![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Dr. Fahamet Yalçınkaya “Atlar at olarak doğar, insanlar insan olarak doğmaz, insan olunur.” Aristo
İnsanın insanlaşması için bir çaba göstermesi gerekir. Eğitilerek, okuyarak, gezip görerek, düşünerek ve yaşamda bir amaç edinerek insanlaşırlar. Bunu sağlamanın yolu kitaplarla kurulan arkadaşlıktır. İnsan bir kültür varlığı olarak yetiştiği sürece insan olacaktır. Değerli yazarımız Adnan Binyazar’ın dediği gibi kurtuluşumuz kitaplardadır. Yazar “Bir kitaplarla beslenmiş duyarlıklı kişileri getirin gözlerinizin önüne, bir de ekranlara yansıyan vahşet cehennemini” diyor. İnsan yarattığı ölçüde insandır. Büyük ressam Vincent Van Gogh: “Sanatçı, tanrının eksik bıraktığını tamamlar” der. Voltaire’e göre “İnsan doğası gereği hayvandır, onu toplum içinde bir insan durumuna getiren uygarlık alanındaki gelişmelerdir.” Önemli yazarımız Ahmet Cemal de uygarlığı ne güzel tarif ediyor: “Uygarlık, bilim ve teknikteki belli bir düzeyi yakalamışlığın yanı sıra, insanlıkla, insanca değerler bağlamındaki kurumlaşmayla özdeş bir kavramdır”. Jean Bruller Vercors’a göre; “İnsan bilmediğini fark edip doğadan ayrıldıktan ve bilgisizliğe boyun eğmeyeceğine, onu yeneceğine karar verip ayaklandıktan ve başkaldırdıktan sonra insan olmaya başladı o halde insan başkaldırıştır, savaştır.” Schiller öldüğü zaman, Goethe onun için “Bir insandı, yani savaşçı” diye yazdı. İnsan ancak başkaldırmakla hayvandan ayrılır. Hayvan varlığı, özüne bağlıdır, insansa özvarlığını kendi seçmiştir. İnsanı insan yapan şey özgürlüktür ve ırk, renk ötesinde insanların kardeşliğidir. Sorumluluk duygusu da insana mahsustur. Nitekim Dostoyevski “Bir insan bütün insanlar karşısında her şeyden sorumludur” der. O halde biz hepimiz bugün, ezilen, sömürülen, öldürülen, ihmal yüzünden ölen herkesten sorumluyuz. Seneca’ya göre de “İnsana özgü olan akıldır. İyi insan olmak bir sanattır”. Sanat tümüyle bir toplumu değiştirebilecek bir güçtedir. Huxley, “Sanatta yetenek çok az görülen bir doğal olaydır. Bundan ötürü iyi sanata da çok az rastlanır” demektedir. Nitekim bizde televizyon programlarına en çok çıkan, kitap eklerinde propagandası yapılan herkese sanatçı unvanı verilmekte, gerçek sanatçı ile bir tutulmaktadır. Sanatta yetenek çok az görüldüğüne göre bizdeki sanatçı sayılanların bolluğu şaşırtıcıdır. İnsanla hayvan arasındaki alışveriş hayli karmaşıktır. İnsanla köpek arasındaki dostluk binlerce yıl öncesine dayanır. Evcil hayvanlar, yaşamın sillesine karşı korunma, bir destek ve sevilme gereksinimi ile insanlara yaklaşır. Evcil hayvanlar içinde köpeğin özel ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. Köpeklerin dostluğunu arayanlar da yalnız insanlardan kaçanlar değildir. Doğa ve hayvan sevgisi doymak bilmez bir yaşama sevgisinin ifadesi olabilir. Roger Grenier’nin “Köpek Olmanın Güçlüğü” adlı kitabında dediği gibi “İnsana eşlik eden köpek yaşamının kısalığı nedeniyle bizlere onları kaybetmenin acısını yaşatırlar.” Bir halk deyimi şudur: “İnsanı dertli eden hayvandır.” Bir köpeği sevdiğimiz ve onun tarafından sevildiğimiz zaman, insan ve hayvan hayatlarının eşzamanlı olmamasından üzüntü yaşanır. Tarihte önemli kişilere ait hayvan sevgisi ile ilgili pek çok anı vardır. İmparator Napoleon Bonaparte, Josephine ile evlendiğinde onun fino köpeği ile yatağını paylaşmak zorunda kaldı. Keza Napoleon, Saint Helene Adası anılarında şunu anlatır: İtalya’da ölülerin henüz kaldırılmadığı savaş alanında dolaşırken bir köpeğin, sahibinin cesedinin yanıbaşında inlediğini ve yüzünü yaladığını görür. Hiçbir şeyin kendisini bu kadar etkilemediğini söyler. Köpek sadakati, vefası, yaşamı, savaş alanlarında gezmiş bir imparatoru bile duygulandırmıştır. Nasıl oluyor da bir köpekle aramızda kurulabilecek karşılıklı anlayıştan, diğer insanlarla aramızda var olan anlayışa göre daha çok tatmin oluyoruz? Yine tarihi bir kişilik olan Adolf Hitler, eşi ile birlikte intihara giderken köpeği “Blondi” ve yavrularını da öldürmüştür. Kırk milyon insanın ölümüne neden olan yüzyılın en acımasız adamı, hayvanın kendinden sonraya kalıp açlık ve çekmesine dayanamamıştır. Keza François Mitterand’nın köpeği “Baldique”in cenaze törenine getirildiği yazılmıştır. Büyük İskender (MÖ 356) dünya fethi yolculuğuna girişmiş, en büyük imparatorluğu yaratmıştır. Efsaneye göre Pers Kralına hücumunda bir fil İskender’e saldırmıştı. Ama son anda İskender’in dev köpeği “Peritas” file koşarak hayvanın alt dudağını ısırdı. Bu sayede İskender kaçacak fırsatı buldu, sonra Makedonlar köpeğin cesedini bulup devlet töreniyle gömdüler. İskender de sonra hayatını ve imparatorluğunu borçlu olduğu köpeğin adını bir şehre verdi. 1923-1929 tarihlerinde ABD başkan adayı olan Calvin Coolidge’nin Beyaz Saray’ı neredeyse hayvanat bahçesine çevirdiği yazılmıştır. W. Churchill tarihteki en büyük kedi severlerden biri olarak bilinir. Yaşamı boyunca yanında bir ya da birkaç kedi olmuştur. Son nefesini verirken bile, kedisi yatağında oturuyordu. Torunlarından birinin düğün fotoğrafı çekilirken dizine oturmasına izin verildi. Sam Stall’un “Uygarlığı Değiştiren 100 Köpek ve 100 Kedi” adlı kitapları, köpek ve kedilerle ilgili birçok öykü ve söylencelerle dolu olup hayat kurtaran pek çok köpek ve kediden bahseder. Sara nöbeti geçiren sahibine gözünü dikip bakarak nöbetin başlayacağını haber veren kedi sanki bir uyarı sistemidir. Bir tutam tüyüyle bir katilin yakalanmasını sağlayan “Kartopu” adlı Kanada kedisi de önemli bir iş görmüştür. Polise telefon ederek tekerlekli sandalyeden düşen ve kalkamayan sahibini kurtaran kedi “Tommy”nin sadakati ve kavrayışı şaşırtıcıdır. Sahibinin eğitim için verdiği emek boşa gitmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda Stalingrad savunması çok can ve mal kaybına neden olmuştur. Alman kuvvetleri 199 gün boyunca bu Sovyet şehrinin kontrolünü Kızıl Ordu’dan almaya çalıştı. Naziler sonunda geri püskürtüldü. Şehir sokaklarında cereyan eden korkunç çatışmalarda, insanların başını çıkarması intihar anlamına geliyordu. Bu koşullarda karargâha bilgi göndermek işi bir sokak kedisi olan “Mourka”ya düştü. Boynuna bağlanan notları kimse farkına varmadan götürüp getiriyordu. Times gazetesi bu korkusuz kedinin savaşa katkısını anlatmıştır. 1988’de Margaret Thatcher döneminde fare avcısı bir kediye yılda 100 Pound’luk maaş bağlandığı, keza bir müzede fare avcısı olarak çalışan “Kir-pas” adlı bir kedinin, bir sendika kartına sahip olduğu yazılmıştır.
Çoğu ABD Başkanı, Beyaz Saray’a köpeğini de getirmişti. Clinton başkan seçilince Arkansaslı erkek kedi Beyaz Saray’a taşındı ve üzerinde başkanlık amblemi yerleştirilmiş kedi kutusunda seyahat etti. Bir çok kültür merkezi, kemirgen hasarını en aza indirmek için kedi beslerdi. Bugün de Rusya’ nin en büyük müzesi olan Ermitaj adlı sarayı aşağı yukarı elli kedi korumaktadır. St. Petersburg aylarca Alman birliklerinin ablukası altında kalıp şehirde kıtlık çıkınca Ermitaj kedilerinin bir çoğu yemeklere katık edildi. Edgar Allan Poe yazı yazarken kedisi “Cattarina” omuzlarına çıkıp otururmuş. İngiliz romancı Charles Dickens yazmaya başladığı zaman kedisi masada, yanı başında olurmuş. Domenico Scarlatti, iyi bir besteci ve üretken olan bir klavye ustasıdır. Maestro’nun “Pulcinella” adlı kedisi klavyesinin üzerinde aşağı yukarı gezmekten pek hoşlanırmış. Bir gün kedi kulağa hoş gelen birtakım notalara basmış. Scarlatti kalemini kaptığı gibi bu kısa pasajı notaya geçirmiş ve bu temadan hareketle koca bir füg bestelemiş. XIX. yüzyılın başlarında artık bir kedinin esin verdiği bu parlak müzik bütün dünyada “Kedi Fügü” diye tanınmış. Büyük sanatçı ve yazarlar zaman zaman yapıtlarında kedilerini ölümsüzleştirmişlerdir. Britanya’lı XIX. yüzyıl ressam ve yazarı Edward Lear, kedisi “Foss” 1887’de ölünce evin bahçesine gömdürmüş, başına büyük bir mezar taşı diktirmiş, Lear da iki ay sonra ölmüş. Yaşamı boyunca yazılarıyla tanınan editör ve baş eleştirmen Cleveland Amory, 1977 yılının Noel gecesi apartmanın yanı başındaki bir çıkmazda yaralı bir sokak kedisinin kurtarılmasına yardım edip onu evine götürdü sonrasında iki candan dost oldular. Kedi ile yaşamını anlattığı “Noel’de Gelen Kedi” adlı kitabı ve bunun devamı olan “Kedi İle Huysuz İhtiyar” ve “Gelmiş Geçmiş En İyi Kedi” çok satan kitaplar listesinde birinci sıraya yükseldi. Kedi 1991’de öldü. Amory de 1998’de öldüğünde kedinin yanına gömüldü. Fransız romancı Alexandre Dumas’nın kedisi işe giden sahibini her gün geçirir, her akşam da sokağın köşesinde Dumas’yı bekler, eve gidene kadar ona eşlik edermiş. Yazar erken de gelse geç de gelse, kedi hiç sektirmeden aynı sokakta bekliyor olurmuş. Tabuları yıkan ünlü Fransız yazar George Sand’ın kedisi ile öyle yakınlıkları varmış ki, aynı tabaktan yemek yedikleri söylentileri bile çıkmış. Bilge Zenon, tavuklarını kesilmek üzere pazara götüren bir satıcıya rastladığı zaman onları ölümden kurtarmak için satın alıp bütün tavukları kırda özgürlüklerine kavuşturur. Çünkü Zenon, yalnız insanların değil bütün canlıların özgür yaşama hakkı olduğuna inanıyordu. Uzay yarışında şempanze, köpek, kedi ve sıçan gibi hayvanlar deney roketlerine bindirilerek yörüngeye fırlatıldılar. Böylece hayvanlar uzay çalışmalarında da rol almış oldular. İsviçre ile İtalya arasındaki sınırı oluşturan Matterhorm adlı dağ ancak XIX. yüz yılın ortasında aşılabilmişti. 1950 Ağustos’unda Edmund Biner’in başkanlığındaki bir keşif gezisi esnasında bir kedinin kendilerini takip ettiğini fark ettiler. Kedi adamların peşinden ta doruğa kadar tırmandı. Dönüşte perişan hale gelen bu kedicik bir dağcının sırt çantasında deniz yüzeyine kadar taşındı. Sinema sanatında oyunculuk yapan ve laboratuarlarda bilime hizmet eden kedi ve köpekler de az değildir. Hayvanlardaki annelik duygusuna ait bir örnek: 1996 Mart’ında New York’un doğu bölgesindeki bir garajda çıkan yangında itfaiyeciler, ağır yanıklar içindeki benekli bir dişi kedinin sokağın karşılıklı iki bölgesi arasında telaşla gidip geldiğini fark ediyorlar. Anne kedi yavrularını kurtarmak için kendini alevlerin içine atmıştı. Ağır yaralı olmasına karşın yavruları daha güvenli bulduğu karşı köşeye taşımaktaydı. 11 Eylül 2001’de New York saldırısında bir kedinin hayatta kalma mücadelesi şaşırtıcıdır. Kedinin sahipleri o tarihte şehir dışında idiler. İkiz Kuleler’in tam karşısındaki apartman dairelerinde kedi yalnızdı. Kuleler çöktüğünde her yer toz bulutuna gömüldü. Bina çok hasar görmüştü. Ömründe hiç dışarı çıkmamış olan sekiz yaşındaki bu kedi on sekiz gün sonra bir hayvan kurtarma ekibi tarafından çatıda bulundu. Susuz kalmış, çok pis ve bir iki kilo zayıflamıştı, ama sapasağlamdı. Vasquez-Figueroa “Köpek” adlı romanında Orta Amerika’daki kürek mahkûmlarından bir siyasi tutukluyla, bir gardiyanın eğitilmiş köpeği arasındaki mücadeleyi anlatır. “Mahkûm ile köpek, büyülenmişçesine bakışmaktadırlar. Bu hayvanda insanca bir şey olduğunu düşünmeye başlar. İnsanlardan daha kolaylıkla arkadaşlık kurabilirdi bu köpekle. Tuhaf bir köpekti. İnsanların çoğundan daha insan.” Torunuma mektuplar adlı kitabımda insanların çoğundan daha insan olan unutamadığım üç sokak köpeğinden bahsetmiştim. Kargaların gözlerini çıkardığı kör kedileri besleyen “Garip” adındaki köpeği onlara nasıl sahip çıktığını anlatmıştım. Bir filozof “İnsanları tanıdıktan sonra hayvanlara olan sevgim daha da arttı” demişti. Raimond Gaita, bir hayvanı öldürmeyi ahlâki açıdan olanaksız gören, yiyecek için bir hayvanı öldürmenin ne anlama geldiğine ilişkin kavrayışları olan harika insanlardan bahseder. Bir sevilenle yaşandığı zaman parçası içinde yaşam anlam kazanır. Mark Twain’e göre “Açlıktan ölmek üzereyken karnını doyurup yaralarını sardığınız bir köpek sizi ısırmaz. Bir köpekle bir insan arasındaki asıl fark budur”. Gülmece ustası Mark Twain, insanlarla köpekleri kıyaslarken insanlar adına acımasız davranmıştır. Yazara ait sözün çok acımasız olmasına rağmen ne kadar gerçeği yansıttığını bizzat kendi yaşamımda gördüm. Ayrıca Ruslar’ın “Rus edebiyatının büyük babası” dedikleri Maksim Gorki’nin “Stepte” adlı öyküsünde bu gerçek ne güzel anlatılmıştır. Kitapta gerçek olayların hikâye edildiği düşünülürse öykü insanı insanlığından utandırmaz mı? Aç, yoksul üç kişinin stepte yürüdüğü amaçsız bir yolculukta karınlarını doyuran bir adamı nasıl haince öldürdükleri anlatılır. Yazar öyküyü, “Hiç kimse hiçbir şeyden sorumlu değil, çünkü hepimiz aynıyız, hayvanız” diye bitirir. Dostoyevski “Ölüler Evinden Anılar” adlı kitabında Sibirya’daki yaşamını anlatırken “Hapishanenin Hayvanları” başlığı altındaki bir bölümde de hayvanları ve mahkûmların onlara davranışlarını bir psikolog ustalığıyla sergiler. Bu bölümde sevgi ile yaklaşan ve teslim olan bazı hayvanlara karşı insanların acımasızlığı, duygu yüklü insanları derinden sarsacak biçimde anlatılmıştır. Özellikle deri tabakalama işiyle uğraşan bir mahkûmun, güzel tüylü bir köpekle dostluk kurduktan sonra onu öldürüp derisini yüzerek ticari çıkar sağladığı, insan acımasızlığının nerelere varabileceğini etkili bir biçimde sergilemektedir. Yine mahpuslarla sadık bir ilişki kuran bir kaz sürüsünün, bir bayram yemeği için nasıl kesildiğine değinir. O halde hayvanlıktan kurtulmak için İonesco’nun “Gergedan”ındaki öneriye uymak gerek: “Bütün dünyaya karşı kendimi savunacağım. Ben son insanım, sonuna kadar öyle kalacağım. Boyun eğmiyorum” İşte Gergedan olmaktan kurtulmanın yolu. Özetlemek gerekirse; imparatorların, devlet başkanlarının, devlet adamlarının, büyük sanatçı, yazar ve filozofların, uzay çalışanlarının, tekerlekli sandalyedekilerin, milli savaşçıların yaşamlarında hayvanların rollerinin hiçte küçümsenmeyecek düzeyde olduğu görülür.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 293 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||