![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk
Peki ya Türkler ne düşünüyor? İspanyol Bankası BBVA’nın vakfının yaptırdığı araştırmada, Avrupalılarla beraber Türklere de ekonomik, siyasal, ahlaki duruşları, ulusal kimlikleri üzerine sorular sorulmuştu. Araştırmanın sonuçlarına göre de Türklerin, ortaya konulan kıstasların tümü açısından son derece milliyetçi, laik, devletçi ve ahlaki değerlerine önem veren bir ulus olduğu ortaya çıkmıştı. Yani yıllardır Türkiye’de yapılan Avrupalılık, Türkiyelilik, bireycilik propagandalarına karşın Türkler yine de onların istediği noktaya gelmemişti. Araştırma bu anlamda yıllardır aydın ve demokrat geçinen birçoklarının asla sormadıkları önemli bir sorunun cevaplarını vermiş oluyordu. Türkler ne düşünüyordu? Her şeyden önce Türkler, %87.7 gibi son derece ezici bir oranla kendisinin “sadece Türk” olduğunu düşünüyor. Yani açıktır ki, Kürtlerin ve Şeriatçıların dışında tüm Türk vatandaşları kendisini Türk hissediyor. Bu Türkiye’yi bir etnik parçalanmaya sürüklemeye çalışanlar açısından hezimetin göstergesidir. On yıllardır süren çabalarına rağmen ancak %10’u bulabilen bir Kürt-İslamcı kitle yaratabilmişler. Bu %10 az mı diyebiliriz… Bu rakam Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek, emperyalist işgale davetiye çıkarmak açısından yeterli bir rakam… Fakat Türkleri yenmek ya da bu topraklardan silmek için asla. Tabii araştırmanın sonuçları sadece ulusal birlik tespitiyle sınırlı değil. Dahası var. Türklerin Avrupa kimliği ile en az özdeşleşen, en milliyetçi, ekonomide devletçiliği en çok savunan, laikliğe en çok önem veren ulus olması her türden liberali, Kürtçüyü, Şeriatçıyı sarsmış olmalı. Kısacası Türkler hâlâ kendilerini Atatürk’ün istediği gibi tanımlıyorlar: Türk, milliyetçi, laik, devletçi ve ahlaklı… AKP sekiz yıldır uğraşıyor ama yine de bazı şeyler yerinde sapasağlam duruyor. Türk milleti ne ülkesini terk edecek, ne de Cumhuriyeti teslim edecek. Bu artık son derece açık... Anketlerin ve araştırmaların ötesinde Türkler verdikleri tepkilerle de Şeriatçıya, bölücüye ve emperyaliste korku salıyor. Özellikle son İnegöl ve Dörtyol olaylarının ardından Türk milletinin bölücülüğe verdiği tepki provokasyon olarak damgalanıp boğulmak isteniyor. Türklerin zaten “ırkçı” olduğu iddia edilip, ufak bir provokasyonun onlara her şeyi yaptırabileceği söyleniyor. Fakat bir taraftan da fikirleri TÜRKSOLU’ndan çok farklı olsa da bazı isimler bizim yıllardır vurguladığımız olguları artık görmezden gelemiyorlar. Artık herkesin varlığı üzerinde uzlaşmak zorunda olduğu bazı gerçekler var… Herkesin uzlaştığı nokta: Türk tepkisini doğuran Kürt göçü Evet gerçekten de Türkler tepkili… Sürekli artan ve Türkiye’nin tümünü istila eden bir Kürt nüfusunun bu tepkiyi tetiklediği doğru… Kimi bizim gibi bunun bilinçli bir istila hareketi olduğunu ve terörün beslendiği asıl kaynağın da burada yattığını düşünüyor. Bunu açıklıkla ifade etmekten de geri kalmıyor. Yine geçen haftanın önemli gelişmelerinden biri olan devletin Ahlat Kaymakamının açıklamalarını hatırlayalım. Kaymakam, Kürtlerin bilinçli bir yönlendirme ile Türk yurdu Ahlat’a göç ettiklerini ve kentin dokusunu değiştirip, bozduklarını söylemişti. Bu söyledikleriyle de PKK yandaşı gazetenin hedefine girmişti. Yine aynı dönem içinde iki ayrı profesör, Sencer Ayata ve Çağlar Keyder de kendileriyle yapılan söyleşilerde fikirleri ve duruşları çok farklı olsa da İnegöl ve Dörtyol olaylarını tek bir zemin üzerinden açıklamaya giriştiler: Kürt göçü ve buna karşı gelişen Türk tepkisi… Bu çok farklı kesimlerden ve siyasi görüşlerden isimlerin aynı olguyu açıklayıcı anahtar olarak tespit etmesinin önemi ortadadır. Sencer Ayata, ODTÜ Soysal Bilimler Enstitüsü’nün Müdürü ve CHP’nin de Parti Meclisi’ne bu sene seçilmiş bir isim. Fakat CHP ile ilişkileri çok daha köklü. Ayata hem Turan Güneş’in damadı hem de Kılıçdaroğlu’nu CHP’ye yönlendiren isim olduğu söylenen bir kişi… Fakat ilk olarak Türkiye’nin gündemine oturması Cumhuriyet mitingleriyle ilgili yaptığı “yeni orta sınıf” tahliliyle olmuştu. Vatan gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide İnegöl ve Dörtyol olaylarının provokasyon olup olmadığı yönündeki sorulara olaylarının kökeninin daha derinde yattığını söyleyerek cevap verdi. Esas meselenin Kürt göçünün yarattığı milliyetçi tepki olduğunu belirtti. Ayata, provokasyondan çok, ertesi gün yaşananlara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor: “Milliyetçi refleks nasıl bu kadar çok insanı hızla topluyor, benzer hedeflere yöneltebiliyor? Dörtyol’da öyle tehlikeli bir gelişme oluyor ki esas onun üzerinde duralım. Çünkü önemli olan ertesi gün.” Ayata, bu sözlerinin ardından da Dörtyol’a BDP’lilerin gelmesinin karşısında 5 bin Türk’ün toplanabilmesinin provokasyonla açıklanamayacağını belirtiyor. Onlara karşı da bin kişinin Kürt mahallesinde toplanıp PKK lehinde slogan atmasına dikkat çekiyor. Kürtlerin ayrı bir mahallede yaşamasının Dörtyol’da belirleyici olduğunu şöyle anlatıyor: “Dörtyol’da göçmen nüfus ayrışmış mekanda yaşıyor, yoksul, politize ve BDP’ye yakın duruyor. Ama İnegöl’de aralarında korucu kökenli aileler bulunan görece varlıklı, arsa, konut sahibi bir kesim var. Kentle alışveriş ilişkileri, cemaat ve yardımlaşma bağları var. Bu kesim daha çok iktidar partisine yakın. Milliyetçi kesimin bundan rahatsız olduğu anlaşılıyor. Hükümetin ve belediyenin kendilerini dışladığını, onlara arka çıktığını düşünüyorlar. Güvenlik güçlerinin bu ölçüde hedef alınmasının arkasında bu var. Onlar da kendilerine göre ayrımcılık hissediyor.” Gerçi İnegöl’de de Kürtlerin ayrı bir bölgesi (Huzur Mahallesi) var. İnegöl olayları sırasında da bunların Bursa-Ankara karayolunu keserek harekete geçtiği biliniyor. Ayata, açıklamalarının başka bir yerinde buna değiniyor. Fakat burada üzerinden atlıyor. Anlaşılıyor ki, Dörtyol’da BDP’ye oy veren Kürtler, İnegöl’de AKP’ye oy veriyor. Aradaki tek fark bu… İki örnekte de Kürtlerin tepkiyle karşılaşmalarının nedenleri arasında bu siyasal duruşlarının ve kendilerini her şeyi yapabilecek ayrıcalıklı konumda görmelerinin yattığı anlaşılıyor. Ayrışmayı yaratan Kürtlerin kendi tavrı Çağlar Keyder de, “Bütün bu olayların arkasında daha derin işleyen sosyolojik bir olgu var. Bu da doğudan, güneydoğudan kıyı bölgelerine batıdaki şehirlere doğru son on beş yılda çok büyük çapta bir göçün olması” diyerek provokasyon merkezli değerlendirmeleri kabul etmiyor. Keyder gibi bizden çok farklı düşünen bir isim bile esas meselenin Kürt göçü olduğunu kabul ediyor. Fakat nedenlere salt iktisadi bir açıdan yaklaşarak yanlış sonuçlara varıyor. Bu yanlışlara da ayrıca değineceğiz. Burada şunu bir kez daha belirtelim ki açık olan şey Türkiye’de Kürtlerin Türklerden ayrışmasıdır. Bu ayrışmanın temelinde de aslında Kürtlerin kendi tavrının büyük etkisi var. Kim nereden göç ederse etsin, ne kadar yoksul ya da zengin olursa olsun bu tepki bugüne kadar doğmamıştı. Fakat şurası açıktır ki, Kürtler bir Türk şehrine göç ettikleri zaman oranın halkıyla beraber yaşamak, kaynaşmak yerine farklı bir yol seçmekteler. Kendilerine ayrı mahalleler, bölgeler, bir anlamda “Kürt gettoları” kurarak farklı yaşam tarzını, aşiret kültürünü buralarda sürdürmeyi seçmekteler. Bunun da aslında ekonomik meselelerden değil ayrı bir diretme ve dayatmadan kaynaklandığı görülmektedir. Kürtlerin ayrı duruşu üzerine öyle bir tahlil yapılmaktadır ki, sanılır ki Türkiye’de yoksulluk sadece Kürtler arasında vardır. Bu tek yönlü bakış açısı da olayın siyasal, sosyolojik ve tarihsel tüm bileşenlerini bir kenara iterek adeta iktisadi bir idealizm yaratmaktadır. İktisat neyi açıklar, neyi açıklamaz? Sencer Ayata, en yoksul ve tecrit grubun Kürtler olduğunu söylüyor. Kürtlerin öyle çok da yoksul olmadığını özellikle İnegöl’ü anlatırken kendisi de söylemişti. Biz yine de bunu şimdilik dikkate almayalım. Yine de Ayata, başka birçok yoksul kesimin neden tecrit olmadığını bir türlü açıklayamıyor. Bir sonraki aşamada yine bu tezini çürütecek başka olgulara da değiniyor. Bunlara da geleceğiz. Çağlar Keyder ise tüm Marksist iktisatçıların az çok düştüğü durumdan muzdarip. Sorunu Kürt göçünün yaşandığı son on beş yılın dünya ekonomik konjonktürüyle yani neoliberalizmin saldırısıyla açıklamaya çalışıyor. Diğer tüm boyutları tali olgular olarak bir kenara atıyor: “Son on beş yılda bu göçün siyasi, ekonomik, tarıma yönelik, genelde çalışmayla, istihdamla ilgili politikalar açısından büyük bir neoliberal ekonomik dönüşümle çakışması… Mesela neoliberal tarım politikalarının yerleşmesi son on yılın meselesidir. Evet, son on beş yılda göçün belli bir ağırlığı var. Ama bu ağırlık mesela göç bundan otuz sene önce olsaydı belki aynı şekilde olmayacaktı…” Keyder, şehre gelen Kürdün, sisteme dahil edilmediğini, proleter olarak bile sömürülmek istenmediğini bu nedenle de isyan ettiğini, hatta haklı olduğunu iddia ediyor. Ve vardığı noktada neoliberal dönüşümün otuz yıl önce olsaydı, o dönem Karadeniz bölgesi göç verdiği için Türkiye’nin Kürt sorunu değil Laz sorunu yaşayacağını söylüyor! Bir kere Türkiye tarihinin hiçbir döneminde Karadenizli ya da Orta Anadolulu sorunları yaşanmadığı açıktır. Oysa bu bölgelerin yoksulluğu da büyük şehirlere göç sonucunda yoksulluğun devam ettiği de gerçektir. Bu göçler ekonomiyle, sanayi merkezlerine göçle açıklanabilir. Fakat Kürt göçünün sanayi merkezlerinin dışında Türkiye’nin her bölgesine yöneldiği ve Mersin gibi bölgelerde şehri ele geçirme projesine dönüştüğü de açıktır. Diğer taraftan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonomik bir göç olgusu yoktur. Ama bu dönemde İsmet İnönü’nün “Şark Raporu”na kadar girmiş bir Kürt istilası gerçeği de vardır, onlarca Kürt ayaklanması da… Buna karşın bu tip bir ayaklanma ya da örgütlenme başka hiçbir bölge açısından yoktur. Demek ki, iktisat toplumsal yapının temelinde yatan şey olsa da her şeyi açıklayacak kudrette değildir. Kapitalistin meta fetişizmi, Marksist iktisatçıda bir iktisat fetişizmi olarak yeniden üretilmektedir. Bu da toplumun çok derin gibi görünen ama son derece sığ olan bir analizine yol açmaktadır. Tabii ki bu tip yaklaşımlar, toplumsal gerçeği açıklayamaz. Her şey ekonomik düzlemde açıklanabilir olsaydı Kürt yoksullarının PKK-BDP yöneticisi Kürt derebeylerinin yanında değil yoksul Türk halkının yanında yer alması gerekmez miydi? Gerçekte cepheleşme böyle kurulmamaktadır.
Türk cephesi ve Kürt cephesi Ayata ise Türk ve Kürt cephelerinin oluşumunu anlamış görünüyor. Fakat o da özellikle “Türk”ün ne olduğu konusunda hatalı: “Dikkat etmişsinizdir hep Türk-Kürt çatışması üzerinde duruldu. Ama yerli dediklerimiz arasında çok farklı kökenlerden insanlar var. Yani yerli her zaman eşittir etnik Türk değil. Sanıldığı gibi türdeşlik yok küçük Anadolu şehirlerinde. Örneğin milliyetçi gençler dediğimiz zaman bunlar Boşnak, Gürcü, Laz kökenli de olabilir.” Gerçekten de cephenin bir tarafında Kürtler, diğer tarafında da Türkler var. Fakat Ayata’nın yanıldığı nokta Türk’ü bir etnik kimlik olarak görmesi… Aslında sadece Kürtlerin kendilerini dışarıda bıraktıkları bir türdeşlik var. Onun tek tanımlaması da Türklük ya da Türk ulusu olabilir. Bu da hiçbir etnik kökenin kendini içinde tanımlamaktan çekinmediği tek ulusal kimliktir. Türkiye’nin çok yerinde dedeleri Balkanlar’da ya da Kafkaslar’da doğmuş olan Türkler yaşamaktadır. Ayata ise bunların türdeş olmadığını iddia ederek durumu algılayamamaktadır. Bu da aslında bu sosyal bilimler profesörünün ırk, ulus, etnik kimlik gibi kavramları Batılı ırkçı paradigmadan kopyalayarak tanımlamasından ileri gelir. Oysa Türk kimliği tek ve bütündür. Buyurun İnegöl’e ya da Dörtyol’a gidelim ve insanlara kim olduğunu soralım. İddia ediyoruz: Alacağımız cevap, yazımızın başında aktardığımız araştırmanın sonucu olan %87.7’nin de üzerinde “sadece Türk” olacaktır. Kendisinin Türk olmadığını söyleyecekler ise sadece Kürtler olacaktır. Bunun nedeni de Kürt kimliğinin Türk’ün karşıtı ve düşmanı olarak Batı laboratuarlarında üretilmiş bir uydurmaca olmasıdır. Zaten tüm yaşananların temelinde de bu yatmaktadır. Emperyalizmin etnik ırkçılığı ve bunun oyuncağı olan Kürtler… Gökçe Fırat çok mu radikal? Başyazarımız ve Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat, 2005 yılında “Kürt İstilası” tezini ortaya attığı zaman radikallikle, ırkçılıkla suçlanmıştı. Bu suçlamalara temel olarak da tezin Kürtlerin nüfus hareketleriyle, ekonomiye ve sokağa hâkim olma çabalarını ele alması gösteriliyordu. Yani bunları tartışmak ve bir gerçeğin üzerindeki sis perdesini kaldırmak en büyük suç olarak gösterilmişti. Aşiret kültürünün bir hâkimiyet aracına dö-nüştüğünü söylemek faşizm olmuştu... Şimdi gördüğünüz gibi herkes bu nüfus hareketini, Kürt göçünü konuşuyor, yazıyor. Hatta bakın Sencer Ayata daha neler söylüyor: “Kürtler çoğu yerde alan açarak küçük cep ekonomileri oluşturabiliyorlar. İnegöl ve Dörtyol’da da görebiliyoruz. Pazar yeri, inşaat, emlak gibi birçok alanda küçük tekeller kurup dışardan kimseyi sokmuyorlar. Bazen aşiret bağlarına dayanan iç tutkunluk bu tür örgütlenmeleri kolaylaştırıyor.” Şimdi çağrımız; Gökçe Fırat’ın “Kürt İstilası” tezlerine saldıranlara… Buyurun Ayata’ya da aynı eleştirileri yapın. Vardığı sonuç ne olursa olsun o da “istila” tespitinin hemen hemen aynısını yapıyor. Sıra “Kürtler evine dönsün” çağrımızda… Bilindiği gibi iki sayı önce TÜRKSOLU, iç savaşı önlemenin ve kardeşliğin tek yolunun Kürt gettolarının dağıtılması, Kürtlerin ya Türk mahallelerinde yaşaması ya da evlerine yani güneydoğuya geri dönmesi olduğunu açıkladı. Ayata ise köye dönüşü pek uygulanabilir bulmamış ama yine de şunları belirtmiş: “Kanımca en önemli politika aracı konut. Devlet bu hassas bölgelerde yoksullar için daha fazla konut yapabilir. Bunda olumlu ayrımcılık yapılabilir. Yeni konutlarda farklı kesimler yan yana getirilebilir. Mekânsal ayrışma önlenir”. Demek ki, ne Gökçe Fırat çok radikal, ne de asimilasyon çok kötü bir şey… Türkiye’de doğal olmayan bir şey varsa o da Kürtlerin durumudur. Bu doğal olmayan durumun çözümü ya Türklerle beraber yaşayıp, her Türk vatandaşı gibi Türk olmaktır ya da tepkiden kurtulmak için eve dönmektir. Türk tepkisinin durmasının tek yolu istilanın sona ermesi... Herkes bunu anlamalı…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 293 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||