Prof. Dr. Şener Üşümezsoy - 12 Eylül PKK’yı destekledi
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Kürtler evlerine dönsün!
ÖZGÜR ERDEM
35. madde
ve Kılıçdaroğlu'nun
Ordu düşmanlığı
KAYA ATABERK
Türklüğün şartı
açılıma karşı çıkmak!.
HASAN PEKTEKİN
Ulusal Parti
büyük bir coşku ve heyecanla karşılanıyor
OKAN İŞBECER
BBP'den
"barış-kardeşlik" önerileri
TUĞRUL ÇELİK
Fidel Moncada'yı,
BirGün Bancada'yı bastı
TÜRKKAYA ATAÖV
‘Mavi Marmara’ tartışmasında denge: 2
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
12 Eylül PKK'yı destekledi
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün
en güzel günleri (29
 

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
12 Eylül PKK'yı destekledi

Türkiye sınırlarını koruyamıyor

Son dönemde çok gündemde kalan siperlerde diz çökülmesi olgusu spekülatif bir şekilde ele alındı. Bu yazıda bu olayın bir başka bakış açısından eleştirisi ele alınacaktır. Bu eleştiri TSK’nın ve Türk devletinin PKK’ya karşı mücadelesinin stratejik analizleri yapılarak değerlendirilecektir. Bu stratejik değerlendirme doğal olarak PKK’nın stratejilerinin ve dönemsel taktiklerinin değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Genelkurmay Başkanı’nın ve Tayyip Erdoğan’ın siperlerde diz çökerek resim vermesi aslında kendi içinde bile başlı başına üzücü bir olaydır. Fakat bu üzücü olayı farklı bir bakış açısıyla ele alarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu olay siperlerde gizlenmenin gereği olarak yapılmıştır. Fakat bundan evvelki haftalarda “bu halkın önünde diz çökeceksiniz” diyen söyleme denk düşercesine siperlerde diz çökülmesi daha da üzücüdür. Ama asıl üzücülük bunun da ötesindedir.

Genelkurmay’ın yaptığı açıklama bu olayı mazur göstermekten daha acı bir itirafı içermektedir. Sıfır noktasında bir siper var ve o siperde birkaç gün evvel hududun ilerisinden gelen, ileri teknik donanıma sahip güçlerin saldırısıyla burada şehitler verilmiştir. Bunun doğal cevabı uluslar arası hukukun sınırlarından saldırıya uğrayan her devlete verdiği hakkın kullanılması olmalıydı. Sıcak takip olgusu size hudutlarınızdan yapılan saldırıyı, hudutlarınızı aşarak takip etme hakkı verir.

Burada siper olarak kullanılan sırtın ve bunun karşısındaki sırtların düşmandan arındırılamamış ve güvenli bölgeye dönüştürülememiş olması asıl üzücü olgudur. Yoksa böyle bir sipere gidildiğinde saklanılması değil Genelkurmay Başkanı’nı ve Başbakanı alan korumasına alamamak acizliğine düşülmüş olması üzücüdür.

Başbakan Diyarbakır’a gittiğinde tüm sokakların, caddelerin ve evlerin çatıları güvenliğe alınmaktadır. İstanbul’da yapılacak olan bir toplantıda, herhangi bir devlet başkanı örneğin Obama geldiğinde tüm caddeler, sokaklar yüzlerce koruma tarafından güvenli bölge haline getirilmektedir. Buna karşılık hududumuz denen ve bizim için de kutsal olan bölgeye Genelkurmay Başkanı ve Başbakan’ın gittiği hattın çevresi korunamamaktadır. Bu bölgeye şehitler verilmeden önce gidilseydi bile, burada düşmanın ateş menzili içinde kalan kısmının düşmansızlaştırılması ve risksizleştirilmesi gerekirdi. Oysa bu son olayda Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklama olayın vahametini daha da artırmaktadır. Çömelme, çökelme, çökme edebiyatının ötesinde hudutlarımızda bir kuşağın güvensizliğini giderememiş olmak Türkiye açısından bu hudutları koruyamamak anlamına gelir.

Genelkurmay Başkanı’nın ve Tayyip Erdoğan’ın siperlerde diz çökerek resim vermesi aslında kendi içinde bile başlı başına üzücü bir olaydır. Fakat bu üzücü olayı farklı bir bakış açısıyla ele alarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu olay siperlerde gizlenmenin gereği olarak yapılmıştır. Fakat bundan evvelki haftalarda “bu halkın önünde diz çökeceksiniz” diyen söyleme denk düşercesine siperlerde diz çökülmesi daha da üzücüdür. Ama asıl üzücülük bunun da ötesindedir. Genelkurmay’ın yaptığı açıklama bu olayı mazur göstermekten daha acı bir itirafı içermektedir. Sıfır noktasında bir siper var
ve o siperde birkaç gün evvel hududun ilerisinden gelen, ileri teknik donanıma sahip güçlerin saldırısıyla burada şehitler verilmiştir. Bunun doğal cevabı uluslar arası hukukun sınırlarından saldırıya uğrayan her devlete verdiği hakkın kullanılması olmalıydı.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Girişte yaptığım açıklamayı da göz önünde tutarak bu noktaya nasıl gelindiğini sorguladığımızda sürecin aşamalarını hatırladığımızda çok farklı bir tablo görürüz. Bırakınız Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutlarını ve onun çevresindeki alanı korumayı, kırk-elli bin askerle tüm Kuzey Irak bölgesini teröristlerden arındıran, buradaki “gerilla” merkezlerini teslim alan operasyonların yapıldığını görürüz.

Bu operasyonlardan birinin ardından Abdullah Öcalan, Osman Öcalan’ı komutanlıktan almıştı. Tüm bu bölgedeki başarısızlığını Osman Öcalan’ın üstüne yıkmış ve kendi taktik ve stratejilerinin geçerliliğini korumaya çalışmıştı. “Bunlar gerilla değil. Oynak savunma yapmıyorlar. Köylü gibi siper arkasından ateş etmekten öteye gidemiyorlar” demişti. O dönemin Batman Valisi’nin televizyonlarda yaptığı açıklamayı inceleyelim. Bu olayı daha da anlaşılır hale getirecektir. Vali; Türk Ordusunun Kuzey Irak’a girmesi üzerine cephe savunmasına geçen PKK’lıların bir günde iki bin tanesinin öldürüldüğünü açıklamaktaydı. Bu olaydan sonra bırakınız hudut boyunca birkaç kilometrelik bir alanı düşmansızlaştırmayı, dağ alanı da aşılmış ve Kuzey Irak’taki ova bölgesine girilmişti. Buradaki tüm PKK güçleri esir alınmıştı. Daha sonra; Barzani’nin ve Talabani’nin de desteğinin alındığı ileri sürülen bu operasyonlarda, esir alınan PKK’lılar Türkiye’ye getirilmek yerine Talabani’nin kamplarına teslim edilmiştir. Buna yukardan gelen emirler sebep olmuştur. Büyük olasılıkla Eşref Bitlis’in o dönemin yöneticileriyle çatışması da buradan kaynaklanmıştır. O dönemde de ABD, Türk güvenlik güçlerinin önünde engelleyicidir ve PKK’yı korumaktadır. Buna karşın Türk Ordusu bırakınız Türkiye içini, Kuzey Irak’taki tüm kampları bile tasfiye etmişti. PKK’lılar o dönemde ancak Kuzey Irak’taki sivil kamplara yerleşerek varlıklarını sürdürebilmişlerdi.

Peki, buradan bugünkü siperlerde ayakta duramama noktasına nasıl gelinmiştir? Günümüzdeki tartışmaları da bu perspektifle ele almamız gerekir. Sürekli olarak vurguladığımız gibi PKK’nın stratejik ve taktik hedeflerini öncelikle çözümlememiz gerekir. Bu daha önceden de ele aldığımız bir takım konuları tekrarlamamızı gerektirir fakat muhakkak üzerinde durulması gerekir.

PKK ikili bir örgütlenme yapısına girmiştir. Bir tarafta Maoist “kırlardan şehirlere doğru gerilla hareketi” temelinde örgütlenen bir yapılanma vardır. Diğeri ise Leninist örgütlenmenin varyanslarını da güncelleştirerek uygulayan şehirlerdeki ve diğer yerleşim yerlerindeki yapıdır. Burada önemli bir yanlış yapılmaktadır. Kandil’deki silahlı gücü PKK, politik gücü ise BDP temsil ediyor denilmektedir. Oysa PKK, Leninist bir parti yapısı içerisinde kitleler içinde örgütlenmiş ve kitlelerin toplu ayaklanmasına yönelik taktikler geliştiren illegal bir yapılanma ile bunun kırlardaki askeri gücünün birlikte oluşturduğu bir ikili yapılanmadır. Bu yapılanma klasik Leninist yapılanmadan farklı olarak kırlardaki silahlı mücadeleyi temel almaktadır. “Politik mücadelenin en yoğun biçimi silahlı mücadeledir” söylemini Maocu “kırlardan şehirleri fethetme” anlayışıyla yorumlamaktadır. Bu anlamda da bölgesel bir yaklaşımla İran, Irak, Türkiye ve Suriye’deki Kürtlerin birleşik örgütü olduğunu savunmaktadır. Kürt ulusal ordusunu oluşturan parti olarak kendini biçimlendirmiştir.

Böylece yalnız Güneydoğu’da değil, Türkiye’deki Kürt yayılımıyla birlikte bütün büyük şehirlerde klasik hücreler tarzında örgütlenmektedir. Bu hücreler de “demokratik dernekler” aracılığıyla kitle bağlarını korumaktadır.

Klasik çekirdek-hücre örgütü demokratik koşulların değişimin göre tüm legal imkanları kullanan bir şehir örgütlenmesidir. Bu şehir örgütlenmesinin varlığının korunabilmesi için mutlaka “demokrasinin” sınırlarının genişletilmesi gerekir. Türkiye’deki temel ve yaygın yanlış da budur. “Demokratik” sınırların geliştirilmesinin PKK’yı stratejik hedeflerinden vazgeçirteceği sanılmaktadır.

Legal imkanlar PKK terörünün önünü açıyor

Oysa PKK açısından “Kürtlere demokratik haklarının verilmesi” gibi söylemler sadece tatkikseldir. Bunlar da ancak PKK’nın stratejik hedeflerini tüm kitle içerisinde yaymasına yardımcı olmaktadır. Bu illegal örgütlenme de PKK’nın yalnız güneydoğuda değil tüm bölgelerde kitlesel eylem yapabilme imkanlarını sağlamaktadır. Bu illegal örgütlenmenin yaptıkları “Kürdistan İşçi Partisi”nin temel işlevi olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun silahlı kolu olarak da dağ kadroları oluşturulmaktadır. Güneydoğuda mücadele eden birçok subayın da belirttiği gibi PKK’nın zaman zaman otuz-kırk bine ulaşan dağ kadrolarını oluşturan da aslında bu şehir örgütlenmesidir.

Maoist “kır gerillasının” kadro ihtiyacını, şehirlerdeki Leninist gizli örgütlenmeyle sağlamaktadır. Bu iki kadronun da temel hedefi o zamanlar PKK merkez komitesi başkanı olarak Apo’nun ortaya koyduğu, “Birleşik bağımsız Kürdistan” projesidir.

Bu dönemle ilgili olarak iyi hatırlanmalıdır ki özellikle Nevruz’larda stratejik olarak PKK, milislerini dağlardan şehirlere indirmekteydi. Böylece PKK’­nın dağlarda oluşturduğu “kurtarılmış bölgelerdeki” egemenlik stratejisi, şehirlerdeki egemenlik stratejisine yerini bırakmıştır. Bu dönemde silahlı PKK’lılar şehre inmeye “serhıldanlarda” askeri güçlere saldırmaya başlamıştır. Lice başta olmak üzere birçok ilçede yapılan bu saldırılara, askerin de cevap vermesi birkaç gün süren büyük çatışmalara neden olmuştu. Özellikle kadınların ve çocukların öne sürüldüğü, askerin ve polisin hedef alındığı bu saldırılarla bu bölgelerin tamamen PKK’nın eline geçmesi hedeflenmiştir. Böylece dağlardaki “kurtarılmış alanlardan” sonra “kurtarılmış şehirler” yaratılmaya çalışılmıştır. Bu şehir egemenliği ancak toplu bir ayaklanmayla sağlanabilir bir şeydir.

PKK’nın amacı da bu dönemde bu ayaklanmanın potansiyelini yaratmak yönündedir. Bunun bir sonraki aşaması da dağlardan getirilen silahlı güçlerin de desteğiyle ele geçirilen bu bölgelere BM gözlemcisi ve Barış Gücü istemek olacaktır. Bu da bu il ve ilçeleri Türkiye’den fiilen koparma çizgisidir.

İşte bu dönemde PKK’yla mücadele, dağı taşı uzaktan bombalamak yerine mobil güçlerle PKK hedeflerini tasfiye etmek olmuştur. Özel tim, dağ dağ, tepe tepe PKK kamplarıyla düello edercesine savaşan silahlı mücadelede uzmanlaşmış kadrolardan oluşturulmuş bir yapıdır. Diğer taraftan askeri birliklerin de mobil hale gelmesiyle başarılı bir mücadele yapılmıştır. Ama asıl başarı nedenini görmek istersek az önceki diyalektik bağlantıyı yeniden kurmamız gerekir. Şehirlerdeki Leninist örgütlenme ve buralardaki siyasi parti yapısı legal imkanları kullanarak, kitle içinde bağ kurarak kazandığı militanları dağa göndermektedir. Bu dağa gönderilen militanlar da bloklar halinde tüm bölgeye yayılmıştır. Dağlarda silahlı PKK güçlerine karşı yapılan tasfiye operasyonlarıyla eş zamanlı olarak şehirlerde de PKK hücrelerinin “demokratik” görünümlü kitle örgütleriyle ilişkisi kesilmiştir. Böylece şehirlerdeki mücadelenin başarısı dağlara doğru giden PKK militanı akımının kesilmesini de sağlamıştır.

Bunun tersi durumda yani “demokratik açılım” adı altında legalite şartlarının genişletildiği halde illegal yapı kitlelerle bağını her alanda kuvvetlendirdi. Kitle eylemleriyle bulduğu moralle elde ettiği gençleri dağa gönderme potansiyeline sahip olmuştur.

Burada vurgulamamız gereken şudur: Kırlardaki mücadeleyle, şehirlerdeki mücadele yani PKK’nın silahlı güçleriyle yapılan mücadele ancak PKK’nın şehirlerdeki illegal yapılanmasıyla yapılan mücadele eş zamanlı olduğu zaman başarılı olmuştur.

90’lı yıllarda Ağar, Çiller ve Doğan Güreş’in oluşturduğu ekip çok yargılanmıştır. Fakat gerçekte silahlı mücadeleye karşı mücadelenin yolu dünyanın her yerinde aynı olmuştur. Bu da gerillaya karşı kontrgerilla mücadelesidir. PKK ise “demokratik sınırlar” içinde kaldığı dönemler de dahil olmak üzere Türkiye’nin bir kısmını koparmak ve orada iktidara gelmek hedefinden vazgeçmemiştir.

Tersine demokratik imkanların gelişmesiyle, legal imkanlar illegal imkanlarla birleşerek kitleselleşmenin yolunu açmıştır. Bu kitleselleşme de PKK’yı stratejik hedefine daha yakın bir aşamaya getirmiştir. 90’lı yıllarda demokratik olmadığı söylenen bu dönemde PKK'nın kırlardan temizlenmesi, aynı zamanda güneydoğudaki şerhlerden temizlenmesiyle birlikte olmuştur.

O dönemi hatırlarsak PKK’ya destek veren narkotik baronlarının yok edilmesi bile “antidemokratik uygulamalar” olarak anılmaktadır.

PKK’da dönüşüm: Ayaklanmadan, “barış ve kardeşlik” söylemlerine

90-95 arasında yaşanan bu gelişmeler PKK’nın da stratejisini yeni bir hatta kaydırmıştır. Eski ayaklanma stratejisinin tersine 1995 sonrasında PKK “barış ve kardeşlik” türküleri söylemeye başlamıştır. Türkiye’deki güçlerini önemli ölçüde kaybeden PKK Türkiye dışına özellikle de Avrupa’ya çekilerek bir anlamda kuluçka dönemine girmiştir. Bu “barış içinde bir arada yaşama” döneminde silahlı mücadelede kullanılan gruplar tümüyle tüketilmemişlerse, kendilerini Anka kuşu efsanesindeki gibi küllerinden yeniden yaratmayı hedeflemişlerdir. Bu dönemde gerçekten de Genelkurmay başkanının da ifade ettiği gibi kırk binlere ulaşan PKK’nın silahlı gücü birkaç bine inmiştir. Bunlar da Kuzey Irak’a kaçmışlardır. Bu dönemde PKK yeni katımları ve ardından da yeni tasfiyeleri yaşamıştır.

“PKK’yı beş defa bitirdik yeniden çıktı” söylemi kendi içinde bir çelişki taşır. PKK’nın 90’lı yıllarda tasfiyesi Kürtçü bakış açısıyla “antidemokratik baskı” dönemidir. Ama nedense o dönemdeki “baskılar” PKK’nın gelişmesini değil tasfiyesini getirmiştir. Hatta Hizbullah’ın ortaya çıkması PKK’nın tasfiyesindeki önemli etkenlerden biridir.

Fakat daha sonra gelen “demokratik açılım” dönemi PKK’nın dağdaki kadrosunu şehirlerden besleyebilecek legal imkanları yeniden bulmasına neden oldu.

Burada diğer önemle vurgulanması gereken şey ABD’nin I. Körfez Savaşı’nın ardından bu bölgede PKK’ya arka çıkma şansı bulmuş olmasıdır. Fakat Saddam rejiminin tamamen yıkılamamış olması ABD’nin bu beklentisini tam olarak yerine getirmesini engellemiştir. Bu süreçte Türkiye’nin eli yine de PKK karşısında güçlü kalmıştır. Ama II. Irak saldırısından sonra AKP iktidarı döneminde “PKK’nın askeri olarak değil siyasal olarak bitirilmesi” tezleri öne sürülmüştür. Bu da aslında PKK’nın askeri ve siyasi olarak yeniden yaratılmasının teorisidir.

PKK ise bu dönemde eylemsizlik söylemleri kullanarak kitleselleşmesini devam ettirmiştir. Bu kitlesel örgütlenme de kırsal örgütlenmenin önünü açmıştır.

12 Eylül, PKK’yı destekledi ve geliştirdi

1978’lerde PKK, güneydoğudaki sol örgütlenmeler içinde en zayıfı ve teorik düzeyi düşük olanıydı. Bugün, 1980 askeri darbesinin ardından Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan zulmün PKK’yı yarattığı ileri sürülmektedir. Aslında bu hiç de böyle değildir. PKK, 1980 yılındaki baskılara karşı ortaya çıkmamıştır. Tam tersine güneydoğudaki solcu Kürt örgütleri 1980 yılında tasfiye edilince meydan PKK’ya kalmıştır. Sovyet yanlısı ve Talabani destekli DDKO hareketi o dönemde PKK’dan çok daha güçlü bir yapıdadır. Diğer taraftan Maocu cephede Kava, Denge Kava, Devrimci Kava gibi örgütler vardır. Bunların dışında da Kurtuluş-Rızgari çizgisi güçlüdür. Bu örgütlerin 1980 yılında tasfiye edilmesiyle PKK yaygınlaşma olanağı bulabilmiştir. Bu dönemde PKK sessiz kalarak örgütlenmesini şehirlerde ve kırlarda sürdürmüştür. 1984 yılında da eylemlerine başlamıştır.

Yani PKK’nın toparlanması ve güçlenmesi gerçekten de 12 Eylül’le bağlantılıdır. Fakat 12 Eylül baskı yaptığı için değil aksine “12 Eylül PKK’yla ortak davrandı” imajını verecek kadar PKK’ya gelişme ortamı yarattığı için bu bağlantı vardır. O güne kadar önemsiz bir örgüt konumunda kalan PKK’ya karşı çıkan grupların tümü tasfiye edilmiştir.

2000’li yıllara kadar PKK, hem şehirlerde kitlesel bağını yani partisi geliştirmiştir, hem de PKK’nın asıl politik örgütü olmamakla beraber onun güdümünde olan, Leyla Zanaların HEP’inden beri süregelen partilerde egemen olmuştur. PKK’nın gerçek siyasi kanadı ise her zaman illegalde kalmıştır. Kendisini legal olarak dışa vurmamıştır. DTP içindeki kadroları PKK “demokratik” ortamdan faydalanarak yönlendirmiştir. Fakat bunlar Leninist örgütlenme açısından PKK hiyerarşisinin dışında tutulmuştur. DTP’nin yapısı içinde PKK’dan gelen unsunlar olabilir ama bu unsurlar genellikle düşük profillidir. Kendilerini de çok dışa vurmamaktadırlar.

PKK’nın 90’lı yıllarda tasfiye edilmesinin ardından yeniden ortaya çıkmasını bu açılardan analiz etmemiz günümüzü aydınlatıcı olacaktır. Günümüze dönüldüğünde görülmektedir ki çömelmek, çömelmemek değil 1-2 kilometrelik alan içinde Başbakanı ve Genelkurmay Başkanını koruyamamak acıdır.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


fotografın altında geçen şu ifadeler çok hoşuma gitti açıkçası.. çok mantıklı ve determine bir yaklaşım..

"Sıfır noktasında bir siper var
ve o siperde birkaç gün evvel hududun ilerisinden gelen, ileri teknik donanıma sahip güçlerin saldırısıyla burada şehitler verilmiştir. Bunun doğal cevabı uluslar arası hukukun sınırlarından saldırıya uğrayan her devlete verdiği hakkın kullanılması olmalıydı."

Seyhan, İstanbul
24 Ağustos 2010


Cok iyi hatirliyorum 12 eylul sonrasi PKK Avrupada MHP ye degil devrimcilere saldiriyordu hatta birkac kisiyide oldurduler

Cengiz Attila, İstanbul
9 Ağustos 2010


yazar pkk nın gelişmesini doğru analiz etmiş...yanlız bir şeyi eksik söylemiş: 80 öncesi diğer kürt örgütlerini sadece tsk hedef almadı, pkk da aldı...böylece , diğer kürt örgütlerinin bitirilmesinde tsk kadar pkk nın da rolü vardır. şu an ise pkk dışındaki kürt örgütleri, teröre başvurmasalarda, gelecekte türkiye için daha çok bir tehdit ınsuru olabileceklerini düşünüyoru.

Zeki Sezer, İstanbul
7 Ağustos 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40