![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Ali Özsoy Türk milleti büyük liderlerinden birini yitirdi. Kıbrıs Milli Davasının yılmaz savaşçısı Rauf Raif Denktaş vefat etti. Elbette ki Denktaş ulusal bir kahramandır. Ama insanların ağzında bu övgü kavga kaçkınlığının bahanesi oluyor. O "milli kahraman", biz ise milletiz. Dolayısıyla bizim hiçbir fedakârlık yapmamıza gerek yok. Nasıl olsa milleti "milli kahramanlar" kurtarmaz mı? Bizler öğrenciliğe, avukatlığa, doktorluğa, işimize gücümüze bakmaya devam edelim, "milli kahramanlar" insanüstü bir yetenek ve çabayla vatanı kurtarsın. Bu ikiyüzlülüğe son vermek için Denktaş'ın öncelikle bir "milli kahraman" olarak doğmadığını, sıradan bir Türk olduğunu görmemiz lâzım. O avukatlık mesleğini terk etmiş, vatan için dağa çıkmış bir fedaiydi. Hepimiz gibi biriydi. Ama onu yücelten her şeyi, ailesini, rahatını, maddiyatı elinin tersiyle itip, "vatan tehlikede" diye öne atılabilmesiydi.
İşte böylesine "mücahit" denir. Denktaş'tan öğrenmemiz gereken ilk olarak mücahitlik sanatıdır. Onu yere göğe koyamamak, övgü yarışına girmek, gözyaşı dökmek meziyet değil. Denktaş'ın Kıbrıs'a Rumlardan gizlice adaya girerken çektirdiği o gerilla elbiseli fotoğrafı hatırlayalım. Memleketinin dağlarına kavuşmanın, elde silah vatan siperinde savaşabilmenin verdiği mutlulukla geniş bir gülüş yüzündedir. Denktaş'ın o duruşundan ders çıkarmaya var mıyız? Gençleri bağrına basan baba Bizler Atatürkçü gençler olarak ilk kez 2003 yılının Eylül ayında Denktaş'la tanışmak ve onunla çalışmak şansını kazandık. Üniversitelerdeki Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu'nun (ADKF) iki temsilcisi olarak Kuzey Fırat ile birlikte adaya gitmiştik. Atatürk gençliği olarak adadaki milli direnişe nasıl hizmet edebiliriz kaygısındaydık. Açıkçası sağlık durumu ve iş yoğunluğundan dolayı Denktaş'la görüşebilmeyi pek beklemiyorduk. O bizim çocukluğumuzdan beri kahramanımızdı. Erişilmez gözüküyordu. Denktaş ile tanışmamız bizim kafamızdaki tüm şablonları yıktı. ADKF adına yaptığımız basın açıklamasını televizyondan izleyen Mücahit, bizzat danışmanlarına talimat vermiş ve bizi makamına çağırtmıştı. Cumhurbaşkanlığı konutuna gittiğimizde gözümüze ilk çarpan çok sade ve halkla iç içe bir bina olmasıydı. "Denktaş'ı Kıbrıslılar artık sevmiyor" palavralarının aksine adeta adanın kalbi Denktaş'ın konutunda atıyordu. Halkına tepeden bakmayan, onlarla siper yoldaşlığı yapmış, adadaki hemen herkesin arkadaşı, babacan ve dürüst bir liderdi bizi karşılayan. Odasına bizi aldığında büyük bir samimiyetle bizi kucakladı ve hemen vatan meselesine girdi. Tabii çok sevdiği köpeği Boncuk bize eşlik ediyordu. Boncuk biraz yaramazlık yapınca köpeği odadan çıkardı. Çünkü konuşmamız iyice ateşli bir hale geliyordu. Kendimizi TMT'ye girmiş genç neferler gibi bir heyecana kaptırmıştık. İlk görüşmemiz tam 2 saat sürdü. Elbette ki bundan sonraki görüşmelerimiz çok daha kısa ama hep çok yoğun oldu. Dört kuşak öncesinden direniş bayrağını taşıyan bir Türk liderinin kavga arkadaşları olmak bizi öylesine mutlu etmişti ki! Kendimizi 1974'te Girne sahilinde gibi hissediyorduk. Birlikte fotoğraf çekilmek istediğimizde makinemiz çok eski olduğu için tutukluk etti. Bizzat kendi makinesini görevliye verdi. Onun yanında resmimiz çekildikten sonra, makineyi eline aldı ve ikimizin fotoğrafını çekti: "TMT ölmez çocuklar. İşte bakın şimdi sizin kuşak geliyor. Fotoğrafını çekip bunu belgelemeliyim." dedi. Bundan sonra sık sık kendisiyle görüştüğümüzde yapılacak işlerin üzerinden geçildikten sonra hep TMT'yi sorduk ona. O ilk günlerin zorlukları, ilk silahların basitliği, mevzideki yaşam, Rumların katliamları, Türk'ün direnişi... "Önce Türkiye'yi kurtarmalısınız" Kendisine bizim teklifimiz şuydu: Türk gençliğini tekrar Kıbrıs'a çıkarmak. Tıpkı eski gönüllüler gibi. Ama Denktaş Türkiye'de kalmamızı istedi. Çünkü ona göre sorun Lefkoşa'da değil, Ankara'daydı: "Ali, sizin esas Türkiye'den ses getirmeniz lâzım. Biz bu adayı kimseye bırakmayız. Ama Türkiye elden giderse bizi Allah bile kurtaramaz." Hep Türkiye'yi düşünüyor. Atatürk'ün ülkesinin bölünme ve yıkılma noktasına geldiğini görerek büyük bir kaygı duyuyordu. Bu yüzden Türkiye'de çalışmamızı istemişti. Haklıydı. Türkiye'de büyük bir kampanya başlattık. Tüm üniversitelerde bir etkinlik dizisi başlattık. Annan Planı'na karşı Denktaş'a destek olmak için gerçekleştirdiğimiz bir imza kampanyası ise o kadar etkili olmuştu ki Ankara'daki iktidar endişelenmeye başladı. Denktaş ile ortak mesaiye başladıktan sonra birkaç ay içinde hepimizin üniversiteden atılması rastlantı değildir. Birileri bizi engellemek için her yola başvuruyordu. İlginçtir okuldan atılmamızı öğrenmişti ama bu mesele Denktaş ile aramızda hiç konuşulmadı. Çünkü ona göre vatan için mücadele edenlerin bedel ödemesinden daha doğal bir şey olamazdı. "Ordusuz millet mahvolur" Bir gün AKP'li bir bakanın Kıbrıs'taki Türk Ordusu'nu "dünya işgalci görüyor" diye açıklama yapması üzerine çok sinirlenmişti. Ender olarak sinirlenirdi ama Türk askerine yapılan saldırıları asla kabullenemezdi. O an söylediklerini asla unutamam: "Ali, bu adamlar askere düşman... Hem de Müslüman'ım diyorlar... Bizim yaşadıklarımızı yaşamadılar. Osmanlı askeri adadan gittikten sonra neler çektik biz? Eğer bir halkın ordusu yoksa düşmanlara ona cehenneme azabı çektirir. Askersiz kalınca ne evimizi, ne ailemizi, ne bayrağımızı ne de namusumuzu savunabildik. Mecbur elimize silah aldık, biz dağa çıktık. Bunları nasıl unuturuz? Şimdi çözüm çözüm diye adadan Türk askerini atmak istiyorlar. Asla kabul etmem. Ne yapacağız yani? Anadolu'dan gelmiş burada şehit düşmüş evlatlarımızın kemiklerini şehitliklerden toplayıp postayla ailelerine mi göndereceğiz? Eğer Türk askeri giderse Rum bizi bir dakika yaşatmaz. Bana "askerci" diyorlar. Bunu söyleyenler sadece adada değil, Türkiye'de de Ordu'yu yok etmek istiyor. Ordusuz kalan Türk'ün halini düşünemiyorum bile. Anlamıyorlar! Kıbrıs'ı ver kurtul meselesi değil bu. Asıl hepimizi Anadolu'dan atmak istiyor bunlar." Ne büyük bir acı ki söyledikleri bir bir çıktı. Artık Türk Ordusu tasfiye ediliyor. Onun bize verdiği ilk büyük ders Ordusuz kalan milletin mahvolacağıydı. Kıbrıslı Türk küvetlerde kan içinde boğularak, şişlenerek, katledilerek bu acı gerçeği öğrenmişti. Biz de bunu mu bekliyoruz? Karısını, ailesini, işini terk eden dava adamı Denktaş'ın bize öğrettiği ikinci büyük ders ise Ordusuz kalan milletin fertlerine düşen görev üzerineydi. Böyle bir durumda sıradan fertlere asker olmak düşer. Denktaş avukatlık mesleğini, ailesini, her şeyini geride bıraktı ve kamuflaj elbiselerini giydi. Kendisine o günleri sorduğumda şöyle demişti: "Ali, biz aslında bir tek Mustafa Kemal'i örnek almıştık. Biz Kıbrıs'taki Kuvayı Milliyecilerdik. Kuvayı Milliye vatan toprağının tehlikeye düştüğü an o vatan toprağını kanında, canında hisseden, normalde çok hassas olmayan ama birden bire tehlikeyi gören geniş halk kitlelerinin ve bir milletin, ayağa kalkmasıdır, canlanmasıdır, dirilmesidir. İstiklâl Savaşı'nda bu olmuştur. Vatan artık elden gidiyor, bütün dünya millete düşman, alacaklarsa vatanımı canımı alarak alsınlar diyor insanlar. Esir olarak yaşamaktansa şehit olmaya razıyım deniyor. Bence Kuvayı Milliye budur. Vatana sahip çıkmaktır. Devlete sahip çıkmaktır. Bugün de bana pek çok insan bu duygu ve düşüncelerle geliyor. Gençliklerini bizim gibi vatan uğruna feda etmiş insanlardır bunlar. Evlerine çekilip rahat edeceklerine birden bire, canlanıyorlar. Diyorlar ki biz yine varız. Bu büyük bir olaydır. Gerçekten de vatan elden gidiyorken hâlâ rahatı, işini, gücünü düşünmek hangi vicdana sığar?" Bu son soruya yanıtımız ne? Mücahitliğe var mısınız? Yoksa vicdanını yitirmiş, ruhsuzlar olarak sadece "milli kahramanı" alkışlamak size yetiyor mu? Tüm mesele Denktaş gibi olabilmektir. Onun ailesi, çocukları olmadı mı sanki? Ama direnecek birilerinin öne çıkması gerekiyordu. Türkiye'nin sorunu bugün kimsenin buna cesaret edememesidir. Oysa korkunun ecele faydası yok. Zaten sırayla herkesi içeri alıyorlar. "Direndik, direneceğiz" Kendisine bir keresinde "hiç Türkiye ve Kıbrıs hakkında umutsuzluğa kapıldığınız oluyor mu" diye sormuştum. Gülerek bir mücadele anısını anlattı: "Yıllar önce bir heyet olarak sayın başbakanımız İsmet İnönü'yü ziyaret etmiştik. Türk devletinin adaya bir an önce gelip bizi kurtarmasını aksi takdirde dayanamayacağımızı belirtmiştik. İsmet İnönü bize Türk'ün her koşulda milli davasında dayanması ve direnmesi gerektiğini belirtti. Dayanamamak söz konusu olamazdı. Biz de bu sefer bir daha ki görüşmemizde ‘dayanmamız için şu kadar yiyecek, giyecek, silah' gereklidir diye çok uzun bir liste ilettik. Kendisi bize gülerek Kurtuluş Savaşımızda Atatürk'le arasında geçen bir anıyı anlattı. Cephede İsmet Paşa'nın birlikleri zor durumdadır ve genel karargâha sürekli takviye asker, silah ve mühimmat talepleri iletilmektedir. Ancak Atatürk, İsmet Paşa'nın telgraflarını hep yanıtsız bırakır. Sonunda İsmet Paşa dayanamaz ve ‘İsteklerimiz çok acildir. Yanıt vermemeniz karargâhımızın moral gücünü sarsabilir' diyerek Atatürk'e bir mesaj gönderir. Atatürk ise İsmet Paşa'ya şöyle bir cevap verir: ‘Eğer elimizde isteklerinizin hiçbirini karşılayacak olanak yok, dersek karargâhınızın moral gücü daha yükselecek midir?' İşte bizim Kurtuluş Savaşımızın önderlerinden öğrendiğimiz ders budur. Bir ay bile dayanamayız derken 1963'ten 1974'e kadar tam 11 yıl dayandık ve Türk Ordusu sonunda bizi kurtardı. Türklük için dayandık ve direndik. Şartlar ne olursa olsun bugün de dayanırız, dayanacağız. Kimse endişe etmesin. Atatürk gençliğine sözüm şudur. Atatürk'ün Nutku'nu hep okuyunuz ve okutunuz. Onun o ışıklı yolunu devamlı açık tutunuz. Ümitsizliğe düşmeyiniz. Türk ulusu vatanına sahip çıkan bir ulustur. Zor anlarda birleşmesini bilen, dirilip ayağa kalkmasını bilen bir ulustur." Atatürk ne demişti? "Umutsuz durumlar yoktur umutsuz insanlar vardır." "Direnme savaşını" verebilenleri mutlu günler bekliyor. Yıllarca elinde silah, gözü ufukta Türk Ordusu'nun adaya çıkmasını bekleyen Denktaş gibi umutlu ve azimli olmalıyız.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 421 85 15 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||