![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer BDP sonunda Deniz'lere de el attı. BDP'nin çakma sinemacı milletvekili Sırrı Süreyya Önder, geçtiğimiz günlerde Meclis'e bir teklif götürdü. "Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın Ölüm Cezalarının Yerine Getirilmesine Dair Kanun"un yürürlükten kaldırılmasına ilişkin kanun teklifi veren BDP'liler, akılları sıra Deniz'lere itibarlarını iade etmek istiyorlar. Doğrudur, Deniz'lerin idamı toplumsal vicdanda iyileşmesi güç yaralar açmıştır. Ancak bu kanunun kabul edilmesi ile bu yara geçmez. Zira bu kanun teklifi Deniz'leri geri getirmez. Ayrıca bu kanunun kabulüyle ülke barışına nasıl katkıda bulunulacağını da meçhul. Deniz'ler idam edildi diye ülke barışını bozan kişi ya da gruplar yok. Ülke barışını bozan tek bir şey var, o da BDP'lilerin temsil ettiği PKK. Ha, diyorlarsa ki bizim üzerimize gelmeyin yoksa ülke barışı bozulur o başka. O zaman öyle ifade etsinler. Kendilerini temize çıkarmak için Deniz'leri kullanmasınlar. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var ki, Deniz'lerin BDP'lilerden gelecek bir itibara ihtiyaçları yok. Deniz'lerin itibarını asıl zedeleyen şey, BDP gibi PKK kuyrukçusu bir siyasi oluşumun Deniz'lerin arkasına saklanmaya çalışmasıdır. Onlar Türk toplumunun hafızasında zaten en itibarlı konumdalar. Onlar Türk milletinin kahraman devrimci şehitleridirler. Hiçbir kanun onların bu şekilde algılanmasına engel olamaz. Mesela bu BDP'lilerin iade-i itibar istedikleri biri daha var. Dersim İsyanı'nın elebaşı Seyit Rıza. Diyelim ki, BDP onun iade-i itibarı için kanun teklifi verdi ve kabul edildi. Bu durum onun Türk milletinin kafasındaki hain algısını değiştirir mi? Asla! Kişilerin itibarı yapıp ettikleriyle ölçülür. Kimimiz Deniz'ler gibi ülkenin bağımsızlığı için emperyalizmle ve işbirlikçileriyle dövüşür şehit olursunuz. Öldükten yıllar sonra bile bütün anti propagandalara rağmen halk sizi bir kahraman olarak görür. Bazıları da Türk devletine karşı emperyalizmin paralı askeri olarak çıkar ve telef olduğuyla kalır. Yıllar sonra bile insanlar onları hain olarak bilirler ve hiçbir kanun teklifi onlar hakkındaki bu kanaati değiştirmez. Yani demem o ki, Deniz'lerin halkın gözündeki itibarı oldukça yüksektir. Deniz'lerin itibarını düşüren, sizin gibi bölücülerdir. Deniz'leri çok düşünüyorsanız, ellerinizi onların temiz isimlerinden çekin. Hocalı Katliamı soykırım olarak tanındı
Bu hafta ülkemizi ilgilendiren bir konu dolayısıyla Endonezya'ya uzanıyoruz. Biliyorsunuz içinde bulunduğumuz Şubat ayının 26'sı, Hocalı Katliamı'nın 20. yıldönümü. İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamentolar Birliği, Endonezya'da düzenlediği toplantıda aldığı bir kararla Hocalı Katliamı'nı soykırım olarak uluslararası alanda tanıdıklarını ilan etti. Kararın aldığı son şekilde, 51 üye ülkenin, Hocalı'da yaşanan "soykırım niteliğindeki katliamın" 20'nci yılı olan 2012'den itibaren 26 Şubat'ı "uygun şekilde tanımaları" ve suçun işlenmesinden sorumlu kişilerin cezalandırılmaları çağrısı da yapılıyor. Kararın alınmasında etkin rol oynayan İslam İşbirliği Teşkilatı Gençlik Federasyonu Başkanı Büyükelçi Elşad İskenderov, yaptığı açıklamada kararın önemine dikkat çekti. İskenderov: "Bu kararla birlikte ilk kez Hocalı trajedisini uluslararası belgelerde 'soykırım'la eşitleyen politik ve hukuki bir temel atılmıştır. İİT-PB'nin dünya parlamentolarının dörtte birini içerdiği göz önüne alınırsa, bu kararın Hocalı trajedisinin Ermeni milliyetçilerinin Azerbaycan halkına karşı uyguladıkları soykırım politikasını belgeleyen önemli bir aşamayı temsil ettiği söylenebilir." dedi. Endonezya'daki bu gelişmeyi aktardığımız sıralarda Pakistan'dan da benzer bir haber geldi. Pakistan Senatosu Dışişleri Komisyonu da Hocalı Soykırımı'nı tanıma kararı aldığını bildirdi. Bu haberleri aktarırken keşke böyle bir girişimi bizim hükümetimiz yapabilseydi diye yazıklanmadan edemedik. Hiç değilse kuru gürültüden iyi olurdu. Mustafa'nın Gençliğe Hitabe'den zoru ne?
Bizim bildiğimiz kadarıyla Gençliğe Hitabe'de Atatürk gençlere anlayışlı, hoşgörülü, saygılı ve demokratik olmayın demiyor. Gelin hep birlikte Akyol'un yazısını okuyalım ve bu devirde böyle bir kafa nasıl olabilir anlamaya çalışalım. "Bakalım. Meşhur hitabe şöyle başlıyor: 'Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.' Bu sorunlu bir ifade, çünkü milyonlarca bireye 'senin birinci görevin budur' diye kollektif bir misyon biçiyor. Oysa bir ülkenin bağımsızlığı gerçekten kritik bir değer olsa da, kimsenin bunu her daim 'birinci vazife' edinme zorunluluğu yoktur. İsteyen bunu edinir kendine 'birinci vazife' olarak, isteyen de aynı ülkeyi demokratikleştirmeyi veya dini inancını yaymayı yahut sokak kedilerine bakmayı. Herkes kutsallarını belirleme ve onlar için çalışma hakkına sahiptir. (Ülkeye iyi gelecek olan da bu renkliliktir.)" Aslında Akyol'un sorununun ne olduğu pek anlaşılmıyor. Yani adam bağımsızlığı korumanın öneminin farkında ama bir taraftan da bunu sokak kedilerine bakmakla bir tutuyor. Aslında bu durum onun vatansızlığının derecesini ortaya çıkarmak bakımından önemli. "İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır." Akyol, bu cümleyi de sorunlu buluyor. O'na göre bu cümle 28 Şubat'a yol açıyormuş. Herkesin bildiği gibi Atatürk burada bizi bağımsızlığımızdan mahrum etmek isteyen iç ve dış düşmanlardan bahsediyor. Milli Mücadele yıllarını gözünüzün önüne getirin bir. İngilizlerin piyonu Yunanlıların işgali, İngiliz-Fransız destekli Kürt isyanları, Fransız destekli Ermenilerin yaptığı katliamlar ve Vahdettin eliyle çıkartılan gerici isyanlar… Atatürk'ün gelecek kuşakları iç ve dış düşmanlar konusunda uyarmasından daha doğal ne olabilir ki? Mustafa Akyol "iç düşmanlar"ı üzerine alındıysa o başka. "Memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. (…) Peki ne yapacak böyle durumlarda Türk gençliği?.. 'Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmak' için harekete geçecek. (…) Kısacası, Gençliğe Hitabe, askeri darbeleri ve Ergenekonvari oluşumları meşrulaştıran çok sorunlu bir metin." İlahi Mustafa Akyol, metin, adı üstünde, Gençliğe Hitabe. Askere ya da Ergenekonculara Hitabe değil. Üstelik Ergenekon adı altında sözde darbe girişimlerinden dolayı haklarında soruşturma açılan kişilerin %99'u da yaş itibariyle genç sayılamazlar. Demem o ki, tutturmuşlar antidemokratik, darbecilerin vazife çıkarmasına neden oluyor diye birkaç kalıp cümle, bunlarla koskoca bir tarihi, bu milletin gördüğü en kahraman kişiyi, Türkiye Cumhuriyeti'ni yıpratıp yıkabileceklerini zannediyorlar. Yetmez beyler, yetmez! Yedi düvelin yenemediği Atatürk'ü siz mi yeneceksiniz? Yukarıda bu kafanın nasıl çalıştığını anlamaya çalışalım diyordum ya, vazgeçtim. İki tane kanun değişikliğiyle, üç tane yönetmelikle bu işi başarabileceğine inanıp gaza gelen bir kafanın çalıştığına beni kimse inandıramaz. Bence de Gençliğe Hitabe'yi kaldıralım. Ülkenin artık o günleri yaşadığını anlamak için Gençliğe Hitabe'ye bakmaya gerek yok. Yerine Bursa Nutku'nu asalım. Orada da Atatürk böyle bir durumda kalındığında yapılması gerekeni söylüyor. Artık kim taşla kovalanır, kim sopayla o da Türk Gençliğinin bileceği iş. Hrant'ın arkadaşından
"Hrant'ın arkadaşları" başlıklı yazısında Mahçupyan, "Hrant'ın öldürülmesi sonrasında en beklenmedik ve bu cinayetin beklenen işlevini tümüyle tersine çeviren olay muhakkak ki cenaze merasiminin yüzbinleri geçen bir kitle ile yapılmasıydı. Kendilerine 'Hrant'ın arkadaşları' diyen bu grup anma etkinliklerini düzenlediler ve mahkemenin her celsesinde hazır bulunup seslerini kamuoyuna duyurdular. Türkiye bu tür sivil insiyatiflere çok alışık bir ülke değil... O nedenle bu dinamiğin de çevreden kaynaklanan kendine özgü sorunları oldu. Ancak gelinen noktada mahkeme kararının yarattığı infialin ve belki de yeniden açılacak soruşturmaların ardında Hrant'ın arkadaşlarının emeği olduğu göz ardı edilemez." diyerek hepsi Ermeni olan bu güruhun çabalarının ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Sonrasında ise başlıyor eleştirilerini sıralamaya. Mahçupyan, Hrant'ı solcu-sosyalist Ermeni kimliğiyle sahiplenen kesimin hata yaptığını yazıyor. Çünkü Mahçupyan'a göre Hrant artık sosyalist değil Ermeni milliyetçisiydi: "Oysa Hrant'ın sosyalistliği 1990'lı yılların ortalarında sönmeye başlamış, solculuk mağdurların yanında durmayı ima eden ahlakî bir tavra dönüşmüş, ortaya çıkan boşluğu ise Ermeni kültürünü merkeze alan bir Anadolu belleği inşası hayali doldurmaya başlamıştı." Mahçupyan'ın da açıkça itiraf ettiği gibi Hrant artık solcu falan değildi. Hrant'ın solculuğu demokratlığa indirgenmişti ve Hrant 90'lı yılların ortalarından itibaren Ermeni ırkçısı bir çizgi izlemeye başladı. Mahçupyan'ın "Ermeni kültürünü merkeze alan bir Anadolu belleği" dediği şey de aslında Büyük Ermenistan hayaliydi. O yüzden Türk'ün kirli kanından boşalacak damarları Ermeni'nin asil kanıyla doldurmak istiyordu. Bugün kendisine Hrant'ın arkadaşları diyen güruh ise bu Ermeni ırkçısına halkların kardeşliği adına sahip çıktı. Mahçupyan, Hrant'ın arkadaşları denen gruba "Hrant'ı "solculuk" içine sıkıştırdılar. Hrant'ı siyaset aracı olarak kullandılar" diyor. Mahçupyan'a göre "Hrant kısıtlı bir çevrenin siyaset yapmasının zemini oldu." Onu bu zemin haline getirip kullananların kim oldukları da malum. Bu çevreler, Mahçupyan da kim oluyormuş deyip geçebilirler ama o kadar basit değil. Hrant öldürüldükten sonra Mahçupyan aynı güruh tarafından Agos'un Genel Yayın Yönetmenliğine getirilmişti. Şimdi aynı Mahçupyan, Hrant'a büyük kötülük ettiniz diyor. Hepsi Hrant ve Ermeni olan güruh şimdi oturup bir daha düşünsün biz nerede hata yaptık diye.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 421 85 15 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||