![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tansu Bele
Ama bence bu kıyımların temelinde yatan neden, küreselleşme adı altında, tüm dünyayla birlikte ülkemizde de yükselen faşizmdir. Çünkü kadın cinayetlerine baktığımızda yalnızca toplumumuzdaki kıyımı ve şiddeti görmüyoruz, tüm dünyadaki toplumlarda kadınlara yönelik bir ezilme, aşağılanma, dışlanma, hor görülme gibi eğilimleri görüyoruz. Evet; yalnızca bizim ülkemiz, toplumumuzda değil, günümüzün hangi toplumuna bakarsak kadının acınası durumu apaçık ortada. Açıkcası yaşadığımız dünyada kadınlar erkeklerin insafına kalmış durumda. Şimdi hemen hepimizin aklına, kadınların Batılı ülkelerde her alanda "özgür" oldukları savı gelebilir. Bizde de kentli kadınların kırsal kesim kadınına göre daha özgür olduğu düşünülebilir. Oysa ben buna bütünüyle katılmıyorum. Batı ülkelerinde yüzyıllara yayılan kadın hareketlerinin varolduğu, kadınların özgürleşme adına savaşım verdikleri ve birtakım sosyal, siyasal haklar elde ettikleri bir gerçek elbette; ancak İkinci Dünya Savaşı'yla birlikte yükselen, kadınlara yönelik baskı ve şiddet uygulamaları, bütün çabalara karşın sürüyor. Özellikle de "kullanma" biçiminde ortaya çıkıyor. Savaş öncesinde, Alman faşizminin "üç K" olarak bilinen ve kadını çembere alan ünlü sloganı "çocuk mutfakkilise" formülü, bugün tüm ülkelerde, ama özellikle geri kalmış ülkelerde ve İslam ülkelerinde bütün hızıyla yürürlüktedir. Bu formül; kadını eve, kocasına ve çocuklarına bir köle gibi bağlayan bir toplumsal sözleşmedir. Bunun nedeni, savaşla sona erdiği söylenen faşizmin, bugün başını ABD'nin çektiği emperyalist güçlerce özellikle geri kalmış, bırakılmış ülkelerde yaygınlaştırılması ve sömürü amaçlı küreselleşme eliyle uygulanmasıdır. Faşizm, Almanya'nın savaşta yenilmesiyle ortadan kalkmamış, tersine ABD'nin egemenliğinde atağa kalkmıştır. Küreselleşme adındaki faşist sömürü düzeni ilkin kadını boyunduruk altına almıştır. Çünkü faşizmin ilk sloganı, kadınlara yöneliktir, ilkin kadını köleleştirmiştir. Kapitalizm, ülke ekonomilerini denetim altına almak amacıyla feodal gelenekleri, mezhepseltarikatsal dinsel ögeleri öne çıkarıp gerçekte işsizlik, açlık, eşitsizlik gibi somut gerçeklikleri kışkırtıyor, dolayısıyla kadınlara erkeklerce baskı uygulanmasına yol açıyor. Çünkü kışkırtılan bu öğelerde kadına baskı, ön plandadır. Batılı ülkelerin uygarlık adı altında giderek faşistleşmesiyle birlikte, tıpkı İkinci Savaş yıllarında kadının cinsel nesne olarak kullanılması ve aşk bağlamında köleleşmesi bugün nasıl gündemdeyse, geri kalmış ülkelerde ve kırsal alanlarda da yine kadının, bir mal gibi alınıp satılması ve köle gibi öldürülmesi söz konusu. Bu olgudan ülkemiz de payına düşeni alıyor elbette, çünkü biz de küreselleşme denilen sömürü düzeninin boyunduruğuna sokulmuş durumdayız. Ezilen erkek kadın karşısında ezen rolüne geçiyor. Küreselleşmenin kökeninde bugün, toplumlardaki erkek egemen bakışaçısının faşizan duruşu bulunmakta: Ekonomik bağlamda küreselleşen erkekler dünyasında, her şey bir sömürü nesnesi artık ve her şey satılık. Her şey pazarlanıyor, bu arada kadın da. Dahası burjuvazinin ve patronluğun uzantısı bu erkek egemen dünyanın ya da vahşi kapitalist düzenin tüm geri kalmış ülkelerde ve İslam ülkelerinde sürekli kışkırttığı gelenek, görenek ve din ögeleri, kadını nesnel kıskaçlar içinde tutup ona insan konumu ve değeri vermiyor. Faşist küreselleşmenin boyunduruğuna giren Batılı ülkelerde de durum farklı değil: Buralarda da internet kadın ve çocuk pazarları, porno, aşk kölelikleri ve öldürüler alıp başını giderken, Tayland gibi doğulu ülkelerde küçücük kızlar babaları eliyle yabancı erkeklere pazarlanıyor. Bu pazarlarda özellikle batılı erkekler kuyrukta. Kadın ticareti tüm ülkelerde almış başını gitmiş. Ya Türkiye'de? Durum daha da beter bir içler acısı! Hapsedilen ve köleleştirilen kadın Günümüz toplumlarında ve Türkiye'de, kışkırtılan ve diriltilen dinlerden ve hurafelerden de güç alan kentliburjuva ailenin tanımında, Müslüman, Hıristiyan ayrımı yapmadan kadının evi onun hapishanesi olmakta. Bu da kırsala örnek oluşturuyor. Ev kadınları yalnızca kırsal kesimlerde değil, kentlerde de ve her ülkede eşleri tarafından dövülüyor. Kız çocukları eviçi, aile içi ve evdışı çeşitli tacizlerle, ensestle, yoğun toplumsal baskılarla ezilip tecavüze uğruyor, öldürülüyor. Kentte çalışan kadına cinsel nesne olarak bakılıyor. Aşkını yaşamak isteyen kızlar "kötü kadın" olmakla suçlanıp öldürülüyor. Örnekse Münevver Karabulut cinayeti gösterilebilir. Bu olgular çeşitli biçimlerde tüm ülkelerde var ve gelişmemişlik burada bir ölçü oluşturmamakta. Başka bir deyişle kentli kadın özgürdür kırsal kesim kadını bağlıdır demek de yanlıştır. Çünkü kadın kentte de kırsalda olduğu gibi her yönden erkek tarafından kuşatılmış durumdadır ve dışlanmaktadır, haklarını savunamamaktadır. Kent yaşamında kadın için bir iş bulabilmek, karnını doyurabilmek, ancak erkeğin olanaklarından pay alabilmekle orantılıdır ve bu olanaklardan, bir sunu/bir ihsan koparabilmek için kadınlar kendilerini erkeklere pazarlamak zorundadırlar. Bu pazarlama, aşk bağlamında da olabilir. Erkeğe aşk sunan kadın ya da kadından aşk alan erkek, karşılığını maddesel ve sosyal açıdan kazanç olarak değerlendirmektedir. Bu olgu, nerede olursa olsun kadın için çok genç yaşlardan başlıyor. Aşk nesnesi, cinsel obje olan, aile içinde de böyle hazırlanıp eğitilen kız çocuğu ya da kadın, erkek tarafından parayla, hatta işle ödüllendiriliyor. Kentte, toplumsal yaşamda yer kapabilmek için erkeğe yaranmak, yaltaklanmak işi, kırsalda para karşılığı mal gibi satılmak işine dönüşüyor. Sonuç; kentte de kırsalda da bir mal, aşk objesi, cinsel nesne olan kadının ağzını açtığı ve erkeğe yaranamadığı ya da başkaldırdığı anda şiddet görmesi, dayak yemesi hatta öldürülmesi! Elbette kadınların seslerini kent yaşamında duyurabilmeleri daha olanaklı. Çünkü bir kez eğitim alabilen kadınlar, kırsala göre daha fazla. Ancak küreselleşmenin hızla faşizme kaydığı dünyamızda kadınların, erkeğin gözünde aşk nesnesi, cinsel obje olması, kadının da kendisini erkeğe böyle sunması sonunda, erkeğin kadını kullanması ve ezmesi hiçbir yerde değişmiyor. Kadının günümüzde gerek toplumumuzda gerekse dünyada, toplumsal yaşama katılma çabalarının kentte de kırsalda da gerçekleşmediğini, tersine geri teptiğini düşünüyorum. Şimdi sıranın, küçücük kız çocuklarının çeşitli toplumsal ya da geleneksel/törel baskılar bahane edilerek canlarından edilmesine geldiği gözlemlenmekte: Eşlerinden boşanan kadınların dövüldüğü, öldürüldüğü, çalışan ve yalnız kadına cinsel nesne, yararlanılacak kadın olarak bakıldığı ve kullanıldığı, yoksul kadının kentte de kırsalda da bedenine ve çalışma özgürlüğüne sahip çıkamadığı günümüzde, zaten varolsa bile uygulanmayan yasaların kadınlar açısından daha etkin ve uygulanır konuma getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kadınların canlarına kıyan erkeklerin yasalar açısından daha ağır biçimde cezalandırmalarını öngörüyorum. Küçücük kızlara tecavüz eden koca adamları, "kızın da bu eyleme kendi rızasıyla katıldığı" gerekçesiyle özgür bırakan hakimleri kınıyorum. Devletin ve hükümetin en kısa sürede kadınlara yönelik şiddetin önüne, yasaların uygulanmasıyla set çekmesi gerektiğini öngörüyorum. Kadın hakları yasalarda var gözüküyor ama uygulanmıyor. Yasaların hemen yaşama geçirilmesi, mahkemelerce uygulanması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca varolan yasaların uygulanmaması hükümetin yanlış ve kasıtlı politikalarının sonucudur diye düşünüyorum. Kadınların ekonomik güçlerine sahip çıkmaları gerektiğini, bunun da devleti temsil eden hükümet eliyle gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum. Küçük kıza tecavüz eden kırsal kesim erkeklerine ceza indirimi uygulayan erkek hakim de mi kırsalfeodal kafalı diye soruyorum. Türkiye'de kadın hakları Bugün toplumumuzda, çağdaş ve bilimsel eğitimden yoksun, okula gönderilmeyip Kuran kurslarının karanlığına kapatılan kız çocuklarımız, aynı zamanda küçücük yaşlarında evlendirilip cinsel varlık olarak sömürülüyorlar. Çünkü eğitim ve çalışma özgürlüğünden yoksun bırakılan kız çocukları, bu yolla ailelerine para getiriyor. Öncelikle öbür dünya aldatmacalarıyla onların toplumdan dışlanmaları sağlanıyor. Başları türbanlı kızlarımızın üniversitelere gönderilmeleri de onların yazgısını değiştirmiyor. Bu arada erkeklere, büyütülürlerken otorite kurmaları için kadınlara karşı saldırganlık uygulamaları öğretilmekte, ağzını açan kız ya da kadının dövülmesi, hatta öldürülmesi öğütlenmektedir. Buna da gelenek ve töre denilmekte, ne yazık ki bilinçten yoksun, erkek egemenliğinin ve törelerin savunucusu, erkeğinin namus bekçisi anneler de bu kıyıma katılmaktadır. Bu anneler, kızlarını oğullarına öldürtebilmekte, ses çıkarmamakta ya da çıkaramamaktadırlar. Bugün Türkiye, uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu'nun verilerine göre çocuk evlilikleri ve çocuk gelinler konusunda Avrupa'da Gürcistan'dan sonra ikinci sırada. Kentlerde bile kadınlar sokak ortasında kaçırılıyor, işkence görüyor, yabancı kadınlara saldırılıyor, tecavüz edilip öldürülüyor. İtalyan Pippa Bacca'nın başına gelenler henüz belleklerimizde. Aynı biçimde eviçinde aile bireylerinin (amcasının, ağabeyinin, babasının) tecavüzüne uğrayan kızlar çoğunlukta. Ailede para bölünmesin diye dayılarıyla (Antakya), amca oğullarıyla evlendirilmeleri çok doğal sayılıyor. Bunun nedeninin yalnızca köhnemiş törelerin, çürümüş geleneklerin baskısından ve küreselleşme eliyle kışkırtılan din sultasından kaynaklandığına da bir açıdan pek inanamıyorum artık ben. Daha çok erkeğin kadına bakışındaki ya da kadınerkek ilişkisinde erkeğin kadına hakim olmak isteğindeki çarpık psikolojik tutumun kışkırtılmasına da bağlı olduğunu düşünüyorum. Erkek, cinselliği ve hatta aşkı, bir "kadını becerme, altetme, onu tepeleme" aracı olarak kullanıyor! Kadın erkeğin gözünde yakalanması, ele geçirilmesi gereken bir avdan başka bir şey değil. Kadın sanki erkek için cinsel alanda da insandan sayılmıyor! İlişkide o, erkeğin otoritesine boyun eğdirilen bir nesne. Elde edilecek ve kullanılacak, erkeğin amacına ya da doyumuna ulaşmasını sağlayacak bir araç. Bunu yapmadığı ya da yapmak istemediği anda öldürülmesi gerekiyor. Böylesi bir erkek anlayışına ya da kafasına aşk nasıl öğretilir? Kadın aşkı böylesi bir kafaya sahip erkeğine nasıl öğretir? Günümüz toplumlarında yaşanan bunca saçmalığın ve kadınlara uygulanan baskıların nedeni nedir? Kadının erkeğe ille de köle olması mı isteniyor? Zaten böyle değil mi? Peki, bu gerçeğin değişmesi neden gereksiz sayılıyor? Feminizme neden çatılıyor? Erkeklerin kadınlara bakışaçıları ne zaman değişecek? Hiç değişmeyecek mi? Kadın ya da kız çocukları bir mal gibi, koyun gibi alınıp satıldıkça, kullanıldıkça, erkekler dünyasında saldırıya uğrayıp kurban gibi boğazlandıkça biz nasıl uygar olabileceğiz? İnsanlığın yarısı olan kadın cinsinin erkek tarafından sömürüsü sürdükçe uygarlaşmadan söz edebilir miyiz? Kaldı ki kadın cinsidir dünyanın gerçek üretenleri… Dahası bütün bu gerçekleri yıllardır ortaya koyan feministlere gerek erkek gerek kadın kişilerin saldırmaları yok mu, asıl bu beni çok etkiliyor. Kocalarından boşanan kadınlar eşleri eliyle öldürülüyor, kimsenin sesi bile çıkmıyor. Kadınlar bile "erkek haklıdır" diyebiliyor. Ne yapılmalı? Peki: Kadınlara uygulanan bütün bu erkek baskılarına ya da aileiçi ataerkil, ensest, vahşi kapitalist ya da faşist uygulamalara karşı yapılması gereken nedir? En başta elbette, kadının eğitimi geliyor. Ancak bugün ülkemizdeki eğitim durumuna baktığımızda karşımıza pek çok sorun çıkmakta: Özellikle kırsal kesimde kız çocukları okula gönderilmiyor, Kuran kurslarına gönderiliyor. Bu konuda gerçekleştirilen kentsel girişimler de ne yazık ki engelleniyor. Örneğin yoksul kırsal kesim kızlarını okula göndermek için kampanyalar başlatan, burslar açan, büyük çabalar gösteren ÇYDD gibi bir dernek lekelenip karalanmak isteniyor. Gözaltına alınan, ağır suçlamalara uğrayan dernek başkanı Türkan Saylan hastalığı dolayısıyla bırakılsa da ölümünden sonra çocukların dosyalarının izlenmesi sürdürülüyor. Kadınlarımızın özgürleşmesi için onca emek vermiş bu kadın doktora ağır hakaretler yapılıyor, misyonerlikle suçlanıyor. Çünkü toplumumuzda din adına kızların başlarının bağlanıp okutulmayarak küçücük yaşta para karşılığı evlendirilmeleri kadının özgürlüğü sanılıyor. Din buyruğuna girmekle özgürleştiğini sanan kızlarımız da, küçücük yaşlarında koşa koşa evlenip de aradıklarını bulamayınca boşanmak istediklerinde kocaları tarafından kurşunlanıyorlar. Sonuçta, ben bütün bu olumsuzluklara karşın yine de umutsuz değilim. Örneğin ben bugün, başı türbanlılar da aralarında olmak üzere, kentlerde yaşayan nüfusa göre büyük bir kadın çoğunluğunun, erkeklerin iki ya da üç eşli yaşamalarına boyun eğeceklerini sanmıyorum Her ne kadar Sibel Üresin gibi birtakım kadınların ortaya çıkıp iki eşli yaşamı önermesi olayı gerçekse de, aynı biçimde bu duruma ekonomik nedenlerle baş eğenler bile olsa, çoğunluğun buna isyan edeceklerini, başkaldıracaklarını düşünüyorum. Zaten her şeye karşın bugün kadınlar erkeklere başkaldırmış durumdalar. Boşanmaların artması ve boşananların çoğunlukla kadın olmaları da bu gerçeği vurgulamıyor mu? Onlar, tüm ekonomik çıkmazlara, yoksunluklara ve tehditlere karşın boşanmayı göze alıyorlar. Erkeklerin saldırılarına bakınca, kadınların ölüme bile meydan okudukları apaçık görülmüyor mu? Eskiden kadın dayak yer, susar otururdu. Bugün dayak yiyen kadın ölümü göze alıp ayrılıyor eşinden. Ayrıca töre cinayetlerinde kadınların, kızların bütün baskılara karşın özgürlüklerini yine de sonuna dek savundukları apaçık görülmüyor mu? Canlarına kıyıp kendilerini öldürüyorlar ya da öldürülüyorlar ama baş eğmiyorlar. Küçücük kızlar, kendilerinden yaşlı erkeklere satılmaya karşı çıkıyorlar. Kimi zaman ailelerinin öldürü tehditlerine karşın evdışındaki erkeklerle görüşmeyi göze alıyorlar. Bu olguları göz önüne alarak, biz kadınların daha güçlü olmamız adına dayanışma içinde olmamız gerekiyor derim ben. Başkaldıran ama öldürülen kadınlarımıza hep birlikte sahip çıkmamız, destek olmamız gerekiyor derim. Bu aşamada yapılacak iş, öncelikle yasaların uygulanmasını engelleyenlere gereken göndermeleri yapmaktır. Bu bağlamda çok çalışmamız, elbirliğiyle çalışmamız gerekmekte. "Türkiye'de Cumhuriyetin ilk onbeş yılında kadınlara tanınan yasal haklar ve olanaklar, kadınlar tarafından beklenmedik ölçüde benimsenmiş ve uygulanmıştı. Atatürk'ün yasalaştırdığı Medeni Kanun'un kabulü hukuksal bakımdan köylerde büyük etki yapmamışsa da kentlerde kadınlar bu yasanın kendilerine tanıdığı tüm olanaklardan yararlanmışlardır. Örneğin, ikinci dereceden vatandaş olmaktan büyük ölçüde kurtulmuşlar, kişilik hakları, miras hakları, borç hakları ve mülkiyet hakları bakımından yeni olanaklara kavuşmuşlardır. Bu yasanın getirdiği en önemli yenilik ise, tek eşlilik ilkesinin kabul edilmesi, ayrıca boşanmanın yalnızca erkeğin isteğine bırakılmayıp kadına da bu konuda hak tanınması olmuştur." (Neclâ Arat) Bugün ise ne görmekteyiz? Yasaya dayanarak kocasından boşanan kadın, boşandığı eşi tarafından sokak ortasında öldürülüyor! Buna da töre deniliyor! Dahası Atatürk devrimlerinin tepeden inme olup kadına hak getirmediğini, kadınlarımızın Atatürk olmasaydı da bu hakları elde edebileceklerini söyleyenler (feministler de var), bu olaylar karşısında susuyorlar. Onlar için baskıcı, çarpık töreler erkekle kadına eşit yasal haklar tanıyan yasalardan önce mi geliyor? Türklerin Müslümanlıktan önceki dönemlerinde kadınla erkeğin eşit sayıldığını görmezden gelenler, Atatürk'ün Medeni Kanun'undaki kadın erkek eşitliğini eski Türk geleneklerine dayandırdığını, çünkü Türklerin tarihini inceleyip incelettiğini neden söylemezler de yasanın İsviçre'den alındığını ve bizim törelerimize uymadığını ısrarla yinelerler? Son söz olarak Şiddet, karşıt görüşte olana kaba güç kullanmaktır elbette. Ancak bir de psikolojik şiddet diye bir şey var. Erkeğin kadına uyguladığı da ilkin bu bence. Erkeğin korku ve yıldırı gücü. Zaten yaşadığımız şu günler ve küreselleşme çağı; aslında korku imparatorluğu çağı. İnsanın insanı sömürmesi öyle bir duruma girdi ki neredeyse dünyanın altı üstüne gelecek. Emperyalist güçlerin korku kralları, dünyayı sallıyorlar. Bu arada kadınları da parmaklarının ya da silâhlarının ucunda oynatıyorlar. Çünkü kadın da, her şey gibi, tüm dünya gibi erkeğin vazgeçilmez bir doyum aracı, oyuncağı. Erkek, para diyor, tutku diyor, cinsellik diyor, aşk diyor, beden diyor kadını sömürüyor. Galiba en önemlisi, kapitalist sistemin ya da küreselleşmenin yıkılmasıyla birlikte erkek kafasının değişmesinde, ne dersiniz?
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 421 85 15 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||