Eser Özaltındere - CHP'deki köstebekler ve işbirlikçi değişim modeli
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Vatan mücadelesine
dört elle sarılmak
HALK SORUYOR
GÖKÇE FIRAT YANITLIYOR

Tayyip Erdoğan
kanser mi değil mi?
ALİ ÖZSOY
Mücahit gibi yaşamak, Denktaş olabilmek
Kahraman Denktaş'ın cenazesinde saf tutan
zavallı riyakarlar
KAYA ATABERK
Hrant Dink davası
yüreğimizi kanattı
NUR BOSTANCIOĞLU
Uğur Mumcu'nun katili Amerikan emperyalizmi
ESER ÖZALTINDERE
CHP'deki köstebekler ve işbirlikçi değişim modeli

ŞENER ÜŞÜMEZSOY
İzmir'de 7.2 büyüklüğünde deprem olabilir mi?

OKAN İŞBECER
Meclis'te ilk kez
bir Türk konuştu

SERAP YEŞİLTUNA
İstiklal Harbi'nde
etnik ihanet

OZAN BARAKLI
İçimiz yanıyor ama
Anayasa yapacağız

 

 

 

Eser Özaltındere
CHP'deki köstebekler
ve işbirlikçi değişim modeli


"Yeni CHP": Dersimcilikten sonra Ermenicilik

Şu CHP'lilere çok yazık! Hüseyin Aygün denilen "Truva atının" kepazeliklerine dur diyemiyorlar. Eminim Atatürk'ün kemikleri sızım sızım sızlıyordur. Bu adam Meclis'e Dersim davasını savunmak için geldim diyordu ama, eksik söylemiş, demek Ermeni davasını savunmak için de Meclis'teymiş.

Bu canlı bomba yine rahat duramadı ve geçenlerde durup dururken Ermeni Soykırımı'na da el attı. Dersimciliğinden sonra Ermeniciliğini de göstermiş oldu. Esasında durup dururken dedik ama, onun "provakosyon kokan" o açıklaması hiç de durup dururken değildi. Çünkü, o ifadeler tam da Fransa ile "Ermeni Soykırım'ı tasarısı polemiği" döneminde ortaya atıldı. Nasıl, CHP ve Cumhuriyet ile Atatürk'ü "jenositle" itham ettiği tarih olarak 10 Kasım'ı beklemişse ve bu açıklamaları da Zaman adlı "Amerikancı İslam'ın bültenine" yapmışsa, Ermeni Soykırım'ı ile ilgili ifadeleri de Fransa ile Soykırım tartışmalarının "en civcivli" zamanına denk getirdi.

CHP'li Aygün Dersim tartışmalarında Atatürk'ü "jenositle" itham ettiği tarih olarak 10 Kasım'ı beklemişse ve bu açıklamaları da Zaman adlı "Amerikancı İslam'ın bültenine" yapmışsa, Ermeni Soykırım'ı ile ilgili ifadeleri de Fransa ile Soykırım
tartışmalarının "en civcivli" zamanına denk getirdi.

Yani kendisinin Dersimci çıkışları gibi, bunun zamanlaması da çok mânidardı. Ne diyordu haddini bilmez "Yeni CHP'li"; "… Biz bunu Teşkilat-ı Mahsusa üzerinden 'Osmanlı dönemindeki korkunç bir kara bir leke' olarak tanıyabiliriz. Kendi tarihimizle yüzleşebiliriz. Bundan kimse zarar görmez, ülkemiz de zarar görmez… Devletlerin kavramlarıyla konuşmak istemiyorum. 'Soykırım' dendiğinde mesele çok çıkmaza giriyor. Ama Ermenilerin büyük bir trajedi yaşadığı, bu topraklarda sayılarının parmakla sayılacak hâle geldiği, Hrant Dink'in 2007 öldürüldüğü unutulmasın…"

İlk bakışta,bu kişinin ifadeleri "soykırım" nitelemesini kullanmadığından ve suçu Osmanlı'ya attığından dolayı masummuş gibi gözükebilir. Ancak hiçte öyle değildir. Böylesi kurnazlıkları başka "sömürgeci maşaları da" yapıyorlar. Olmayan soykırım'ı "Osmanlı'nın üzerine atarak" ve "kabul ederek" işin içerisinden sıyrılalım diyorlar. Hüseyin Aygün adlı işbirlikçi de bu yoldan yürümüş. Belli ki misyonu bu! Hem Ermeni Soykırımı'nın "küllenmesini" önlemek ve kamuoyunda onun "unutulmamasını" sağlamak, hem de aynı konuyu CHP içerisinde de dile getirerek Atatürk'ün partisinin "bu söyleme mahkum olmasına" zemin hazırlamak. Ayrıca bu sömürgeci taşeronu doğrudan "soykırım" ifadesini de kullanmamış. Hani, Bush veya Obama gibi sömürgeci reisleriyle içerideki ve dışarıdaki "soykırım borazancıları" tepki çekmesin diye soykırım ifadesinden kaçınırlar, fakat öyle bir deyime baş vururlar ki soykırıma yüzlerce kere rahmet okutur ya, onun gibi, Truva atı Hüseyin'de aynı taktiği uygulamış. Soykırımı fazlasıyla aratacak "korkunç bir kara leke ve trajedidir" demiş. Soykırımı iyice çağrıştırsın diye, "korkunç" sıfatını da eklemeyi unutmamış. Keşke soykırım deseymiş, daha iyiymiş.

Aygün'ün hedefinde yine Atatürk ve Türk devleti var

Bu köstebek arkadaş, aynı kurnazlığı Dersim tartışmaları döneminde de yapmış ve Dersim isyanının bastırılması sonucunda ortaya çıkan durum için de doğrudan "jenosit" kelimesini kullanmamış ama,"jenosite varan bir operasyon" ifadesiyle derdini anlatmıştı. Atatürk'ü de işin içerisine katmış, ancak "Atatürk için soykırımcı demedim" üç kağıdına baş vurmuştu. Kelimelerle oynayarak "gerçek niyetinin" üzerini örtmüş, "gerekli mesajlarını" vermiş ve yutturduğunu filân zannetmişti. Aynı haltı, geçenlerde kazara bombalanan 35 kaçakçı için de; "AKP'nin 33 kurşunu" diyerek ve General Muğlalı'yı da yeni bir tartışma başlatmak adına konunun içine "dolaylı yoldan" katarak yemişti. Anlaşmışlar gibi o günlerde BDP'de "33 kurşunu" piyasaya pompalamıştı.

Bu provakatörün işi sadece tehciri "korkunç bir kara leke" olarak nitelemekle de bitmemiş. Açıklamasında, Ermenilerin bu topraklarda "parmakla sayılacak" noktalara geldiğinden de bahsetmiş. Aynı sahtekârlığı burada da yapmış. Yani "Ermenilerin tümüne yakını katledildi" dememiş de, "Ermenilerin sayısı parmakla sayılacak noktalara geldi" demiş. Üstelik gerek yokken Hrant Dink'i de işin içerisine monte ederek bu katliamların yapıldığına dair günümüzde Hrant Dink'in ölümünü "örnek göstermiş." Bu arada soykırımı Teşkilat-ı Mahsusa'ya bağlamadan da edememiş. Nitekim, Sömürgeci beslemesi kalemşorları ya da aydın müsveddeleri de ne zaman "tehcir"i bir soykırım olarak lanse etmeye kalksalar Teşkilat-ı Mahsusa'yı devreye sokmadan yapamazlar. Bunun nedeni ise; sözde Ermeni katliamının devletin kendi "resmi istihbarat organına" yaptırıldığını göstererek bunun "planlanmış bir operasyon", dolayısıyla da "soykırım" olduğunu kanıtlamaktır. Hüseyin Aygün'de aynı yolu izlemiş. Ha, bir de taşeronluğunu yaptığı sömürgeci ülkelerin ağzıyla konuşmayı da ihmâl etmemiş. Peki ne yumurtlamış; "Tarihle yüzleşilsin" ve hâliyle de tehcir de bir soykırım olarak benimsensin!.. Sonuç olarak Tehciri soykırım olarak "adlandırmamış" ama, onun soykırım olduğunu "imâ edecek" her şeyi söylemiş. Özetlersek, Ermeni olayları ona göre şu parametreleri içermektedir;

A) Trajik korkunç bir kara lekedir. B)Teşkilatı Mahsusa tarafından bilinçli ve planlı olarak gerçekleştirilmiştir. C) Bu katliam yüzünden Ermenilerin sayısı parmakla sayılacak noktalara inmiş, yani binlerce Ermeni katledilmiştir. D) Teşkilat-ı Mahsusa'nın bugünkü uzantısı "derin devlet" Hrant Dink'i de öldürerek Ermeni düşmanlığını bir kere daha ortaya koymuş ve geçmişte Ermeni soykırımı yapabileceğini bugün de göstermiştir. E) Bütün bunların tarihle yüzleşerek kabul edilmesi gerekmektedir. Görüldüğü gibi Aygün'ün açıklamalarında kullandığı ifadeler, avaz avaz Ermeni olayları "bir soykırımdır" ve kabul edilmelidir diye bağırmaktadır.

Kılıçdaroğlu'nun tetikçileri

Kılıçdaroğlu'da özellikle kendisinin de militanlığını yaptığı Dersim ile Kürtçülük konusunda Hüseyin Aygün ve Sezgin Tanrıkulu gibi mikserleri partiye monte etmiştir. Bunlar parti ideolojisine inanan kişilerde değillerdir. O yüzden tetikleme yapmaları çok daha kolaydır. Hüseyin Aygün ne diyordu; "Ben CHP'li değilim, beni Kılıçdaroğlu davet etti.." Tanrıkulu da yanılmıyorsam Habur avukatlığı filan yapmıştı. Aynı zamanda bu kiralıkların işlevlerini görebilmesi için "korunmaları da" gerekir. Zaten Kılıçdaroğlu'nun da bu lejyonerlere nasıl sahip çıktığını
herkes bilmektedir.

Bu tetikçi Dersim olayları ile ilgili olarak da şunları dile getirmişti:

A) Dersim'de yapılanlar bir jenosittir. B) Bunu CHP ve Türkiye Cumhuriyeti birlikte gerçekleştirmiştir. C) Atatürk'te bu soykırıma ortaktır.

Bu iki söylem birleştirildiğinde ise şöyle bir çıkarsama zorunlu olmaktadır:

1) Aylarca süren ve Koçgiri isyanı üzerine inşa edilen Dersim isyanı bastırılmamalıydı ve isyancıların istekleri kabul edilerek "bağımsızlıkları" tanınmalıydı. 2) Birinci Dünya Savaşı'nda birkaç cephede savaşan Osmanlı'yı arkadan vurarak ona ihanet eden Ermenilerin "cephe gerisini" temizlemek adına "tehciri yapılmamalıydı" ve onların Anadolu içlerinde başlattığı "isyan başarıya ulaşmalı" sonunda da kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri şehirleri içeren bir "Ermeni devleti" kurulmasına izin verilmeliydi.

Bütün bunlar ise "Sevr'in" hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Emin olun, bu Hüseyin Aygün gibi kuklaların özlemi böyle bir haritadır.

Kılıçdaroğlu ile onun "canlı bombası" Hüseyin Aygün'ün izlediği siyaset metodu da çok yabancımız değildir. AKP ve Erdoğan'ın yöntemleriyle aynıdır ve sömürgecilerin Türkiye'yi ele geçirmek için onlara empoze ettikleridir. Buna göre, önce belirlenen konular tetikçiler tarafından kamuoyunun gündemine sürülür. Bunlar, "tabuları yıkıyoruz", "tarihimizle yüzleşiyoruz" ya da "kardeşlik projeleri" adı altına sıralanan bölücü,ayrıştırıcı ve karıştırıcı konulardır. Buradaki birinci amaç bunları "kamuoyuna tanıtmaktır. "Yaratılan polemikle olay kamuoyunun zihnine iyice "kazınır."

İkinci olarak dönem dönem konu tekrarlar hâlinde öne çıkarılarak tartışmaların devam etmesi sağlanır ki,bu ve sonraki aşamalar "hazmedilme" sürecine karşılıktır. Nitekim Erdoğan, Kürt açılımıyla ilgili; "hazmettire hazmettire yerleştirmekten" bahsetmişti. Hazmettirilme aşamasında artık "tepkiler azalmış" ve olay "kanıksanır" hâle gelmiştir. Fakat bu yöntemin uygulanabilmesi için önce tetikçilerin parti içerisine sokulmaları gerekmektedir. Çünkü, bu işi herkes beceremez. Tetikçilik "özel beceri" gerektirir. AKP içerisinde bu özel beceriye sahip çok sayıda kişi bulunmaktadır. Örneğin; Dengir Mir Fırat ya da Hüseyin Çelik gibi… Kılıçdaroğlu'da özellikle kendisinin de militanlığını yaptığı Dersim ile Kürtçülük konusunda Hüseyin Aygün ve Sezgin Tanrıkulu gibi mikserleri partiye monte etmiştir. Bunlar parti ideolojisine inanan kişilerde değillerdir. O yüzden tetikleme yapmaları çok daha kolaydır. Örnek vermek gerekirse Hüseyin Aygün ne diyordu; "Ben CHP'li değilim, beni Kılıçdaroğlu davet etti.."

Tanrıkulu da yanılmıyorsam Habur avukatlığı filan yapmıştı. Aynı zamanda bu kiralıkların işlevlerini görebilmesi için "korunmaları da" gerekir. Zaten Kılıçdaroğlu'nun da bu lejyonerlere nasıl sahip çıktığını herkes bilmektedir. Daha sonra bu tetikçiler yukarıda vurgulanan yöntem çerçevesinde "zarflarını" ortaya atmaya başlarlar. Hüseyin Aygün de bu çerçevede "Dersim" polemiğini "fitillemiş", aynı amaçla "Ermeni kara lekesini" ve son olarak da 35 kişilik kaçakçı ölümleri üzerinden "33 kurşun" konularını gündeme taşımıştır. Kılıçdaroğlu'ndan ise çıt çıkmamıştır. "Korunduğu" sürece de bu kişi "görevine" devam edecektir.

CHP'deki değişim rüzgarı ve "Yeni CHP"

Bütün bu gelişmeler ayrıca "Yeni CHP" tarafından artık her konunun parti içinde tartışılabildiğine örnek olarak gösterilmektedir. Üstelik bu "şaibeli" tartışma ortamı millete bir de "değişim" olarak sunulmaktadır. Oysa, partilerdeki her tartışma konusuyla birlikte "değişimin de" "sınırları ve kriterleri" bulunmaktadır. Özellikle de CHP gibi Kuvay-ı Milliye felsefesi üzerinde yükselen ve devlet kurmuş Müdafa-i Hukuk temelli devrimci bir partide bu "sınır ve kriterlere" çok daha ağırlıklı verilmelidir. Bunları da o partilerin "felsefeleri" veya "ideolojileri" belirlerler. Bırakın CHP'yi, herhangi sağ bir partide bile örneğin değişim adına komünizmi savunmazsınız. Ya da BDP içerisinde Türk milliyetçiliği yapamazsınız. Hele AKP'de Tayyip çizgisinin dışına çıkmayı hiç deneyemezsiniz. Alimallah Turan Çömez gibi kendinizi Ergenekon'un içinde buluverirsiniz.

Demek ki, her siyasî parti "kırmızı çizgilere" sahiptir ve örgütler bu konularda çok titizdirler. Bu durumda CHP'nin "özel konumu" nedeniyle, siyasî misyonuna ve ideolojisine diğer partilere nazaran daha fazla sahip çıkması gerekmektedir. Ağırlıklı olarak ta "ulusalcılık" ilkesine… Çünkü dönem; BOP'un hayata geçirilmesi çerçevesinde "ulus devletlerin", dolayısıyla da "Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin" usulünce bölünmesinin planlandığı bir dönemdir. Doğal olarak böyle bir konjonktürde en büyük sorumluluk da "Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini" kuran parti olan CHP'nin olmalıdır. CHP ulus devleti korurken de kaçınılmaz olarak ulus devletin "harcını" oluşturan "ulusal ideolojiye" dört elle sarılmak zorundadır. Ama Kılıçdaroğlu'nun "Yeni CHP"'sinde bunun tam tersi olmaktadır. Öyle ya; Kılıçdaroğlu gibi bir başkanın varsa ve zorlama ile "Türkmen'im" dedirtiliyorsa, ağzından Dersim'den başka söz çıkmıyor, bir kez olsun Tunceli adını kullanmıyorsa, Hüseyin Aygün denilen tetikçiyi bilerek partiye sokuyorsa, onun; CHP, Cumhuriyet ve Atatürk'ü "Dersim jenositinden(!) sorumlu" tutmasına, Ermeni olayları "korkunç kara bir lekedir" ifadesine, bu topraklarda parmakla sayılacak kadar az Ermeni bırakılmıştır sözlerine sessiz kalıyorsa ve onu koruyorsa, Kürtçü otonomiye dayanak oluşturacak "yerel yönetim özerkliklerine" AKP'nin de ilerisinde yol açmayı taahhüt ediyorsa, AKP'nin PKK ile Oslo görüşmelerine, "PKK ile görüşmeye değil ama, halkın kandırılmasına itirazım var" şeklinde yaklaşıyor ve PKK ile görüşmelere "açık" olduğunu beyan ediyorsa, o zaman CHP'de "ulus devletin" en temel ilkelerinden biri olan "ulusal ideolojiye" Fatiha okunacak noktalara gelinmiş demektir.

Peki değişim olmamalı mıdır? Tabii ki olmalıdır. Ama bu, o siyasî örgütün "ideolojik ilkelerine" ters düşmeyecek ve onu "sulandırmayacak" şekilde gerçekleştirilmelidir. Ya tartışma durumları?.. Elbette konular tartışmaya açılmalıdır. Fakat bu "gelişigüzel" bir şekilde yapılmamalıdır. Eğer siz bir partiyseniz, tartışmaya açacağınız konuları örgütünüzün ideolojisi ve misyonu doğrultusunda belli kriterlerin "süzgecinden" geçirdikten sonra tartışmaya açabilirsiniz. Evet, tüm bu "kriter yelpazesini" olabildiğince "geniş" tutabilirsiniz. Ancak, Kürtçülük ve Dersimcilik noktalarına taşıyamazsınız. Ayrıca, "Partiye davet edilecek kişiler de" bu kriterlere tâbi olmalıdırlar. Aksi hâlde örgütünüzü "yol geçen hanına" çevirirsiniz. Yani, gerek değişim, gerek tartışma konuları ve gerekse partiye katılımlar; partinin felsefesi ve ideolojik misyonundan hareketle belli bir "seçicilik" çerçevesi üzerine oturtulmazsa, o siyasî örgütün ideolojisinden uzaklaşarak "kimliksizleşmesi" ve ilkelerinin "sulanması" kaçınılmazdır.

Anlaşıldığı kadarıyla Kılıçdaroğlu'nun gerçekleştirmek istediği de budur. Çünkü Kılıçdaroğlu değişim, tartışma konuları ve yeni katılımlar konusunda "yapılmaması gereken ne varsa" onu yapmakta ısrar ediyor.

Kabul, Kılıçdaroğlu CHP'si iyi çalışıyor. Örgüte önem veriyor ve gençleştiriyor.

Fakat burada önemli bir tehlike daha kendini gösteriyor. Çünkü, bu örgütsel çalışma ile gençleştirmeye yönelik çabalar, "değişim" adı verilen ve yukarıda açıklanan "eksen kayması" çerçevesinde gelişiyor. Bu da ilerleyen süreçte CHP'nin "ideolojik çerçeve ve misyonundan" uzaklaşmasına neden olacak, beraberinde de "sömürgecilerin yörüngesindeki" bir CHP'yi ortaya çıkaracaktır.

Sakın ola ki, örgütlerin çalıştırılması ve gençleştirilmesine karşı çıkılıyor diye düşünülmesin! Siyasî partilerde; örgütte çalışmalıdır, gençleştirme de yapılmalıdır. Ancak, bütün bunların partinin "tarihsel misyon, felsefe ve ideolojisi" çizgisinde yürütülmesi gerekmektedir. Bugün CHP'de yapılmak istenen ise bunun tam tersidir.

Aynı sıkıntılar Kılıçdaroğlu'nun liderlik profilinde de ortaya çıkmaktadır. "Kuruluşu itibariyle" devrimci özellik taşıyan bir ideolojik partide "mavi boncuk" siyaseti izlenemez. Böyle bir tarz,"liberal sağ partilere" aittir. Bunların izledikleri "esnaf" siyasetidir. Şekilden şekle girerler ve politikalarını satmaya, başka bir deyişle "oy satın almaya" uğraşırlar. Oysa, CHP türündeki partilerin "tarihlerinden süzülerek gelmiş ilkeleri" bulunmaktadır. Böyle partilerde bir parti liderinin; bir gün Ecevit'e, ertesi gün Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya'ya, bir başka gün Dersimciliğe veya Kürtçülüğe, üç gün sonra icazet heyeti göndererek ABD'ye, olmadı şehitlere oynayarak "dansöz siyaseti" izleme gibi bir lüksü olamaz. CHP ve benzeri partiler sadece oy peşinde de koşmamalıdırlar. Bunlarda ilke ve ideolojilerin korunması "tüm kaygıların önünde" gelmelidir. Hele de ulus devletin çok büyük bir tehlike içerisinde bulunduğu bugünlerde "kuruluş ilkelerine" bağlı kalmak daha da önem kazanmaktadır. Dolayısıyla, her partide olması gereken örgütün çalıştırılması görevinin, "eksen kaymasının" "pekiştirilmesi" yönünde değil de, felsefe ve ideolojinin halka anlatılarak "benimsetilmesi" doğrultusunda kullanılması daha doğrudur.

"Gerçek değişim de" budur. Çünkü, geçmişte Baykal döneminde "fikriyata bağlılık" ve onun korunması "göreceli de" olsa iyi noktalardayken örgüt "dar kadroculuk" siyaseti yüzünden çalıştırılmadığı için atılım gerçekleştirilemiyordu. Fakat Kılıçdaroğlu ve şakşakçıları kendi misyonları bağlamında bunu farklı sundular ve "hedef saptırarak" değişimi "ideolojik deformasyon" olarak lanse ettiler." Fikriyatı" suçlu gösterdiler. Oysa fikriyattan hareket edildiği takdirde "Türkiye üzerinde" sömürgecilerin "oynadığı oyunları" halka anlatmaları ve onları yanlarına çekmeleri daha kolaydı. Çünkü,bu fikriyatın ana çerçevesi "Milli ihtilâli" temsil ettiğinden otomatikman "emperyalizm karşıtlığını" formüle ediyordu. Tek yapmaları gereken bu çerçevenin içini "güncel olaylarla" doldurmak olacaktı.

Kılıçdaroğlu'nun misyonu

Demek ki, gerek Kılıçdaroğlu'nun "liderlik zaaflarının", gerek değişimin anlamının "sulandırılmasının", gerek tartışma konularındaki "keşmekeşliğin" ve gerekse her önüne gelenin partiye "tıkıştırılmasının" arkasında CHP'nin tarihsel misyonuna uygun ilke ve "olmazsa olmazlarından" vazgeçilmesi yatıyor.

Kılıçdaroğlu itiraz etse de buna da literatürde "eksen kayması" deniyor. CHP bu hataları yapmamak istiyorsa önce "tarihsel birikiminden" hareketle bir "siyaset çerçevesi" belirlemek zorundadır. Bu yapılmadığı, yani bu siyaset çerçevesinin "sınırlarıyla hareket alanları" belirlenmediği ve siyasî etkinlikler ortaya çıkan "kriterlerin denetimine" girmediği sürece CHP'deki "kimlik değişimi" kaçınılmazdır. Ancak, CHP'de böyle bir çalışmanın içerisine girileceği de kuşkuludur. Çünkü o zaman Hüseyin Aygün gibi "Truva atları" devre dışı kalacaktır. Bu ise "Kılıçdaroğlu'nun misyonuna" ters düşecektir. Gizli gündemi olanlar genelde tarifleri, sınırları ve kriterleri olan "netliklerden" korkarlar. Sebebi de çok açıktır. Böyle durumlarda belli bir "anayasa" bulunduğu için "Şark kurnazlığına" başvuramayacaklardır. O yüzden de hep bir "belirsizliğin" ve "kayganlığın" olmasını isterler. Dolayısıyla bu belirsizlik ve kayganlık çerçevesinde devreye soktukları oluşumlar "yeşerecek", "yerleşecek"; beraberinde de değişim diye yutturdukları "kimlik sulanması" partinin "yeni fikriyatı" olarak "kanıksanacaktır".

Bu durumla birlikte söz konusu operasyonun liderliği de "kendi fikriyat" ve "kadrosunu" partide "hâkim kılmış" olacaktır. "Kılıçdaroğlu'nun planı" bu doğrultuda yürümektedir. Nitekim bugünkü tablo bütünüyle bu şekildedir. Baksanıza, Muharrem İnce bile Zana denilen Kürtçüye; "bağımsızlığı istersen savaşarak almak zorundasın" dedikten sonra, "masaya otur, ne istersen verelim" deme noktasına gelmiş vaziyettedir. Neler vereceği de bir "siyaset çerçevesi" olmadığından belirsizdir.

Görüldüğü gibi CHP'de; "Saldım çayıra mevlam kayıra" siyaseti uygulanmaktadır. Bir tarafta Hüseyin Aygün ile Sezgin Tanrıkulu gibi Dersimciler ve Kürtçüler, diğer tarafta ise, Muharrem İnce veya İsa Gök benzeri daha ulusalcılar…

Bu "yamalı bohçanın" adı da "Kılıçdaroğlu CHP'si!.." CHP'li ulusalcılar uyanmazlarsa eğer, davayı kaybetmek üzereler haberleri olsun!


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...
 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 421 85 15   Adana: 0322 456 29 40