![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Nur Bostancıoğlu
Sakıncalı Piyade'den Uğur Mumcu sıradan bir gazeteci değildir. Ankara Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Kürsüsünde araştırma görevlisiyken, yazdığı bir yazı nedeni ile 12 Mart yönetimince tutuklanmıştır. Yargılanıp beraat etmiştir belki ama bu süre içinde askerliğini piyade er olarak yapmıştır. İsmini "sakıncalı piyade" olarak tarihe yazdırmıştır. İşte bu süreç içinde yaşadıkları ve gördükleri O'nun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Bir yol ayrımındadır. Ya okula dönüp kariyerine devam edecektir ya da gerçekleri, yaşadıklarını ve gördüklerini halka anlatacaktır. Uğur Mumcu okula dönmemiştir. Gerçekleri halka anlatmanın en iyi yolunun gazetecilik olduğunu düşünerek gazeteciliği seçmiştir. Bu sıradan bir gazetecilik değildir. Gazetecilik O'nun için meslek değildir. Canını ortaya koyarak; yolsuzlukları açıklayan, katil çetelerinin suç kanıtlarını kamuoyuna sergileyen bir gazeteciliktir. Cumhuriyet'i ve Atatürk'ü savunan bir gazeteciliktir. Tarikat-siyaset-aşiret ilişkilerini teşhir eden bir gazeteciliktir. O yüzden tehlikelidir. O yüzden yazılarına Türk Solu, Yön, Devrim, Yeni Ortam gibi "tehlikeli" gazetelerde başlamış, Cumhuriyet'le devam etmiştir. 1961 Anayasası'nın tanıdığı özgürlük ortamı ve özellikle Yön ve Devrim dergisi; O'nda antiemperyalist, devrimci ve sosyalist kimliğin olgunlaşmasını sağlamıştır. O, sıradan bir gazeteci değildir. 1976 yılında yazdığı bir yazıda kalemini ne için kullandığını açıklamaktadır: "Bir kalem susar, yerini başkası alır. Bu kalemler tükenmez. Ne kelepçeler, ne demir kapılar, ne iddianameler ve ne de beş yıldan yirmi yıla uzanan hapis cezaları, bu kalemleri korkutamadı, bundan sonra da korkutamaz. Kalemler vardır; sömürünün, vurgunun zırhıdır… Kalemler vardır; özgürlüğün ve barışın silahıdır… Kalemler vardır, gençlerin idam kementlerinde kırılır atılırlar… Kalemler vardır; resmi belgelere durmadan imza atar ve kalemler vardır, yılmadan, usanmadan, eğilmeden ve bükülmeden yazar…". İşte Uğur Mumcu eğilmeden ve bükülmeden yazan bir gazetecidir, çünkü devrimcidir. Kalemler vardır; eğilmeden bükülmeden yazar… Gerçekten de Uğur Mumcu'nun kalemi hiç eğilip bükülmemiştir. 80'li yıların ve ardından gelen Özalcı anlayışın Türkiye'de nasıl bir insan tipi yaratacağını görmüş, toplumun değer yargılarının çürümesine şiddetle karşı çıkmıştır. Günümüzde eleştirdiğimiz gazeteci tipinin gelişimini o yıllarda üzülerek tespit etmiş ve uyarmıştır. Çandar'lı, Altan'lı gazeteci tipinin nasıl oluştuğunu bize o günlerden göstermiştir. "…Türkiye son yıllarda baş döndürücü gelişmelere tanık oldu. Ben, altmışlı yıllardan bu yana, okuyan, düşünen, tartışan ve yazan bir insan olarak bu depremlerin çoğunun içinde yaşadım. Birçok şaşırtıcı gerçeği gözlerimle gördüm, mangalda kül bırakmayan nice keskin devrimcinin holdinglerde kompartıman kapmak için hangi kılıklara girdiklerini içim kan ağlayarak izledim. Devrimci inançların bayrakları gibi dalgalanan yazarların, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek bir zaman içinde nasıl işveren sofralarında birer buruşuk peçete olduklarını görmenin acısını yüreğimde duydum…" demektedir ve basındaki holdingleşmenin, bu yeni oluşum içindeki kişilik yapılarını, özellikle de döneklerin kişilik yapılarını sergilemek için 'sakıncasız' adlı bir tiyatro eseri sergilemiştir. Oldu da bitti maşallah, liberal olur maşallah! Bu konudaki en güzel yazısı "neoliberalizm" yazısıdır. 12 Eylül sonrasıdır ve Özal iktidardadır. 24 Haziran kararları alınmıştır. Bugünkü muhafazakâr liberal, yok solcu liberal, yok İslamcı liberal bolluğunun yaratılmasını sağlayan yıllardır. Ancak Türk halkı, Özal iktidarının Türkiye'yi bir uçuruma sürükleyeceğini Mumcu'dan öğrenecektir. "Bizde 'neoliberalizm' açıkça 'canım, neo; o da liberalizm mi' anlamında kullanılmaktadır. Çünkü bilindiği gibi bizde iklim, liberal yetişmesine pek elverişli değildir. Bizde liberal sayılanlar alaturka muhafazakârlardır. Bunların çoğu da 'kâr muhafaza etmekle' meşgul olurlar. Liberallikle de ilgileri olmadığı gibi bu konularda da bir bilgileri yoktur. Bunlar azgelişmiş demokrasimizin turfanda ürünleridir. Liberal süsü veren bu muhafazakârlar, genellikle kırpık bıyıklı ve kalın çerçeveli gözlüklü olurlar. Bunlara liberal aslanlar denir. Kırpık bıyıkla gözlük çerçevesi arasındaki mesafe, genellikle 12 cm arasındadır. Liberal aslanların başka türü, badem bıyıklı, madeni cırtlak sesli ve kel kafalıdır". "…Bunların arasında dolaşan sosyal demokratımtırak eski Marksistler de vardır. Bu eski dostlar, kuşkonmaz kadar narin, tülbent kadar ince sözcüklerle bu liberal aslanları savunmak amacıyla diyalektik sıçramaların trafik noktalarında yerlerini almışlardır… Ne diyelim efendim ne diyelim. Oldu da bitti maşallah, liberal olur maşallah." Sahte dincilik: Çek bir besmele gelsin paralar! Uğur Mumcu aslında birçok cephede birden mücadele etmektedir. Bunlardan biri siyaset-ticaret-tarikat ekseninde ele aldığı gericiliktir. Bunları sahte dinciler olarak tanımlamaktadır. O'na göre nasıl paranın ve tablonun sahtesi varsa dinin ve ideolojilerin de sahtesi vardır ve dinin sahtesi siyasete karışmış olanıdır. "Siyaset ticarete, ticaret siyasete, din her ikisine de araç edildi mi, artık bu sömürünün sonu gelmez. Din ticareti ile meşgul olanlara bakın hemen hepsi milyarder. Oh ne kolay! Çek bir besmele, gelsin paralar… Finans kuruluşları, şirketler ve bu finans kuruluşları ve şirketler aracılığı ile kazanılan milyarlar… Elhamdülillah Müslümanız! Bir kolumuz siyasette, öbür kolumuz ticarette, ayaklarımızda tarikatlarda… Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni. Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar". Sahte Atatürkçülük: Uğur Mumcu'ya göre Müslüman halk ile dini siyasete alet edenler aynı kefeye konulmamalıdır. Uğur Mumcu bir taraftan yazılarında bu tüccarlara karşı yoksul halkı uyarmaktadır, diğer taraftan da sahte Atatürkçülere karşı mücadele etmektedir. En kızdığı kesim din tüccarları karşısında sus pus oturan ama kendi deyimiyle "Müslümanın kimsesizi ve yoksuluna karşı Atatürkçülük taslayanlardır". Uğur Mumcu bu kesimi "yasakçılık ve hothotçulukla Atatürkçülüklerini kanıtlamaya çalışanlar" olarak tanımlamaktadır. Lâikliğin ise sahte Atatürkçüler ve sahte dinciler arasında paylaşılacak bir koz olmadığını her fırsatta dile getirecektir. Yoksul Müslüman halka karşı yasakçı olan bu anlayış ne hikmetse din tüccarlarına karşı pazarlıkçı ve tavizkârdır. Uğur Mumcu bu kesime şöyle seslenmektedir: "Atatürkçülüğün ilk koşulu devrimci olmaktır, çağdaş olmaktır, demokrat olmaktır. Öyle ödün siyaseti ile Atatürkçülük olmaz, öyle pazarlıkçı ve uzlaşmacı yaklaşımlar ile lâiklik ilkesi savunulmaz… Yasakçılık ile hiç savunulmaz." İşte bugün halktan kopuk Atatürkçülük anlayışının, tavizkârlığın da ötesine geçip tam teslimiyet noktasına ulaştığı günlerdeyiz. Ne lâiklik kaldı, ne devletçilik, ne de diğerleri. Sınırlarımızın ve toprak bütünlüğümüzün tartışıldığı yerdeyiz. Uğur Mumcu; "kim savaşacak bunlarla? Atatürk gibi inançlı, Atatürk gibi yürekli olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil!" derken aslında yine çok haklıdır. Uğur Mumcu'nun katili emperyalizm Uğur Mumcu hepimizin bildiği gibi öldürülmeden önce 1980 sonrası gelişen bölücü terörün tarihsel köklerini ve uluslararası bağlantılarını ortaya koymakla meşguldü. Bugün Arap Baharı olarak yaşadığımız, ya da BOP diye tanımlanan sürecin yıllar önce Uğur Mumcu'nun kaleminde somutlaşması bilimsel bir öngörüden başka bir şey değildir: "ABD, bir bilardo sopası ile Irak'ı vuruyor; Irak topu Kürt topuna vuruyor. Kürt topu da Kıbrıs topuna! Bu zincirleme reaksiyon Türk dış siyasetinin manevra alanını iyice daraltıyor. Önce Şah'ı Dr. Musaddık'a sonra Kürtleri Bağdat rejimine, daha sonra Saddam'ı Humeyni'ye karşı kullanan ABD, Saddam'ı devirirse bütün gücüyle İran'daki İslam Cumhuriyeti'ni devirmeye çalışacak". Ancak sadece bu öngörülerin değil, Kürt-İslam Sentezi, Kürt Şovenizmi tespitlerinin, PKK-ABD ilişkilerinin Türk halkına 90'lı yıllarda anlatılmasını istemeyen çevreler Uğur Mumcu'yu Türk halkına çok gördüler. "Namluların konuştuğu yerde, belki bir süre vicdanlar da, yasalar da susturulabilir. Fakat bir gün vicdanlar da, yasalarda konuşursa, o namluların içinden sadece katil çetelerinin kimlik kartları çıkar. Kanlı mezar taşları bir gün ayaklanır ve birer tokat gibi katillerin yüzlerine fırlatılır. Ve o kaldırımlar, o kanlı kaldırımlar, üzerlerindeki kirli ayak izlerini hep üzerinde taşırlar. Silinmez o lekeler… Döktükleri kanların içinde bir gün boğulacaklardır. Bir gün mutlaka…"
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 421 85 15 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||