bir ekip oluşturmaları da kendisi adına önemli bir artıdır. Şimdi düşünüyorum da, ya Kıbrıs Barış Harekatı'nın olgunlaşma dönemlerinde Erdoğan Başbakan, Davutoğlu Dışişleri Bakanı, Gül Cumhurbaşkanı ve Nejdet Özel'de Genelkurmay Başkanı olsaydı acaba ne olurdu? Büyük ihtimal, elimiz kolumuz bağlı Kıbrıs'ın Helenleşmesini seyrederdik. Herhâlde o zaman, bir tek PKK yatakçısı "Barzani dışında" hiçbir komşu ile gerçekleştirilemeyen "komşularla sıfır sorun" ideali Rumlarla da hayata geçirilebilirdi. Çünkü o durumda, Kıbrıs bütünüyle Rumların eline geçeceği ve Kıbrıslı Türkler de onların kölesi küçük bir azınlık hâline geleceği için "Rum komşularımızla" sorunlarımız da kendiliğinden "sıfırlanmış" olacaktı. Bu arada televizyon kanallarının birinde ise Denktaş muhalifi at gözlüklü, işbirlikçi ve sahte solcuların önde gelen isimleri bir araya getirilmişlerdi. Denktaş'la ilgili görüşleri alınıyordu. Programı kısa bir süre izledim ve küfrederek kapatmak zorunda kaldım. Nasıl kapatmayım ki, güya Denktaş'ı anıyorlar… Bir bakıyorsunuz, sazı bir CTP'li alıyor ve "ölünün arkasından konuşulmaz, ammaaa..." deyip Denktaş'a sallıyor. Aradan daha 10-15 saniye geçmeden tekrardan "ölülerin arkasından konuşmak bize yakışmaz, fakaaat…" sözleriyle Denktaş'a saydırmaya bıraktığı yerden devam ediyor. Ardından, bu sefer kadın olan başka bir dinazor solcu artığı telefonla bağlanıyor ve aynı rezil tavra farklı bir açıdan maydanoz oluyor. Sonuçta da o program seyredilmez hâle geliyor. Esasında onlar da haklılar. Çünkü, Rauf Denktaş hayatı boyunca bunların oyunlarını bozmuş ve bu işbirlikçilerin Kıbrıs Türk Halkı'nı Rum'a köle yapma entrikalarının önünde sürekli bir set oluşturmuştur. Rumlarla birlikte bu sömürgeci taşeronlarını da şamar oğlanına çevirmiştir. İşte bu yüzden de bu hasta beyinler, kuyruk acılarından dolayı matem günlerinde dahi kin kusma alışkanlıklarından bir türlü vazgeçememektedirler. Türkiye'de de devlet töreni düzenlenmeliydi! Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından da Denktaş'a layık bir "Devlet töreni" düzenlenmesi ve onun ana vatanı Türkiye'den de son yolculuğuna uğurlanması gerekirdi. Bu aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve Türk Ulusu'nun da bir göreviydi. Eğer Abdülmecit'ler TBMM'nin salonlarında konferanslara konu yapılabiliyorsa, özellikle de Atatürk'ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclis'inde, Türk ulusu için varını yoğunu ortaya koymuş bir Denktaş için haydi haydi anma ve saygı törenleri düzenlenebilmeliydi. Çünkü o bir Türklük savaşçısı ve Türkiye aşığıydı. Muhakkak surette onun bu sevdasının ve mücadelesinin hakkı verilmeliydi. Bayrakların yarıya indirilmesi yetmezdi. Ama Türkiye'de böyle bir uğurlamanın yapılmasını ona yaşadığı dönemde etmedik hakareti bırakmamış olan Neo-Osmanlıcı ve sömürgecilerin stratejik ortağı Erdoğan ile partisinden beklemek mümkün değildi. İkinci Cumhuriyetçi Kılıçdaroğlu'nun "Yeni CHP"sinin de misyonu gereği böyle bir kaygısı zaten söz konusu olamazdı. Tabii, laftan başka bir şey üretmeyen tabela milliyetçisi MHP'den de hiç ses çıkmayınca Türkiye ve Türk Halkı o kahraman insana borcunu hakkıyla ödeyememiş oldu. O yüzden de Erdoğan'a, Kılıçdaroğlu'na ve Bahçeli'ye ne kadar sitem edilse azdır. Denktaş ebediyen yaşayacak! Ama kim ne yaparsa yapsın, Denktaş'ın Türk soylu halkların tarihindeki müstesna yerini yok edemeyecektir. Tüm Türklerin gönüllerinde ve hafızalarında ebediyen yaşayacaktır. Ama, O'nun değerini bilmeyenlerin tarihte nasıl anılacakları da zamanı gelince görülecektir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 421 85 15 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||