![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım
Eeeee!.. Anlatacağınız olay neydi, Suphi Bey? Kanlı Pazar’la ilgili olan.” “Nisan 67’den Şubat 69’a gelelim o zaman. O yıllarda, Derin Nato, Ülkücü gençlerimizi kullanarak, bir kontgerilla örgütü kurmuştu. Ve bizi birbirimize kırdırarak geçecek bir 10 yılın tohumları atılmıştı. Ülkücü’lerden milliyetçiliğimiz hiç de az değildi. Hattâ, Derin Nato durumunu bildiğimiz için, özde milliyetçilerin kendimiz olduğunu savunuyor ve Ülkücü’lerin milliyetçiliklerinin bağımlı ve sözde olduğunu dillendiriyorduk. Tâbiî, Ülkücü’ler, bizi Moskof, gomünist ve vatan hâini bellediklerinden, bu dediklerimize ifrit oluyordular. Dönemin iktidârı da, kendisine tehdit oluşturduğunu bildiğinden, Devrimci ve Ülkücü gençlerin birbirini yemesine ses çıkartmıyordu. Hem de, bu yönde, Derin Nato aracılığıyle, beyâzadam’dan emir alıyordu. Böyle bir ortamda girdik Şubat 69’a. Tam da bu ânda, 10 Şubat’ta 6. Filo yeniden geldi Istanbul’a. Geçen yılın rövanşına hazırlanıyordu sânkiyse. Ertesigünü, yine eylemlerde bulunduk ve 50 kişimiz yaralı, 68 kişimiz de gözaltına alınarak savaştık polisle. Yine, bu târihlerde, Vedât’ın kırmızı bez üzre yaptığımız portresini Bâyezıt Kulesi’ne asmış ve işbirlikçileri köpürtmüştük. Hemen o sıralar bir karar alındı. 16 Şubat’ta, Bâyezıt’tan Tâksim’e ‘Amerikan emperyalizmine karşı Mustafa Kemâl Yürüyüşü’ yapılması kararlaştırıldı. Valiliğe başvurduk. Hemen hâzırlıklar başlandı. İznin çabuk ve sorunsuz çıkmasında bir bit yeniği aranmalıydı belkiyse, ancak, o ân düşünecek zamanımız yoktu bu’nu. Biz hâzırlıklarımızı yaparken, Derin Nato da hâzırlıklarını gericiler aracılığıyle sürdürüyordu. Dinci ve sözde milliyetçi kesim (ya da ‘kısım’ demek daha mı doğru olur?), bizi vatan hâinliği ve kâfirlikle suçlamaya and içmiştiler. Bu’nu da, kendilerine ait yayın organlarıyla büyük ölçüde başarıyordular. Günün İslâmcı gazetesi Bugün’de Mehmet Şevket Eygi, bize ana avrat saldırıyordu örneğin. Kanlı Pazar’ın düzenleyicilerinden biri olmakla yetinmemiş, Kanlı Pazar’ı ve 6. Filo’ya dönerek namaz kılanları savunmuş ve şöyle yazmıştı sütununda ‘Rusya ve Çin, Allah’ı inkâr ediyor; Amerika ise Allah’a inanıyor. Dini var. Amerika’da İslâmiyeti yayabilmek hürriyeti var. Amerika inançlarımıza hürmek ediyor. Amerika ehvendir (Zararsız), ehaftır (Hafif). Rusya kızıl kâfirdir. Amerika ise ehlikitâptır.’ Dincilerin, amerikan uşağı olma saplantısı o günlere dek dayanır. Her dinci, bir amerikan işbirlikçisi olmak zorundadır yoksa dinci olamaz. Şimdi bile, en büyük başları, amerikan ‘Misâvirperverliğinde’ yaşamayı sürdürüyor. Oysa ki, katledilen bütün devrimciler, Türkiye topraklarında Türkiye için ölmüştürler. Ölmek için, başka bir yeri seçmemiştirler.” “Ya siz, Suphi Bey?” “Güzel yerden yakaladınız, Sağdıç Bey. Yanıtım yeterli olur mu; bilmiyorum ama, ben Londra’da pek bir ‘Misâfirperverlik’ görmedim. Devrim çalışmalarını oradaki yurttaşlarla yürüttüm. Ayrıca, gördüğünüz gibi, vatan ve rejime düşman olmadan, ölmek için yine vatanımı seçtim. Bir de, Kılonlama’larla ara ara vatanda yaşadığımı unutuyorsunuz, Sağdıç Bey.” “Doğru, unutmuşum.” “Kaldığım yerden sürdürürsem. 16 Şubat’a çok ağır, çok büyük bir bilgikirliliğiyle ve işbirlikçilerin ağır tâhrikleriyle girildi.” “Bu arada, bir şey sormak istiyorum.” “Buyrun…” “Suhpi Bey, Türkiyecilikten ve de Türk Bayrağı’ndan sözediyorsunuz ancak Bâyezıt Kulesi’ne de Vedât Demircioğlu’nun kızıl bayraklı resmini asıyorsunuz; burada, bir çelişki yok mu?” “….” “Neden öyle sessiz kaldınız, Suphi Bey?” “İlginç. Cidden ilginç. Şubat 69’da yapılan karabilgi tam da bu’ydu işte. Bâyezıt’a asılan bayrağı ‘kızıl bayrak’ yapmıştı Ülkücü ve dinciler. Şimdi, siz de yaptınız. Benim ağzımdan kızıl bayrak çıktı mı şimdi? ‘Kızıl bayrağı’ siz dediniz; tıpkı, o gün, Ülkücü ve dincilerin dediği gibi. Şaşırdım doğrusu. Karabilginin ömrü, ne yazık ki, bilgiden daha uzun. Sizin bile aklınıza böyle bir şey demek geliyor. Tam bir Ülkücü ve dinci ağzıyle; epey şaşırdım doğrusu. Vedât’ın resminin olduğu bayrak ya da bez, ne derseniz deyin, kırmızı idi. Ve biz bu kırmızıdan hep gurur duyduk. Çünkü o kırmızı atalarımızdan yâdigâr bir kırmızıydı; kanımızdı. Vedât da, bu vatan için şehit düştüğü için yüzünü kırmızı bir bayrağa işledik. Hiçbir Türk Devrimcisi, Türk bayrağı’ndan utanmaz. Tabutunun üzresine konulmasını yadırgamaz, bu’ndan gururlar duyar. Dönemin bütün fotoğraflarına bakın, lütfen bakın; bütün Devrimci’lerin tabutlarında tek bir bayrak vardır :Türk Bayrağı. Başka bayrak kabullenilemez çünkü. Çünkü, Türk Bayrağı’nı hiçbir yerlere sipâriş etmedik biz; biz, o bayrağı kendi alınterimiz, kan ve gözyaşımızla yaptık. Atalarımız gibi, o bayrağın uğruna vurulduk, o bayrağın uğruna ‘Tam Bağımsız Türkiye! Ya İstiklâl, Ya Ölüm!’ dedik, o bayrağın gölgesinde su içtik, düğün dernek dedik; o bayrağın gölgesinde öldük. Bayrak, bir kürtçünün dediği gibi, imâlathânelerde yapılmaz çünkü; çağlarda yapılır. Bu’nun en güzel örneği de, Türk Bayrağı’dır. Hattâ, Türk sosyalisti Sevim Belli şöyle der bu konuda ‘Türk Ulusu’nun bayrağı, ay yıldızlı al bayraktır. Yalnız bugünün Türkiyesi’nin değil, yarının sosyalist Türkiye’sinin de göklerinde dalgalanacak olan millî bayrak, Mehmekçik’in Anafartalar’da, Dumlupınar’da, yükselttiği bayraktan gâyrisi olmayacaktır. Ve sosyalistler, başta Millî Kurtuluş Savaşı’mızın geleneğine, ulusal değerlerimize en derin şekilde bağlı bütün devrimciler böyle bilirler… Hiçbir sosyalist, hiçbir devrimci bunda kusur etmez, edemez.’ İşte, Ülkücü ve dinci kesimin ‘Vatan Hâini’ dedikleri Devrimci’ler, Türk Devrimcisi. Kimin gerçek milliyetçi, kimin amerikan milliyetçisi-amerikan dincisi olduğunu bütün Türk Milleti anlayacaktır birgün. Bu’ndan kuşkum yoktur.” “Araya girdik, anlatacağınız olay yarım kaldı.” “16 Şubat geldi. ‘Ya İstiklâl Ya Ölüm!’, ‘Tam Bağımsız Türkiye!’, ‘Yanki Go Home!’, ‘Türk’ün değerini ümmetçiliğe terketmeyeceğiz!’, ‘Tanklarıyla toplarıyla gelseler dâhi, bağımsız olacak Türk’ün ülkesi!’, ‘Yarının yaratıcısı emekçileriyiz, Mustafa Kemâl rûhunun milliyetçileriyiz!’ gibi sloganlar ve Mülkiye Marşı, Onuncu Yıl Marşı, Gençlik, İzmir ya da Plevne Marşı gibi marşlarla yürüyorduk. Olağanüstü bir atmosfer vardı. DEV-GÜÇ önderliğinde oluyordu bütün bu olanlar. Kadri Kaplan’ın deyişiyle o gün toplanan gençlerin kişiliği ve niteliği şöyle idi ‘Çok iyi bilinmelidir ki, devrimciler güç birliği hâreketinde burcu burcu kokan bir millîlik, toplum yararına ve hâlkın çıkarına yönelik bir devrimcilik inanışı vardır.’ Bütün bu duygular içresinde, o gün oradaydık. Yalnız olmayacaktık ancak. ‘Mavi Kurdelalı’ gençler de vardı.” “O nedir, Suphi Bey?”
“Mavi Kurdela, polisler dövecekleri kişileri iyi tâyin edebilsinler diye, Ülkücü ve dincilere dağıtılan ‘Dayak yemekten muâf tutulma’ nişânıdır… Bu Mavi Kurdela’yı takanlar o gün hayatta kaldı ve polisle birlikte yükümlülüklerini yerine getirdiler; ancak, Duran Erdoğan ve Turgut Aytaç gibi Devrimci’ler Mavi Kurdela’sız olduklarından öldürüldüler. Turgut’un kâtlediliş ânı, Günaydın ya da Hürriyet’in ilk sayfasında verildi. Kurban Bayramı’ndaki bir kâre gibiydi. Turgut yere düşmüş ve eli bıçaklı kişi de, bıçağı Turgut’un boynuna doğru götürüyordu. Bu durum engellensin diye çıkmamış mıydı Kurban Bayramı? Kaç yüzyıllar sonra geldiğimiz nokta yine cânîlik ve gerilikti. İnsan, o kâreye baktıkça, inanamıyordu; cidden inanamıyordu. O herifle aynı pasaportu taşımaktan ve canlı türüne mensup olmaktan utanıyordum. Özünde, o herif ne bir insandı, ne de bir Türk; o herif, bir işbirlikçiydi. Umarım, hâkettiği gibi yaşamış ve hâkettiği gibi de ölmüştür.” “Sizde de Mavi Kurdela yoktu tâbiî?!?” “Yoktu. Zaten şaşırdık birden elleri sopalı herifler çıkınca karşımıza. Kızılcık sopalı herifler. Herifler birden çıkınca, eşgüdüm ve eşzamanlı olarak polisler de oyuna katıldılar. Kızılcık sopalarından arta kalan yerlerden 1-2 yumruk sallarken, heriflerin yüzlerini görebiliyorduk. Heriflerin çoğu, zamanın Komünizmle Mücâdele Derneği’ndendi. Döğüşmek gibi bir niyetle orada olmadığımızdan, yalın ellerimizden başka silâhımız yoktu. Bazımız kaldırım taşları kullanıyordu ancak kaldırım taşını sökme zamanı sırasında kızılcık sopası ve cop yiyorduk; bu da, kaldırım taşlarını pek işlevsel kılmıyordu. Yine en iyisi yalın ellerimizdi. Hem yurdu yalın ayak kurduğumuza göre, yurdu yalın el savunmak hiç de şaşırtıcı değildi; hattâ ve hattâ, olması gerekendi. Bize bu yakışırdı. Ellerimle 5-6 işbirlikçi şerefsizi indirmiştim yere. Kafam açılmıştı ancak olsun. Kulağımdan zar gibi kan süzülüyordu. ‘Kaç tâne daha şerefsiz indiririm yere?!?’ diye düşünmekten, acı hissetmiyordum. Demin de, demiştim :Düşünürken, acı hissetmez insan; acıyı anımsar yalnızca. Ancak acıyı anımsa durumu, o ânki olay için geçerli değildi çünkü acıyı anımsayacak kadar bile vâkit yoktu. Sürek sağlı sollu kızılcık ve coplar savuşturuyorduk çünkü. Şimdiki çocuklar bir bilgisayar oyunu sanabilirler belkiyse bu anlattıklarımı ancak değildi. Çünkü hiçbir bilgisayar oyununda, kalleşlik olmazdı. Kendi yurttaşımız olan 2 taraftan öldürücü dârbeler alıyorduk. Ancak işbirlikçilerin yurdu ve yurttaşlığı yoktu işte. İşbirlikçiler, efendilerinin yurdunu yurt, yurttaşını da yurttaş bilirdi. Hem de, efendisinden daha koyu bir biçimde. Sürek sağlı sollu kızılcık ve copları savuştururken, beynimin tam arkasına bir depik aldım. Saydım; 5 sâniye kadar dünya karardı. Yüzükoyun yerden kalkarken, sırtıma bir depik daha indirdi. Acıdan gülmem geldi. Herif, daha da sinirlendi. Daha da sinirlenince herif, gülmem daha da arttı. Deli oldu bu kez. Botuyla yüzüme okkalı geçirdi. Damağımdan kan geldi. Parmağınızdan emdiğiniz kanla örneğin, ağız içresinde akan kanın tadı fârklıdır. Bu’nu düşündüm bir ân. Bu’nu düşünürken de, can acımamı hissetmedim yine. Herif dayanamadı ve boğazıma sarıldı. Boğazıma sarılınca, yüzyüze geldik herifçioğluyla. Bir de, ne göreyim?” “Ne?” “Kızını kara Şevrole’den kurtardığım polis. İnanamadı gözlerine. Ne yapacağını şaşırdı. Emir büyük yerdendi. Beni tam ‘Hâlletmişken’, oracıkta bırakamazdı. Sonra, arkadaşlarının ve efendisinin yüzüne nasıl bakabilirdi? İyice gülmeye başladım. Sinirlerim boşalmıştı artık. Adam, içgüdüsel olarak, boğazımı sıkma şiddetini arttırdı. ‘Kızın nasıl; şu ân burada, beni öldürmeye çalıştığını biliyor mu?’ deyince; birden, boşandı elleri boğazımdan. Eliyle alnını sildi. Sildim ben de alnımı. O’nun alnında ter, benimkinde kan vardı. Tuhâf bir tekme attı botunun uçrasıyla. Ne yapacağını bilmiyordu. Ben de, herifi izliyordum yerde. Kalkacak gücüm kalmamıştı. Herif, çevresine bakındı. Gericinin tekinin düşürdüğü bir Mavi Kurdela’yı uzattı bana. İğneleyici bir biçimde sırıttım. Sonra, göğe baktım. Şu ite karşı, bir kurt gibi uluyasım geldi. Yeniden herife baktım. Aldım Mavi Kurdela’yı, ağzıma soktum. Kurdela artık kırmızıydı. ‘Buna ne dersin şimdi?!?’ dedim; sonuna da bir ‘Hâin!’ ekledim. Gözlerini açtı. Kırmızı Kurdela’yı sıktım ellerimde. Aklıma Oğuz’un dediği geldi ‘Ali gibi şehit olduk, Kemâl gibi gâzi!’ Bakalım hângisi olacaktım. Elimde sıktığım Kırmızı Kurdela, herife ‘Vur ulan!’ dedim ve ‘Vurmazsan şerefsizsin!’ diye de ekledim. Adamın gözlerinde kızını ve kızının kara Şevrole öncesinde bana attığı bakışı gördüm. Herife o ân çok acıdım. Herife cidden acıdım birden. Herifi geçen 6-7 dâkikadır, ben dövüyordum özünde ölesiye. Birden bir huzur çöktü üzreme, derime, kemiklerime ve sâire. Herif, birden ha babam vurmaya başladı ve de. Gözlerimi herife her diktikçe, herif cobun şiddetini arttırıyordu. Daha sert vuruyordu. Dediğim gibi, sert vurmasının, daha sert vurmasının nedeni, vicdânın sesini duymamak içindi. Özünde, o cobu kendisine ve hâinliğine ve de vicdân azabına vuruyordu. Vicdan azabı arttıkça, daha sert vuruyordu. Bir süre sonra bilincimi yitirmeye başladığımı fârkettim. Bilincimi yitirmemek için, içremden 10’a kadar sayıyordum. Her sayışımda, bir sayı eksiliyordu. Yine de, herif durmuyordu. Vicdân azabı paçalarından akıyordu herifin; hem de, bot giymesine karşın. Sol elim hissizleşmeye başlamıştı. Kırmızı Kurdela elimden kaydı. Sağ elimle almaya çalıştım. Önce copla, sonra da botuyla yapıştırdı elimi yere. Canım yine acımadı. Birden, herifin yorulduğunu hissettim. Vuruş şiddeti azalmıştı; hem de, bilinçli bir azalma, azaltma değildi bu. Kaslarına emredemiyordu artık herifçioğlu. Benimkiler ise tavında dövünlen demir gibi olmuştular. Vuruşlarının sıklığının azaldığı bir sırada, yerden bir 10 santim kalkıp, herifin midesine bir tâne okkalı geçirdim. Herif şaşırdı. Yüzüne, yine, iğneleyici bir biçimde baktım. Dedim ki ‘Sen olduğun sürece, ben de olacağım. Sakın ama sakın, unutma bu dediğimi. Hâinnn!’ Herif vurmaya yeltendi yine ancak botunun uçrası yere sürtündü ve yere düştü. Fırsat bilerek kalktım yerden. Aşil tendomuma vurmaya kalktı, ıskaladı. Herife döndüm, baktım. Damağım yarık, kafam ezik, sol elimse sânkiyse bir başkasının, yerdeki herifçioğluna vurmaya bile tenezzül etmeden gittim o yerden. Deposu delik bir kamyon gibi kan damlıyordu benden. ‘Bulmak istiyorsan beni, kanları tâkip et!’ dedim herife. Sonrasında, yerdeki bir dostumu kaldırdım ve birbirimize değnek olarak bir hâstaneye gittik. Hâlâ bilmem hangi hâstane olduğunu. Varır varmaz bayılmışız 2miz de. Sonrasındaki 1-2 günü sağlıklı olarak cidden anımsayamıyorum.” “Hiç tâhmin edemezdim.” “Ben de.” “Beyler, ben de. Ancak, oldu işte. İyi ki de, oldu çünkü yaşamasam, hayatta inanmazdım o yaşananlara. Hayatta…” “Sonra?” “Sonra, o günkü şehitlerimiz için tören düzenlendi. Adları okundu. Yumruklarımız havadaydı. Bir ân, kendi adımı da duyar gibi oldum ancak herhâl bir yanılsama idi.” “Benim bir sorum olacak yine.” “Buyrun…” “emperlerle savaşmak güzel ancak denize atmakla biter mi emperler, Suhpi Bey?” “Bir yerden başlamak gerek, değil mi? Şaka bir yana, o temmuz günü biz bir ulusun ırzını kurtarmak için bir ilk adım attık. Toplum duyarsızlaşıyordu çünkü, kanıksıyordu. Duyarsızlaşmaya ve kanıksamaya karşı bir hâmle yapmanız gerekir. Ata ata anca kurşun biter, emper ata ata bitmez elbet. Ancak bütün gidişâtı tek bir hâmle belirler. İzmir’e çıkan yunan işgâlcilerine karşı sıktığı tek kurşunun yeterli olamayacağını bile bile, tek başına dikildi Hasan Tâhsin yunan işgâlcilerinin karşısına çünkü işgâle karşı bir hâmle yapmak gerekiyordu ve de Hasan Tâhsin gereken bu hâmleyi canı pahasına yaptı. Çünkü her gerçek Türk aydını gibi biliyordu ki; canı gitmese, İzmir’in ve de devâmında bütün vatanın canı gidecekti. Soruyorum :Tek bir kurşunla yunan ordusu yenilir mi? Ancak, yenildi işte; hem de, denize dökülerek…” Bu sözden sonra, sözü kısa ve özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 293 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||