![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım
Merhaba Sağdıç, nasılsın? Artık sonlara yaklaşıyoruz sanırım. Ya da, benim sonum geldi de, bu’nu, genele yayıyorum. Zaten herkesler kendi başına gelenleri, başkalarına da yamar ya; insan yaşamı kendisiyle başlatır ve yaşadıklarını tek gerçek sanır ya... Öyle bir durum içresindeyim işte. Bu Kılonlama’lar da allak bullak etti beni zaten. Şu ân, Kılonlama’da mıyız değil miyiz; bilmiyorum artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek... Geçenlerde bir düş görmüştüm. Ya da, demin, Suphi Bey’in anlattıklarından, öyle bir düş gördüğümü sanıyorum. Büyük bir bina. Bir okul ya da bir işmerkezi. Birden bir telâş oluyor ve insanlar kaçışmaya başlıyorlar. Sessiz bir söylenti var sânkiyse : ‘Birâzdan birileri bu binayı basacak ve herkesleri öldürecek.’ Kimseler dillendirmiyor bu söylentiyi ancak herkeslerin içresine üflenmiş durumda bu söylenti. Ve herkesler, hâreket birliği etmişçesine, demin de dediğim gibi, kaçışmaya başlıyorlar. İşin diğer bir ilginç yanı da :Kaçan insanlar, kapıları kullanmıyorlar. Penceleri kırıp, pencerelerden atlayıp kaçıyorlar. Binanın arka yanı dik bir tepelik. Kimileri oraya doğru koşuyor. Kimileri câdde tarafına. Kimileri de, diğer taraflara. Ben, camdan atlamaktan korktuğum için, binada kalıyorum. Utanıyorum kendimden. Herkeslerin gösterdiği korkusuzluğu, gösteremedim diye. Ancak, ne oluyor? Birden silâh sesleri geliyor dışradan. Başımı uzatıp bakıyorum camdan. Binadan çıkan herkesler taranıyorlar ve pencereden atlamaktan korktuğum için ben, binada kaldığım için, kurtuluyorum bu kıyımdan. Bir tek ben kalıyorum. Sevineyim mi, üzüleyim mi; bilemiyorum. Yaşıyorum ancak dostlarımın ölümünü izleyişimin ve korkaklıktan dolayı yaşayışımın uzun üzüntüsü ve tıravması var. Bu’na, Ertuğrul Kürkçü Sendromu da diyebiliriz. Birden, içremdeki kendime dönük öfke ve pişmânlıktan, ölen dostlarıma cephe almaya başlıyorum. Ya yaşadığım için kendimi, ya da öldükleri için O’nları sevmemeye başlayacağım. Ben, öldükleri için O’nları sevmemeye başlıyorum çünkü kendimle geçireceğim bir ömrüm var. Ve de, ölüleri sevmenin kimselere bir yarar sağlamayacağını düşünüyorum. Oysa ölüler bile sevilmeye lâyıktırlar. Bu’nu, biliyorum ancak koşullar diğer durumu gerektiriyor. Birden, geçmişimi ve ölenlerle olan hukukumu unutmaya başlıyorum. Bütün camlar kırık. Kapılar sağlam. Sağlam ön kapıdan eli silâhlı biri giriyor. Taramalısını tavana tutuyor. Bana çeşit çeşit şeyler söylüyor. Her cümle bitişinde de, namluyu bana doğrultuyor; sonra yine tavan. Dediklerini yapmazsam, beni de öldüreceği kesin. Dedikleri de, çok şerefsiz ve mankurt olmamı gerektiren şeyler. Konuşmasını, bir soru imiyle bitiriyor ve namluyu yine bana doğrultuyor. Çok kötü durumdayım. Korkak olduğum için düşümde, adamın dediklerini sorgusuz kabul ediyorum. Kabul ediyorum ancak adam beni dizimden vuruyor. Birden, bir tay gibi yere çakılıyorum. ‘Neden?’ diye soruyorum. Adam konuşmuyor ancak namludan tüten duman ‘Dostlarını ve düşüncelerini sâniyede sattın. Bizi, haydi haydi satarsın. Dizin, bizi satmaman gerektiğini her yürüdüğünde sana anımsatacak!’ diyor. Ve bu düş ya da karabasan burada bitiyor. Kan ve ter içresinde uyanıyorum. Dizimi kontrol ediyorum. Neyse ki, tek parça. Düş bile olsa, yaptıklarımdan ölesiye utanıyorum. Anımsar mısın, Sağdıç, 1 gün kendime gelememiştim. işte o gün görmüştüm o düşü. Hâlâ da, etkisindeyimdir. “Bu anlattıklarınız bana Mâhir’i anımsattı yeniden. Mülkiye Marşı eşliğinde şehit olan Mâhir ve arkadaşlarını. Londra’dayken, bir pusulayla gelmişti şehitlik hâberleri. Duvardan kayarak yere düştüğümü anımsarım. Kafamı duvarlara vurarak, kendimi öldürmek istemiştim. Çok canım yandığından ölememiştim ve sâire.” “Peki, Denizler?” “Kanlı Pazar’dan sağ sâlim kurtulunca, olayın vehâmeti daha da büyüdü gözlerimizde. Aynı millet çocuklarının birbirini nasıl yiyebileceğine tanık olduk ve o günden itibâren kendimizi koruma hakkının doğduğuna karar verdik. beyâzadam, birkaç cepheden ve çeşitli araçlarla bize saldırıyordu çünkü. Ve bizim bu ellerimiz de armut toplamıyordu elbet. Yoksa, hepimiz sizin o binadaki durumunuza düşebilirdik. Gerçi, 12 Eylül sonrası yine düşenler düştü o duruma ancak çoğumuz o camlardan atlayan gençlerdik. Çünkü, utançtan ölmek kurşunlan ölmekten daha fecidir. Şimdi bakıyorum da; düşte siz nasıl binâda öyle kalakalmışsanız, 12 Eylül’de de birçok kişi öyle ‘kalakaldılar’. Üstelik bu’nların çoğu, şimdilerde kulağımıza demokrasi üfleyen kişiler. Nazlı Ilıcak’tan tut, bütün o F tipi cemâat. F’nin kendisi olmak üzre, bütün cemâati 12 Eylül’ü ‘Niğbolu Zâferi’yle eş görmüştü. Devrimci ve Ülkücü gençler zindânlarda kıyım kıyım inlerken, F tipliler’e beyâzadam ‘Yürü ya kulum!’ demişti. Zaten, 12 Eylül de bu’nun için yapılmıştı. Bir de, pkk doğsun diye... Demokrasiden dem vurarak, 12 Eylül’e gönderme yapanların tek elde edebilecekleri şey :Kendi hâinlikleridir. Çünkü 12 Eylül’de o’nlar vardı. 12 Eylül’le (sözümona) hesâplaşmak, özünde kendileriyle hesâplaşmalarıdır. Efendileri beyâzadam’la hesâplaşmalarıdır; ancak, unutmamak gerekir ki :Bir köle efendisiyle asla hesâplaşamaz. Efendisi, o’na azâtlığını verse bile hesâplaşamaz çünkü o ‘azât’lığı kendi savaşımıyla değil; efendisi sâyesinde ‘kazanmıştır’. Bizim Türkiyeli ya da F tipli aydıncığın sorunu da bu’dur :O denli bağımlıdır ki, bırakın bağımsızlığı, bağımsız olma olasılığından bile korkar. Bu durum, 12 Eylül sonrası arttı çünkü Devrimci ya da Ülkücü bütün aydınlar kazanlardan geçince, ortalık (önceden tasarlandığı gibi) bu mankurt aydıncıklara kaldı. Bu aydıncıklar, ne yazık ki, gözlerimizdeki arpacıklar gibi duruyorlar hâlâ. Oysa, 12 Eylül öncesi, düşüncesi ne olursa olsun, bağımsız aydınlar vardı; bu insanların ortak noktası :Cumhuriyetçi olmalarıydı. Şimdilerde, kazı ekipleri gönderiliyor Cumhuriyetçi’lerin üzresine. Kökümüzü kurutmaya çalışıyorlar ancak bizi kurutma makinesiyle kurutamazlar. Biz, Kuvvayi Millîye’yle yıkandık, paklandık. O’nlarsa, efendilerinin kolalarıyla. 2sinin arasında, insanlık kadar fârk var...” “Peki, siz neredeydiniz 12 Eylül’de, Suphi Bey; yine Londra’da mı?” “2 yerdeydim. Daha önce de, demiştim zaten; tankların yürüme sesiyle Ân Kılonlaması’ndan çıkmış ve yine Hâtice’nin yanından ayrılmıştım. Biliyordum çünkü, yakalanacak ve asılacaktım. Dirim, ölümden daha iş görürdü. Hem Devrimci Savaşım’ın Istanbul’u, Londra’sı olmazdı. Ancak yine de dayanamadım. Ve 1981’de, yine bir Kılonlama’yla, geri döndüm Istanbul’a. Hâtice’ye görünmedim ancak. Görünemezdim, yüzüm yoktu bu’na artık. Hemen arkadaşları aradım. Herkesler zindândaydı. 3’ü çoktan asılmıştı. Birden bir duvar yanına çömdüm ve ağlamadan ağlamaya başladım. Gözlerimi dizlerimle silerken, bir gaste kesiği saplandı baldırıma. Dün, ay dün diyorum, demek hâlâ tâze aklımda... Önceki gün idâm olanların adı yazıyordu başsâyfada. Bir baktım; ben de varım idâm edilenleri arasında. İnanamadım, nasıl olurdu ki?” “Evet, nasıl olabilir ki?” “Bilemiyorum, Sağdıç Bey. Bir tek açıklaması vardı. Ân Kılonlaması yerine, heyecandan, GeriDepremeli Ân Titremesi yapmıştım ve Londra’ya döndüm sanırken, özünde, Istanbul’daki Kılonlu hâlim sürmeye devâm etmişti.” “Çok karıştı kafam.” “Benim de. Bundandır ki, o idâm edilenin ‘Hangi’m olduğunu hâlâ çözemedim. Şu ânki Ben’in bile hangim olduğunu bilemiyorum. Gerçek Ben mi, Kılon Ben mi yoksa GeriDepremeli Ben mi? Hâtice’yi o sirenli günde terketmenin cezâsı bu olmuştu işte. Ben’i yitirmiş ve Ben’ler arasında, gelgitli bir hâlde, abdallar gibi dolaşıp duruyordum artık. Ancak, sonuna dek hâketmiştim bu’nu.” “İdâm edildiğinizi duyunca ne hissetmiştiniz, Suphi Bey, tam olarak?” “Ölü olmakla diri olmanın, özünde, bir fârkının olmadığını; fârkın ‘Biz’de yattığını fârketmiştim. Ölü olmakla diri olmayı insanın kendisi belirliyordu. Ecel, yağlı urgan ya da kurşun değil. İnsan, isterse ölüydü, isterse diri; her şeyler kendisine bağlıydı. İdâm hâberimi görünce, ilk verdiğim tepki şaşkınlıktı tâbîi. ‘Nasıl olabilirdi ki?’ şaşkınlığı. Sonra, diğer adlara baktım; tanıdık var mı diye. Bu durumlarda bile, başkalarını düşünebiliyor insan; ya da, kendi kötü durumunu paylaşma isteği. Bilemiyorum. Tanıdık yoktu. Yine kendi idâmımla başbaşa kalmıştım. Şaşkınlıktan sonra, ‘Ben kimim?’ sorusu düştü aklıma. Felsefî bir ‘Ben kimim?’ de değildi üstelik. Cidden, ben kimdim? Ölen Gerçek Ben miydi yoksa Kılon hâlim mi? Bu’nu hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi anlayınca, evime doğru yürümeye başladım. Korkmuyordum. Kimlik sorsalar, ne yazacaktı ki? Ölü, bir daha ölür müydü? Evime vardığımda, kapı önlerine değin gelen bir kalabalık vardı. Siyâsî bir tezâhürat yoktu, yalnızca tâziyeler. Zaten bu’nu mümkün kılmak için, sivilleri çekmiş 4-5 polis fârkettim. Hâtice’ye daral geldiği için herhâl, tâziyleri binânın dış kapısında kabul ediyordu. Yaklaşmak istedim. Tehlikeliydi. Son bir kez baktım Hâtice’ye. Dayanamadım. Çaktırmadan yanına gittim. Sesimi boğarak ‘Başın sağolsun, bacım’ dedim. Kafasını salladı. Sonra, birden aydı ben olduğuma. Kafasını kaldırdı. Fıldır fılfır beni aradı gözleri. ‘Suphi, Suphiiiiiiiiii!!!’ diye bağırdı kaç kez. Polis sireninin yerini, bu kez, Hâtice’nin ‘Suphiiiiiiiiii’leri almıştı. Zaten ‘Suphiiiiiii’ler de sirenler gibiydi. Yalnızca sesini duyuyordum artık Hâtice’nin. Tâhminen, yakınları sâkinleştirmeye çalıştırıyordu. Beni gördüğüne dâir, yeminler ediyordu Hâtice ve koluna sâkinleştirici bir iğne yapılıyordu sâkincene. Sesi, sirenler gibi hâlen yankılanıyordu. Sesinin son hârfi duyulmayıncaya dek yürüdüm. Ve yeniden Londra’ya döndüm...” “Arabaya bakın. Eski arabaları çok sevmişimdir. Zamanında, Siz, epey binmişinizdir bu’nlara; değil mi, Suphi Bey?” “Yok canım, nerde?!? Biz, bu’nları genelde ters çevirmekle meşgûldük. Siz, Kommer olayını bilir misiniz?” “Ben duymuştum.” “Ben bilmiyorum.” “O zaman anlatayım, Sağdıç Bey... Vietnam’dan tanıyorduk bu herifi. Vietnamlı kardeşlerimiz herife ‘Honco’ yâni ‘Kasap’ diyordular. Vietnam’da, insanları kasaplık et gibi kesiyordu bu şerefsiz. Gün geldi, öğrendik ki; herif yurdumuza elçi olarak atanmış. Deliye döndük. Bir kasap, dükkânını bir yerde kapatsa, başka bir yerde açardı. Kasap, başka bir meslek icrâ edemezdi çünkü. Kasaplığa, Türkiye’de, devâm edecekti yâni herifçioğlu. Asabımız bozuldu. Herif, 28 Kâsım 68’de geldi Yeşilköy’e. Deniz, durur mu? Hemen bir eylem çaktı ve çaktığı gibi de içreye aldılar Deniz’i. Ancak, etrâf durulmadı. O yıllar, Kanlı Pazar gibi, kışkırtma yılları. ‘Öğrenciler ayaklansa da, öğrencileri bir güzel ezsek!’ yılları. Kommer, biliyordu bu’nları kuşkusuz. Ve bir 6 Ocak 69 günü, herifçioğlu, ODTÜ’ye geldi. Ulaş’ı görmek için Ankara’daydım. Kısmete bakın! Herifi gökte ararken, yerde bulmuştuk. Pazartesiydi. Öğlendi. Yarımdı. 06 CA 001 pilâka ve kara Kadillak’ıyla girdi okula. Birden, herifçioğlunun arabasını çevreledik. Hoplatmaya başladık. Herif, arabada değildi tâbîi. Biz, kasap değildik çünkü. Sinan atkısını çıkardı. Yere damlayan benzine buladı ve çaktı çakmağı. Kara Kadillak cayır ve cayır yanıyor ve Ankara’yı ısıtıyordu. Görüntü olağanüzreydi. Tam bir rakınroldu. Elvis şârkı söyler gibiydi kara Kadillak’ın yanışı. Uzun uzun izledik uzaktan. Bir alkış koptu. Güvercinler gibi Ankara göğüne dağıldı alkışlar. Sonra, bağrışmalar. ‘Yurdumuza Yanki doldu, vurun kardaşlar vurun!’ O olay 68’in simgelerinden biri oldu. Dalga dalga yayıldı söylentisi. Yurtdışrasına bile çıktı ünü. Bizim işbirlikçiler, efendileri tarafından epey azarlandılar bu olay yüzünden. Türkiye sıkılaştı. Soluk alınamaz bir hâl aldı ülke. Sonrasında, 12 Mârt oldu zaten ve 12 Mârt’ın nedenlerinden biri olarak gösterildi o 6 Ocak. Şimdiden bakıyorum da, Kommer’in tasarladığı bir olaydı kesinlikle. Bir amerikan elçisinin, öğlenleyin, öğrencilerin en yoğun olduğu bir vâkitte, ODTÜ’yü ziyâret etmesi ya salakların ya da dâhilerin yapacağı bir işti. Kommer, ne yazık ki, 2.sine giriyordu. Bu kışkırtma işi için görevlendirilmiş, görevini başarıyle yapmış ve geldiğinden yalnızca 5 ay sonra da evine mutlu bir biçimde dönmüştü. Ancak amerika yine de unutmadı bu olayı. Olaya karışan, o kara Kadillak’ı yakan herkes, bir biçimde öldürüldü sonunda :Sinan Cemgil, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Ulaş Bardakçı, Taylan Özgür... beyâzadam unutmaz ve unutturmaz. Kendi elini de kana bulamaz. İşbirlikçilerine işletir cinâyetlerini. İşbirlikçiler de, gururla yapar verilen görevlerini. Ancak, bilemezler; son öldürecekleri kişi, kendileridir.” “Demek Deniz, arabayı yakanlar arasında yoktu?” “Yoktu. Sanırım, Istanbul’daydı. Zaten epey yoğundu Deniz o günler. Ekim 68’de, DÖB’ü kurmuştu.” “DÖB ne?” “Devrimci Öğrenci Birliği. 1 Kâsım 68’de de, TMGT önderliğinde, Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemâl Yürüyüşü’nü düzenlemişti. Katılanlar arasında DEV-GENÇ, TÖS, ODTÜ, AÜ ve HÜ vardı.” “Suphi Bey, nedir bu TMGT, TÖS falan?” “Beyler, bu’nlar târihimizin bir parçası. Nasıl bilmiyorsunuz? Bu’nları bilmeden nasıl yurdu kurtaracak ve savunacaksınız? Öncüllerinizi bilmeden nasıl yanlışlardan ders çıkaracak, doğrularını örnek alacaksınız? TMGT, Türkiye Millî Gençlik Teşkilâtı. TÖS, Türkiye Öğretmenler Sendikası. Gerisini de, sizler bulun beyler!” “Siz söyleseniz, ne olur ki?” “Evet, Suphi Bey?” “Bir şeyi başkasından beklerseniz, yurdunuz işgâl olduğunda da, çâreyi başkasında ararsınız. Tıpkı, günümüzde olduğu gibi. Tembel toplumlar anca yönetilirler. Sonra da, Albinolu Zenci bir aydıncık çıkar ve der ki : ‘Beni kimin yönettiği değil, nasıl yönetildiğim önemli!’ Yönetilmeye alışırsan, gün gelir, bardağa su bile koyamazsın; gün gelir, nasıl nefes alıp verdiğini bile unutursun. Tanıdık, değil mi?.. Neyse, Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemâl Yürüyüşü ezici bir katılımla yapıldı. En önde, elinde Türk Bayrağı ve Kemâl’imizin resmiyle, Deniz vardı. Zaten, o bayrağı taşımak anca Deniz’e giderdi. O dalgalar gibi boyuyla Deniz’e. 68’in özelliği, hep dediğim gibi, ulusal olmasıydı. Ulusal olup, evrenselliğe varmasıydı. Deniz ve Mâhir’in kıyımlarından sonra, bu değişti birâz. Devrimciler, Türkiye kavgasını bırakmadan önce, böyle Mustafa Kemâl Yürüyüşleri düzenlerdiler. Bizim devrimimiz Türkçe başlamış, ne yazık ki, Rusça-Çince devâm etmiş ve 12 Eylül sonrasında da amerikancalaşmıştır; yâni beyâzadam kendileştirmiştir devrimcilerimizi. 12 Eylül’ün amacı da bu’dur zaten. Bugünkü birçok televizyon kafası bu makamdadır. amerika ve çıkarlarını savunmakta, ‘değişmekte!’ ve verilen görevleri hârfiyen yapmaktadırlar. Denizler, hiçbir zaman yapmamıştılar bu’nu. Hep Türkçe konuşmuşlardır. Bu sâyede Türk Devrimci Hâreketi zemin bulabilmiştir. Zaten zemin bulmaya başladığı ânda da, Deniz ve Mâhir öldürülmüş, Devrimci Hâreket’e Rusça-Çince ve ‘kürdistan davası’ katılmış; bu ân itibâriyle de, Türk Hâlkı 68 rûhundan kopartılmış ve 2. Kuvvayi Millîye çocuk yaşta boğularak öldürülmüştür. Bence, 68 ve devâmının hâzin öyküsü kısaca bu’dur. Türk Devrimci Hâreketi 2’ye ayrılmalıdır bu yüzden :72’i öncesi ve sonrası diye.” “Peki ya, Ülkücü’ler, milliyetçiler?” “Ülkücü’leri milliyetçi kabul etmiyorduk biz. Öz milliyetçiler bizlerdik. Deniz de, demiştir bu’nu hep. Bizdeki bağımsız bir yurt ve millet sevgisiydi. O’ndan, bu’ndan emir alarak sevmiyorduk biz yurt ve milletimizi. ‘Tam bağımsız Türkiye!’ ilkesinin temeli de bu’ydu zaten. Ülkücü önderleri amerikan bayraklarıyla pozlar verirken, biz o hâbis bayrağı yurdumuzdan atmaya çalışıyorduk. Zaten, şu ân, birçok Ülkücü de özeleştirisini yapıyor o devrin. Ciğerli olanları tâbîi. Özünde, gözden kaçan bir şey vardır hep. Bugüne gelince daha da berrâklaşıyor bu :Türkiye’de hiçbir zaman Devrimci-Ülkücü savaşı olmamıştır özünde; Türkiye’deki savaş, Cumhuriyet’in başından beri, hep bir millî-gâyrimillî savaşıdır. Bu savaş hep örtülü olarak ilerler ancak. Kimi zaman Devrimci-Ülkücü, kimi zaman Alevî-Sünnî, kimi zaman lâik-dindâr ve kimi zamanda Türk-Kürt olarak karşımıza çıkar bu savaşım. Görüyoruz ki; bugün, dönemin Devrimci ve Ülkücü’lerinden gâyrimillî olarak karşımıza çıkan var, millî olarak karşımıza çıkan var. Gâyrimillîler, hangi yanda olurlarsa olsunlar, düzenin adamı ve işbirlikçileri olmuşlar; millîler ise hâlâ ‘Tam bağımsız Türkiye!’ ilkesini ve vatan-millet kavgasını sürdürüyorlar. Çok gârip değil mi? Bize yutturulan sağ-sol bu’ydu özünde işte :Türk gençliğini sağ-sol diye gâyrimillîleştirmek. Bu’na kananlar ya da satılmışlar, zamanında dediklerini ya da yaptıklarını nasıl inkâr ediyor ve ‘değiştik’ lâf salatasında, bu’nu, bize yutturmaya nasıl çalışıyorlar! Akılalmaz bir şey bu. Bundandır ki, demin, ciğerli sözünü kullandım. Ülkücü olsun, Devrimci olsun... Ciğerli olmadıkça, beş para etmez insan. Deniz de, işte, o ciğerli insanlardan biriydi. Solcuydu. Yurtseverdi. Milliyetçiydi. Demin de, dediğim gibi, asıl solcular milliyetçidirler. Alman işgâlinde Fransa’yı ve Fransız milletini kim savunmuştur :Fransız Sosyalistleri. Pek çok sayıdaki dönemin Fransız ‘milliyetçisi’ ise, Nazi’ler Paris’e girerken, elpençe divân durmuşlardır. Çünkü sol, her türlü kuşatmaya karşı yurdunu ve milletini korur. Yâni, ulusaldır. İşbirlikçi ve millî olmayan milliyetçiler ise, târihin her aşamasında görülmüştür ki; küresel işgâlcilerler işbirliği yapmıştır. Sol’un milliyetçiliği ulusal ve evrensel; Sağ’ın millî olmayan milliyetçiliği ise küreselcidir. Bam teli burasıdır. Deniz de, biliyordu bu’nu :Millî olmayan bir sosyalizm ya da milliyetçilik, beyâzadam tarafından sömürülmeye mâhkumdu. Bundandır ki, Mustafa Kemâl Yürüyüşleri Türk Bayrakları’yla yapılıyordu. Bundandır ki, Deniz, TMGT’nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na bir savaşım metni gönderiyordu. Çünkü savaşım hem devrimci, hem de milliyetçiydi. Tıpkı, İstiklâl Savaşı’mız gibi.” “Ne zaman olmuştu bu toplantı?” “Sanırım, 23 Hâziran 69. Hemen sonrasında da, Deniz Filistin’e gitti. Ve gerisi çok hızlı gelişti. Filistin sonrası dönem çok bulanıktır benim için. Târihler, yerler, insanlar birbirlerine karışırlar çünkü zaman çok hızlanmıştır artık. Filitin sonrasında, Deniz’le ilgili, 2 târih aklımdadır. Gemerek’te yakalanış, 16 Mârt 71 ve asıldıkları târih, 6 Mayıs 72. İkisinde de, yoktum. Ben Türkiye’de olmadığım için midir nedir, sânkiyse, gerçekleşmemişti bu 2 olay. Bana söylenen bir yalan, Deniz’e atılmış bir iftira gibiydi. O dalgalar gibi Deniz asılamaz gibi geliyordu bana. Hangi darağacı yetişebilirdi ki Deniz’e? Hangi insanın içresi izin verebilirdi ki Deniz’i asmaya? Ancak dârbeleri insanlar değil, işbirlikçiler yapıyordular. Bu fârk hep gözden kaçıyordu. Dönemin dârbe, günümüzün demokrasi şakşakları bu’nu unutuyordular. Dârbeleri de, kendileri gibi, işbirlikçiler yapıyordu oysa ki. Ne ilginç değil mi, Sağdıç Bey? Ne ilginç, insanın ‘değişimi’! Ancak unutulan bir şey var :Her değişim, bir gelişim değildir. Bu’nu da, o televizyon kafalarına söylemek gerek. Yoksa, iyice kaptıracaklar kendilerini bu ‘değişime’. Bu arada, siz aklınızdan çıkarabildiniz mi o karabasanı?” “Sizin anlattıklarınızdan sonra, evet. Bir rahatladım. Özgüvenim yerine geldi yeniden. Arındım o karabasandan. Sağolun, Suphi Bey.” “Ne demek, ricâ ederim.” O zaman, sözü kısa ve özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 293 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||