Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - Afrika’nın önemi
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Hitler'e darbe yapmak suçtu
ALİ ÖZSOY
Fethullahçılar
"MHP'de darbe" operasyonunu başlattı
ÖZGÜR ERDEM
İşte açılımın sonucu: Kürtler artık
özerklik istiyor
Türk Ordusu:
Nereden Nereye?
OKAN İŞBECER
Ahlat Türk yurdu mu
Kürt yurdu mu?
TUĞRUL ÇELİK
İran'a ilk bomba düştü
ESER ÖZALTINDERE
CHP'yi AKP'lileştirme operasyonu:
Gandi Kemal darbesi!
TÜRKKAYA ATAÖV
Afrika'nın önemi
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Güneydoğu'nun tarihi Türk tarihidir
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün
en güzel günleri (29-1)
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Afrika'nın önemi

Ülkemiz üniversitelerinde Afrika konusunda ilk, tek ve sürekli ders vermiş olan kişiyim. 1960-61 yılında başladığıma ve YÖK kaldırıncaya değin sürdüğüne göre, yaklaşık 25 yıl okutmuş olmalıyım. Belki daha uzun süre. O yılların başlangıcında, Afrika’da pek az egemen devlet vardı. Ancak, eşsiz Mustafa Kemâl Atatürk’ün de önbilisinden beslenerek, bu büyük kara parçasındaki homurtulara kulak verdiğimi, bundan da öte, yerli kurtuluş akımlarını yakından izlediğimi söyleyebilirim. O yıllarda ve sonra Mısır, Sudan, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Kenya, Nijerya ve Güney Afrika’ya gittim; kimilerine birkaç kez. Sonraki olaylar Atatürk’ün kitabın arka kapak sayfasına aldığım şu sözlerinin doğruluğunu bir kez daha kanıtladı: “...Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, istiklâl ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır, onların yeniden doğuşu şüphesiz terakkiye ve refaha müteveccih vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve manilere rağmen, muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yok olacak[tır]...”

İlk bir seminerle başlayan bu dersi A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünün üçüncü sınıfında yıllarca okuttum. Seminerin ilk saatine Dış Münasebetler Enstitüsünün o zamanki yöneticisi Prof. Dr. Ahmet Şükrü Esmer de girdi ve Afrika’nın geç sömürgeleşmesinin nedenlerini (büyük çöller, içlere girmeyi kolaylaştıracak nehirlerin olmayışı ve yer yer yüksek dağlar gibi coğrafya engellerine dayandırarak) anlattı. Bu konuya çok önem verir, birçok doktora ve doçentlik sınavlarında da bunu sorardı. O saatten sonra seminer bana kaldı. Daha sonraki dersler için hazırladığım büyük boy 705 sayfalık kitabımı Ankara Üniversitesi “Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri” başlığı altında yayımladı. İki yıl sonra aynı üniversiteden ikinci baskısı çıktı. İkincisinden bu yana 33 yıl geçmiş. Şimdi, ulusların kurtuluş savaşımlarıyla ilgili arkadaşlarımın isteği üzerine, aradaki yılların önemli gelişmelerini de içeren yeni basımını hazırlamaktayım.

Ülkemiz üniversitelerinde Afrika konusunda ilk, tek ve sürekli ders vermiş olan kişiyim. 1960-61
yılında başladığıma ve YÖK kaldırıncaya değin sürdüğüne göre, yaklaşık 25 yıl okutmuş olmalıyım.
Daha sonraki dersler için hazırladığım büyük boy 705 sayfalık kitabımı Ankara Üniversitesi “Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri” başlığı
altında yayımladı.

Benim bu dersleri verdiğim geçmiş yıllarda, Ankara Üniversitesi yapısı içinde bir “Afrika Araştırmaları Merkezi” kurulması da söz konusu oldu. Bunun yöneticiliğine benim atanmamın gerektiği de o yılların rektörü tarafından benim yüzüme karşı da söylendi. Bunun için kimi Afrika ülkelerinden çok sayıda kitap armağan sözü de almıştım. Ayrıca, böyle bir merkezi Londra Üniversitesine bağlı Doğu Ülkeleri ve Afrika Okulu’na (OAS) benzer biçimde döşemeyi uygun bularak Afrika’dan kimi eşya da taşıyıp getirmiştim. Bu atama sonra gerçekleşmedi. Şimdi, aradan yaklaşık 15 yıl geçtikten sonra kurulmuş. Cumhurbaşkanlığından A.Ü. Rektörlüğüne açılış törenine benim de çağrılmam noktasında özel bir yazı yazılmışsa da, böyle bir çağrı bana yollanmadı. Araştırma merkezinin yerini bile bilmiyorum. Ancak, Afrika’yla ilgili olarak yurt dışında yer alan uluslararası toplantılara bugün de çağrılmaktayım.

Bu yazıda ve onu izleyecek daha birkaç yazıda Afrika’nın önemine, başından geçenlere, bugününe, zorluklarıyla açmazlarına ve günümüz sorunlarının köklerinin sömürge döneminde yattığını göstermeğe çalışacağım. Sözünü ettiğim bu birkaç yazı hazırlamakta olduğum kitabın parçaları değildir. Öyle olsaydı, bu denli uzun bir çalışmanın yazımı haftalık bir yayında yıllarca sürerdi. Amacım değerli okuyucuların bu anakaraya olan ilgilerini ayakta tutmak ve bu konuda her şeyden önce bilinmesi gereken temel gerçekleri öne çıkarmaktır. Anakaranın geçmişteki ve günümüzdeki kilometre taşlarının altını kalınca çizmekle yetineceğim. Buradaki kısa sunuşta anakaranın türlü sorunlarına ayrıntılı biçimde değinmek ve ülkeleri tek tek ele almak gibi bir amacım yok.

Bu konuda en başta Türk okuyucusuna bir tür borcum olduğu, ya da bu borcun sonuna dek ödenmesi gerektiği bile belki söylenebilir. Nedeni de şu: Dış dünyada kimi çevreler beni önde gelen “Afrika uzmanı” diye bilirler. Bunun kişisel ya da öznel bir tavır olmadığı inancındayım. Nesnel bir ölçü olarak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterlik merkezinde Afrika ve ırk ayrımı konusunda seçkin birkaç uzmandan oluşan kısa dizelgede yıllarca yer aldım ve bu konum adına Türkiye dışında da araştırma, yayın ve eylemlerim oldu. Özellikle eski BM Genel Sekreterlerinden (sonra Avusturya Cumhurbaşkanı) Kurt Waldheim’la yakın çalışma ilişkilerim birkaç yıl sürdü. Bu görevlerim BM’ye bağlı uluslararası örgütlerde bugün de sürüyor. Bu bağlamda, önde gelen bir Afrika üniversitesinden bana verilen akademik ödüldeki şu yazı da nesnel bir değerlendirme sayılabilir: “...Son Otuz Yıldır Afrika Bilimi ve Araştırmalarıyla Afrika’nın Oluşumuna Yaptığı Olağanüstü Katkılardan Ötürü...”

Böyle bir değerlendirmeyi Türkiye’ye de kazandırmış sayılırım. Bu nedenle, Güney Afrika’ya özgü bir ırk ayrımı olan “apartheid”in yenilgiye uğratılmasıyla Nelson Mandela’nın simgelediği yerli gücün iktidara yürüdüğü o günlerin ortamında, resmî törenlere (eşimle birlikte) ülkemizden çağrılan tek kişi olmamı da aynı çerçevede değerlendiriyorum.

*

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, koca anakarada (biçimsel de olsa) topu topu dört bağımsız devlet vardı: Tarihi boyunca bağımsız olmuş, ama 1935’de faşist İtalya’nın saldırısına uğramış olan Etiyopya, Britanya sömürgeciliğinin borusunun hâlâ öttüğü Mısır, özgürlüklerine kavuşturulan bir avuç Amerikan zencisinin 1847’de başa getirildiği Liberya ve tam bağımsız olmayıp Britanya Uluslar Topluluğu üyeliğiyle yetinen Güney Afrika Birliği.

Genel görünüm 1960’da biraz değişmişti, ama anakaranın büyük bölümü gene de zincirliydi. Britanya Mısır’a 1924’de biçimsel bir bağımsızlık vermiş, ancak 1952’de ordudan gelen Nasır bu yapıya ulusalcı bir içerik kazandırmıştı. Güneyinde Sudan’ın bağımsızlığı 1956’da geldi; aynı yıl Tunus’un ve Fas’ın da. Eski adı “Trablus-u Garb” olan Libya’ya denizden İtalyan çıkartmasına karşı koyan bir avuç Osmanlı subayının içinde genç Mustafa Kemâl düşmanın kıyıdan içeriye doğru saldırısında kazandığı deneyimlerinden birkaç yıl sonraki Çanakkale Savaşında yararlanmasını iyi bildi. Libya 1951’de bağımsız olduğunda, yerli örgütlenmeler arasında Türkiye ile Birleşme Partisi de vardı. İlk başbakanı, dışişleri bakanı ve genelkurmay başkanı da zaten (1911’de ülkemize göçenler arasından) kendi istekleriyle anayurtlarına dönmüşlerdi. 1960’dan önce ayrıca bağımsız olan bir de Gana ile Gine vardı. Onları başkaları izlediler. Sonuncusu 1993’de bağımsız olan Eritre’dir. Afrika’da şimdi 54 ülke var.

Oysa, Afrika’nın hikâyesi neredeyse insan ırkının geçmişidir. Bunda abartma olmadığını hemen eklemeliyim. Anımsamalı ki, insanlar olarak bizim türlerimizin en eski ataları 3 küsur milyon yıl önce Afrika’da, onun doğu köşesinde oluşmuş. En son bildiklerimiz ışığında doğru kabul edilen budur. Kanıtları fosil kemikler, taştan yapılma araçlar ve birkaç ayak izi. Etiyopya’da 1974’de bulunan yetişkin kadın iskeleti günümüzde başkent Addis Ababa Üniversitesinin müzesinde görülebilir. Araştırmacılar bir Beatles şarkısını radyodan dinlerlerken buldukları için 3.2 milyon yıllık bu kadın iskeletine “Lucy” adını takmışlar. Otuz iki yıl sonra, gene Etiyopya’da 3.3 milyon yıllık bir maymun-kız iskeletine ait kemikler ele geçti. Araştırmacılar buna da “barış” anlamına “Selâm” adını taktılar. Ayak izleri de iki yetişkinle bir küçüğün. Yaklaşık üç milyon yıl önce, arkalarındaki yanardağın ateş, duman ve kül savurduğuna bakmadan yürüdükleri anlaşılıyor. Bastıkları yer kaskatı kesilip günümüze değin korunmuş.

Afrika hem kendi başına koca bir anakaradır, hem de bir dünya, ya da tüm dünyayı simgeleyen ve ondan ister istemez daha ufak bir kara parçası. Öyle bir koca toprak ki, içine tüm Avrupa tam üç kez
sığıyor. Yeryüzü topraklarının %22’si orada. Yalnız Büyük Sahra ABD’nin yüzölçümüne eşit. ABD’ye Çin’i, Hindistan’ı, Atlantik’ten Moskova’ya Avrupa’yı ve Güney Amerika’nın hemen hemen tümünü katın, bütün bunlar Afrika’nın içine sığar. Öyle bir anakara ki,
büyüklükte ve nüfusta Asya’dan sonra ikinci.

Bu ilk inanların doğayı hayvanlarla paylaştıkları anlaşılıyor. Sayıları herhalde çok azdı. Örneğin, Lucy’nin yirmi yaşlarında olduğu, yani uzun yaşamadıkları ortaya çıktı. Din çerçevesinde anlatılan masallara göre, Adem’in 1.000, Nuh’un her canlıdan bir çiftle dolu gemisini Ağrı ya da Cudi Dağına oturttuğu sırada 950 yaşında olduğu söyleminin doğru olmadığı besbelli. Afrika’daki canlılar az sayıda, ama yalnız orada neredeyse 4 milyon yıl yaşadılar. “Homo sapiens”, yani modern insan türündendiler. Gelişmiş büyük beyinleri ve yeniliklere dönük yetenekleri vardı.

“Selâm” ile “Lucy”yi izleyenlerin bir bölümünün öteki anakaralara yayılıp yeryüzüne doluştukları anlaşılıyor. Bu olay yaklaşık 100.000 yıl önce olmuştu. Başında kuzeyde Sina Yarımadasına geçmişler, sonra (aradan herhalde 10.000 yıl akıp gidince) Doğu Akdeniz bölgesine yönelmişlerdi. 40.000 yıl önce (o zaman çok daha yakında olan) Asya’ya ve Avustralya’ya ulaşmışlardı. Avrupa’ya varışları 30.000 öncesine rastlıyor. Daha sonraları, kuzeyde Bering Boğazına ve Güney Amerika’ya adım attıkları düşünülüyor. En son Yeni Zelanda’ya vardıkları genel bir kanıdır. Bu söylenenlerden çıkan bir sonuç da şu: Herkesin kökeni eninde, sonunda Afrika’da. İnsan 1960’larda uzaya çıktı, dünyanın çevresinde dolaştı ve on yıl içinde de Ay’a ayak bastı, ama bunları başaranların ilk ataları Afrikalıydı. Bu, bir...

İkinci olarak, Afrika hem kendi başına koca bir anakaradır, hem de bir dünya, ya da tüm dünyayı simgeleyen ve ondan ister istemez daha ufak bir kara parçası. Öyle bir koca toprak ki, içine tüm Avrupa tam üç kez sığıyor. Yeryüzü topraklarının %22’si orada. Yalnız Büyük Sahra ABD’nin yüzölçümüne eşit. ABD’ye Çin’i, Hindistan’ı, Atlantik’ten Moskova’ya Avrupa’yı ve Güney Amerika’nın hemen hemen tümünü katın, bütün bunlar Afrika’nın içine sığar. Öyle bir anakara ki, büyüklükte ve nüfusta Asya’dan sonra ikinci. Bir ucundan ötekine tam beş zaman dilimi var. Doğuda Somali’de saatler öğleyi haber verirken, batıda Senegal’de sabahın ancak yedisidir. Güneyde Umut Burnu’ndan kuzeyde Kahire’ye 7.000 kilometre. Nil dünyanın en uzun nehri: 6.695 kilometre. Kongo Nehri 3.7 milyon kilometre kare toprağın suyunu çekip boşaltıyor. Ondan daha yaygın bir tek Amazon var. Antarktika 16 milyon kilometre kare, ama (şimdilik) hiç bir şey vermiyor. Öte yandan, Afrika ortasından geçen Ekvator’la, insan dahil, birçok şeyin kaynağı. Afrika deyince usa balta girmemiş ormanlar ya da çöller mi akla gelir? Oysa, gerçekte birkaç tür iklimi var. Coğrafya çeşitliliği kişiyi şaşırtır.

Oranın ilk göçmenleri belki birkaç yüz kişiydi, belki de yalnız yaklaşık yüz kişi. Afrika’da kalanlar da yaklaşık 1 milyon. İS 200 yılında 20 milyon oldular; 1500’de de 47 milyon. Oysa, göçen yüz kişi 1500’de gittiği yerlerde toplam 300 milyonu bulmuştu. Bu farklı oran bugün de geçerli. Acaba neden? Afrika’dan çıkanlar neden bu denli çabuk çoğaldı da, arkada kalanların nüfusu az arttı? Bunun yanıtı yer, yaşam, çevre ve insan bilimlerinde. Doğru yanıtı eksiksiz bulmak için anakaranın tüm tarihini her yönden başından bugüne incelemek gerek.

Ama bugün toplam nüfusu 900 milyon. Ayrıca, bu toplam 54 bağımsız ülkeye orantısız bir biçimde dağılmıştır. Afrikalıların yarısı yalnız dört ülkede yaşar: Nijerya, Etiyopya, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Güney Afrika. Öte yandan, Gambiya, Togo, Benin, Sao Tomé, Cape Verde, Principe, Rwanda, Burundi, Cibuti, Swaziland ve Lesotho miniciktir. Bu denli küçük olanların ekonomik omurgaları da yoktur. Tüm anakarada birkaç bin budunsal küme vardır ve gene birkaç bin dil konuşulur. Hele kimilerinde aynı devletin yurttaşları birbirilerinin ne dediklerini anlamak için (eğer biliyorlarsa) İngilizce, Fransızca ya da Portekizce konuşmak zorundadırlar. Etiyopya dışında, tümü bir batı ülkesinin sömürgesi olmuştur. Bu nedenle, bir çoğunda resmî dil Avrupalının zorla kabul ettirdiği yabancı dildir. Ankara’ya ilk atanan Cezayir diplomasi temsilcisi kendi gibi Arap olan Mısır Büyükelçisiyle benim önümde yarı İngilizce, yarı Fransızca konuşmuş, niye ana dilleri olan Arapçayı kullanmadıklarını kendine sorduğumda , “ben Arapça bilmem ki, biz Afrikalılara yalnız Avrupa dili öğrettiler” demişti. Gineliler Kongolularla Fransızca ve Kenyalılar Güney Afrikalılarla İngilizce konuşur.

Büyük Sahra’nın kuzeyi Araptır (ya da Araplaşmıştır) ve Müslümandır. Bunlar arasına kendi ırk özelliklerini korumağa çalışan Tuaregler, Berberce konuşanlar ve Arap yarımadasından fışkırmış olan dine karşı direnen Kıptîler gibi azınlıklar serpilmiştir. İslâm batıda Nijerya’nın kuzey yarısından doğuda Somali’ye değin yayılır. Sudan’ın üst bölümü Müslüman, altı Hıristiyan ya da canlıcı (animist) inançlıdır. İslâm çevrelerinde son yılların sorunu yalnız beş vakit namaz gibi beş kurala bağlı kalma ya da lâiklik değil, Şeriat düzenini savunan aşırı Sünnîlik ve bunların iktidarları ele geçirme eylemleridir.

Anlaşılıyor ki, Afrika birçok yönden tekdüze değil, oldukça çeşitli, giderek karmaşıktır. Sömürgeleştiren devlet farklı olabilir; sonraki kuşaklara miras kalan dil aynı değildir; iklimleri de dinleri gibi apayrı özellikleri içerebilir; kimileri karalar içinde kilitlenmişken kimileri de okyanuslara açıktırlar; kimileri demokrat olduğunu söylerken başkaları az görünür buyurganlık sergileyebilirler; kimi yerlerde kendine “Marksçı” diyen yönetimler belirmiş, kimileri de “serbest pazar”ı benimsemiştir.

Bu ayrımlara karşın, tümünde görülen benzerlikler de vardır. Bunların da derinlikleri bir ölçüde sömürgeleşmeden önceki kendi köklerinde, bir yanıyla da denizler-ötesindeki yabancıların uygulamalarındadır. Afrika bugün sorunlu mu? Evet! Batı kafasında hem sorunun sözde nedenleri, hem de sözde çözüm var. Birbirine yapışık ikizler gibi bağlı bu yoruma göre, nedeni için tepeden tırnağa sömürgeci ve emperyalist Batı dünyasındaki egemen yorum nedir? Afrikalıların kendi suçları! Kısaca, kötü önderler, buyurganlık, demokrasi eksikliği, halklardan kopuk yönetim, çürüme, doyumsuzluk, beceriksizlik, yetişkinlerin azlığı, üretimsizlik, kıtlık, açlık, AIDS gibi buralara özgü salgın hastalıklar, geçmişten gelen iç çatışmalar, karşılıklı kıyım, soykırım alışkanlıkları ve yerlilere özgü yabanıllık...

Peki, çözüm ne? Gene Batı’ya bakılırsa, ancak bir çözüm yolu var: Onun anahtarı da varlıklı, gelişmiş, teknik olanaklara sahip, iyi Hıristiyan olduğu için insancıl ve beyaz Batı’dadır. Başka bir deyişle, bu çözüm Batı’nın omuzlarına yüklendiği bir sorumluluktur. Batı bu görevi geçen iki yüzyılda da duymuş ve gereğini yapmıştı. Tanrı onu gene göreve çağırıyor-temsilcileri, uzmanları, parası, askerleri, üsleri, uçakları, zırhlıları, din adamları, türlü ekin kolları ve gerçeği görmekte olan yerli iktidarları, kalemşorları, özel girişimcileri ve türlü dostlarıyla. Çağımıza uyan bu “insancıllığın” şimdiki adı küreselleşme ve özelleştirme olabilir.

Ne var ki, bu yeni yaklaşım eski ırkçılığı tabak gibi yansıtıyor. Sunumun bilimselliği de yok, çözümselliği de. Bugünkü Afrika’nın sorunlarının kökleri geçmiştedir. Her bir ülke, işte, asıl bu yönden birbirine benziyor. Gelişmemişlik, açlık, hastalıklar, kötü yönetim, kan dökümü ve benzeri sorunlarını neredeyse tüm Afrika ülkeleri birlikte yaşıyorlar. Bu ortak yanlara doğru tanı konmalı, birleştirici öğelerde doğru sonuçlar aranmalıdır.

Çözüm için yola çıkarken, kapsamlı gerçekler aydınlatıcı olacaktır. Afrika’nın sorunlarını anlamak için bir dizi başka seçenek de var. Sömürgeci ve emperyalist Batı, Afrika’nın çözümünü değil, sorunlarını simgeler. Bundan sonraki birkaç yazı bunlara eğilecektir.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Değerli Hocam

Afrika, Batı tarafından hiçbir zaman affedilmedi. Neden? Çünkü siz çok zenginsiniz, dediler. Hep sömürüldü. Batı insanı rahat yaşasın diye Afrika'da  milliyonlarca insan katledildi. Rusya ve Çin Türkistan bölgesinde milliyonlarca Türk'ü  katletti ve sömürdü. Birleşmiş Milletler 5 ülkenin denetimi altında işlevini sürdürmektedir. Birleşmiş Milletler'de demokrasi var mıdır? Yoktur. Yani Birleşmiş Milletler emperyalistlerin tek çatı altında birleştiği tek yerdir de diyebiliriz. Böyle hareket etmeye devam ederlerse çok çok ilerde Birleşmiş Milletler dağılmak zorunda kalacak.

Orhan Aydın, Çorum
13 Ağustos 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 293 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40