![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Mavi Marmara’ olayında İsrail tepkisine ilişkin söylenmesi gerekenler var. Önce, kimi tanıkların açıklamalarına bakılırsa, İsrail askerlerinin (karşılarındakilerin ellerinde olmayan) silâhlarının tetiklerine, “one minute” çağrışımıyla ve anlaşılan alaylı bir hava içinde, basmaları “ölüm tehdidiyle meşru savunma yaptıkları” savını inandırıcı kılmıyor. Neredeyse çocuk oyuncağından ancak bir adım ötede olan birtakım gereçlerin her türlü donanıma sahip İsrail silâhlı kuvvetlerini tehdit edebileceğini, dahası ölüm olasılığıyla karşı karşıya getirebileceğini düşünmek gerçekleri saptırmak olarak yoruma açıktır. Hukukun, hattâ insan ilişkilerinin temel bir ilkesi bir eylemle ona tepkinin birbirine uygun orantıda olması gerektiğidir. Bu önemli ölçüye biraz aşağıda daha ayrıntılı olarak değinmek zorundayım. Konuyu başından alırsak, Mavi Marmara gemisine girecekler için Antalya limanında güvenlik denetlemesi olmuşsa, her yerde olması gerekirdi. Ama İstanbul limanında olmadıysa, gemiye oradan binen yolcuların yanlarına tek bir ateşli silâh almadıkları İsrail yetkililerinin sıralayıp fotoğraflarını çektikleri sapan, İngiliz anahtarı ve tahta sopalar gibi araç ve gereçten de anlaşılıyor.
İsrail belgelerinin de belirttiği gibi, “hafif silâh” diye tanımlanan şeyler, bir olasılıkla bir adet sustalı çakı dışında, hemen hemen geminin malı kanısını uyandırıyor. Bunların çok daha fazlasını, kuşkusuz ateşli silâhlar da dahil, ABD’nin New York kentindeki (İtalya, Afrika, İrlanda, Lâtin Amerika, Yahudi ve benzeri kökenli) çocuk ve genç sokak çete üyeleri üstlerinde taşırlar. Yıllar önce, kentin ünlü Times Alanında basit bir müzik dinleme aleti bakmak için girdiğim dükkânda fiyatı fazla bulup sakince ayrılırken, ürününü ille de satmak isteyen satıcı bana karşı şiddet sergilemiş, “siz Engizisyondan ve Nazizmden kaçmak isterken, biz Türkler size böyle delilik yapmadık” deyince olduğu yerde kalma kavrayışını ancak gösterebilmişti. Daha fazla bir tepki aklımın kıyısından bile geçmedi ve aradığımı yan dükkânda buldum. Bu örnekle Mavi Marmara gemisindeki kimi yolcuları aynı sepete koyuyor değilim. Ama bıçakların gemi mutfağı ile altı kafeteryasından sağlandığını İsrail belgeleri de belirtiyor. Gemide bulunması büyük olasılıkla olağan sayılan ve çatışmada kullanılmamış olan bir adet testerenin “silâh” sınıfında sergilenmesi, buna karşılık dokuz canın yok edilmesini olağan gösterme çabası adam akıllı bir abartma kanısını hemen yaratıyor. Benzer biçimde duvar boyamada işe yarayan silindir biçimindeki yuvarlağın yumuşak yerinin çıkarılıp geri kalan bölümünü “silâha dönüştürme” öldürülen dokuz kişinin bedenlerinden çıkan çok sayıdaki mermiyi haklı göstermez. Benzer biçimde, gaz maskeleri ve çelik yelekler ancak savunma önlemleri olabilir, saldırı araçları değil. Bildiğim kadarıyla ve İsrail belgelerindeki yazılı bilgilere göre, ayrıca ele geçen sözde “hafif silâhlar”ın basılı resimlerine de bakarak, Türk tarafının iki İsrail askerine neyle “ateş” ettiğini anlayamadım. Kurşunla yaralanmış ya da öldürülmüş iki İsrail askeri mi var? “Ateşli” silâh nerede? İsraillilerin yayımladıkları resimlerde görülmüyor. Yoksa bu “ateş edildi” sözleri (gerçeğe uymayan bir ekleme değilse, en azından) yanlış bir çeviri mi? Tartışma bizi şu önemli noktaya getiriyor: Hukukun temel ilkelerinden biri “ceza”nın “suç”la orantılı olmasıdır. Zengin hukuk kaynakçası bu ilkenin uzun anlatımlarıyla doludur. Bu ilke yargı kararlarının da vazgeçilmez ölçüsüdür. Bu noktayı Mavi Marmara olayına uyarlarsak, dokuz kişinin ölümünü kapsayan kanlı bir tepki, bir tarafın kendi koyduğu er ya da geç geçici nitelikte olan bir kuralın çiğnenmesi karşısında uygun, orantılı ve geçerli sayılamaz. Yoksa birkaç yüzyıl öncesinin ünlü Fransız romanında ekmek çalan çocuğa çok büyük ceza veren bir döneme doğru geri adım atmış oluruz. Ellerinde tepeden tırnağa donanımlı İsrail askerlerine karşı koyacak güçte silâh bulunmayan bu bir avuç insana karşı havaya ya da ayaklarının önüne ateş etmek mukavemeti kanımca sona erdirirdi. Şu anda yaşıyor olsalardı, eski dostlarım olan (tümü Yahudi kökenli) Shahak, Berger, Liliental ve daha niceleri onlarla birlikte olabilirlerdi. Kuşku yok ki, bu denli İsrail tepkisi gereksizdi, tek yanlı ölümlerle sonuçlanmıştır ve gerilimi sertleştirmiştir. Şu ayrıntı da önemlidir: Adlî Tıp Kurumunda yapılan gözlegörülerde (otopsilerde) yardım gönüllülerinin ölümcül yaralar aldıktan sonra bile, kurşunlanmanın durmadığı ortaya çıkmıştır. Doktorların yazanağına göre, 9 Türk 31 kurşunla vurulmuş, mermiler birkaç metre yakından ateşlenmiştir. Bunlardan Furkan Doğan’ın bedeninde beş kurşun yarası var; ikisi kafatasında, biri sırtında, ikisi de ayaklarında. Beş kurşunla öldürülmüş olan Fahri Yıldız’ın iç organları delinmiş ve çok ileri evrede iç kanamaları saptanmıştır. Cengiz Akyüz’ün yediği dört kurşunun ikisi beynindedir. İbrahim Bilgin üç öldürücü noktadan kurşun yemiştir; ayrıca, bedeni saçma parçalarıyla doludur. Necdet Yıldırım’ın iki öldürücü kurşunla iç organları delinmiş, kaburgaları kırılmıştır. Bir metreden kurşun yiyen Çetin Topçuoğlu’nun bedeninde üç mermi vardır. Cevdet Kılıçlar’a atılan mermi iki kaşının ortasından girmiştir. Cengiz Songür de sırtından vurulmuştur. Bu görünüm “meşru savunma” savının ancak hafife alınabileceğini kanıtlıyor. Kimi önemli ayrıntılara gelince: Örneğin, gemidekilerin, en azından bir bölümünün Batı-karşıtı olmaları bir “suç” değildir. Bu tavrın yorumu Batı’dan ve Batı-karşıtlığından ne anlaşıldığına göre değişir. Batı’da Betthoven ve Einstein da var, Rosenberg ve Hitler de; emperyalizm de, Marksçılık da. Batı-karşıtlığını IHH’ya yaklaştırmak, ya da onunla eşleştirmek gündüzle geceyi aynı tutmak gibi bir yanlış olur. Ne Batı kökenliler vardır ki, Batı’nın günümüz ya da yakın geçmişteki eylemlerine karşıdırlar. Bu eksende siyasi partiler kurulmuş, iktidarlar yıkılmış, düşünürler aydınlıkçı yapıtlar yaratmışlardır. IHH’ya odaklanırsak: Onlardan kimilerinin önder durumunda olmaları kendi başına korkutucu bir olay gibi ileri sürülemez.. Önemli olan onların ne yaptıkları ve onlara ne yapıldığıdır. Ancak, gemiye yolcu kimliğiyle binenlerin bir bölümünün geri kalan yolcularla görevlilerin hareketlerini kısıtlaması, daha ciddî olarak gemi malını kesip biçmesi onaylanamaz. Ancak, İsrail açıklamalarında belirtildiği gibi, gemi görevlileri, özellikle ikinci kaptan ve çarkçıbaşı, söz konusu kesicileri zincirleri parçalayanların elinden almışlardır. Yolcularda para, kimilerinde çok para bulunması olağan sayılabilir. Herkesin kendi harcamasında başına buyruk olabileceği gibi, cebindekileri Gazzelilere vermek de onların bileceği iştir. Eski Yugoslavya federasyonunda silâhlı çatışmalar olurken, kalabalık bir Türk topluluğu olarak ilâç, yiyecek ve para götürmek üzere Bosna’ya gitmiştik. Henüz emekli olmuş bir hanım doktor tüm biriktirdiğini ve emeklilik ödencesini marka ve dolara çevirerek gereksinim duyanlara dağıtmak için yanına almıştı; dağıttı ve kimseden olumsuz bir tepki görmedi. Daha önce yapılmış olan acımasızlıkların sonuçlarını gözlerimizle gördük, ama bizim insancıl yardımımızı engellemek isteyen Sırplar ya da Hırvatlar olmadı. İnsancıl amaçlı malzeme Aşdod limanına ulaştırılıp oradan kara yoluyla Gazze’ye gönderilebilirdi. Bunda Türkiye Kızılayı da yardımcı olurdu. İsrail yetkililerinin buna karşı çıkmayacakları söylenilebilir. Ana amaç yollananların Gazze halkının eline geçmesidir.
Deniz ablukasının hedefi yalnız güvenlikse, abluka kararını alan taraf bu sınırlama altındaki sivil halka insancıl yardıma izin vermelidir. “Yardım” adı altında gönderilenlerin sivil halk yerine “düşman” sayılanlara yaramaması için kimi teknik denetim gereklidir, ama bu yardımın dağıtımında yardımı yapanın denetimi de gerekir. Abluka kararını alan devletin “yansız” konumda olmayacağını düşünmek mantık-dışı sayılmaz. İsrail yetkililerinde kimi yardım malzemesinin “çift amaçlı” kullanıma uygun olduğuna ilişkin bir kanı ne ölçüde gerçekçi olabilir? Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’a tam on bir yıl genel bir ambargo uygulandığında, okullar için gerekli olduğundan dışarıdan getirilen kurşunkalemlere de geçiş izni uzun süre verilmemişti. Gerekçesi kalemin kurşun parçası içindeki bir ayrıntının toptan yok etme silâhlarının yapımında işe yarama olasılığıydı. Irak’a 2003 müdahalesinin nedeni gibi gösterilen bu türlü yanıltmaların gerçek-dışı olduğu ABD önderliğindeki saldırıdan bir süre sonra bütünüyle ortaya çıktı. ABD’nin eski Genelkurmay Başkanı ve sonra Dışişleri Bakanı Colin Powell bu saptırmayı BM’deki uzun konuşmasında anlatmış ve dünya kamuoyunu yanıltmıştı. Bu konuda bir numaralı BM sorumlusu olan Scott Ritter ABD yönetiminin üstündeki baskısını kendi kitabında ayrıntılarıyla anlatır. Irak’a kurşunkalem yasağının saçmalığını, ambargonun kendinin de halka yönelik kolektif bir ceza olarak insan haklarına nasıl aykırı düştüğü geniş çerçevesinde, Viyana’daki BM merkezinde yaptığımız bir toplantıda anlatmıştık. Beşimizin konuşmaları Avusturya’da bir kitap olarak o tarihte basıldı. İktidarı ve muhalefeti simgeleyen kimi kişilerden Mavi Marmara olayı ile İskenderun’daki PKK baskını sırasında akan kanın bir “rastlantı olmayacağına” ilişkin açıklamalar üstüne, bu koşutluk konusunda ne düşündüğü sorulan İsrail sözcüsü PKK ile herhangi bir biçimde işbirliğini temelden reddederek, bu değerlendirmesini onu terörist bir örgüt olarak nitelemesine ve böyle bir sınıflamayla işbirliğinin uyuşamayacağına bağlamıştır. Bu açıklama kıvanç vericidir. Böyle bir mantık da, soyut olarak, doğru kabul edilmelidir. Ancak, yukarıdaki açıklamanın yanlış olduğunu ileri sürmemekle birlikte, İsrail’in Irak Kürtleriyle birkaç yönlü ilişkileri gibi bir gerçek, ayrıca (kimi Türkiye günlüklerine yansıyan haber doğruysa) bir İsrail ileri geleninin İsrail’e karşı çıkan Sovyetler Birliği’nin 1991’de parçalanması gibi, Türkiye de, bu karşıtlığı sürdürecek olursa, onun da parçalanmağa doğru yoıl alacağını söylemesi gibi bir alıntı da var. Konuya geniş bir çerçeveden bakacak olursak, İsrail yalnız Irak’ta değil, Orta Doğu bölgesinin tümünde en yakın ABD dostudur. Bu ilişkilerin (ABD-Britanya bağları gibi) “özel” olduğu birçok metinde yer alıyor. O denli ki, Amerikan dış siyasetinin gereksiz ölçülerde İsrail tercihlerine yakınlığı birçok yayında (bu arada John J. Mearsheimer ile Stephen M. Walt’ın son kitaplarında) şiddetle eleştirilmiştir. Sözü edilen kitaba ilişkin değerlendirmeler yazarların tartışılması neredeyse “yasak” olan bir konuyu en azından yüreklilikle ele aldıkları eksenindedir. ABD siyasetiyle bu içli-dışlılık nedeniyle akan zaman ve değişen koşullarda yarının neler getireceği bugünden söylenemez. Bu bağlamda, Türk ulusunun kökü şanlı Ulusal Kurtuluş Savaşında olan kendi haklarına sahip çıkacak birikimde olduğunu belirtmekle yetinelim. Son birkaç yıldır Kürtlerin, hiç değilse bunlardan kimilerinin, Yahudilerle ırksal ya da başka bir yönden yakın olduklarına ilişkin söylemler var. Bu yakıştırmaların hangi kaynaklara dayandığı henüz belirgin değilse de, yaratılmak istenen yakınlığın günümüz siyasetindeki dönemeçlerle bağlantılı olması olasılığı yüksek görünüyor. İsrail özellikle Kuzey Irak’taki petrolle ve Dicle-Fırat sularıyla ilgilidir. Güney Lübnan’a 1982’de girmesinin önemli bir nedeninin Litani Nehri sularından yararlanmak olduğuna ilişkin bir yorum da vardır. Eski din metinlerinde Filistin’in kimi bölgeleri için “süt ve bal diyarı” gibi bir tanımlama geçerse de, başka yerlerde çöller de uzanır. Bu su gereksiniminin nelere yol açtığına ilişkin benim de Kanada’da, ABD’de ve başka yerlerde basılmış ve BM yayınlarında sık gönderme yapılmış olan kitapçık, kitap bölümleri ve makalelerim bulunuyor. İsrail’in bu su gereksiniminin ve bölgemizde ABD’nin en güvenilir bağdaşığı oluşunun onu ileride hangi noktalara taşıyacağı şimdiden kestirilemez. Irak’ın petrolü bir yana, Mezopotamya’nın su kaynaklarından yararlanma İsrail’in ileriye dönük tasarılarından biridir. Bu arayışın olası sonuçları bugünkünden farklı olabilir. Mavi Marmara anlaşmazlığının nasıl bir karara bağlanabileceğine ilişkin İsrail “çözüm”üne gelince: İsrail sözcüsü kendilerinin bir Hukuk Kurulu olduğunu ve ona bir Avrupalı ve bir de Kuzey Amerika’dan iki kişiyi ekleyerek bunun yeterince “uluslararası” ve güvenilir duruma geldiğini söyledi. Hemen belirtelim ki, kendi hukuk kurulu üyelerinin tümü İsrail yurttaşıdır. Bunların içinde konuya yansız yaklaşmak isteyen bireyler belki de bulunabilir. Ancak, yansız ve uluslararası hukuk kurulu tanımı böyle yapılmıyor. Ayrıca, dışarıdan eklenen iki kişiden biri olan Lord William David Trimble Avrupa’da İsrail Dostları Grubu adlı kuruluşun kurucularındandır. İkincisi de Kanada Silâhlı Kuvvetler eski hukuk uzmanlarından Ken Watkins’dir. Tüm bu topluluğun İsrail yorumlarıyla örtüşeceği söylenebilir. Oysa, bir hukuk kurumunun birinci niteliği bağımsızlığıdır. Böyle bir kuruma yansızlıklarıyla ün yapmış çok sayıda, farklı hukuk anlayışlarını simgeleyen ve değişik coğrafya bölgelerinden gelen erkek ve kadın uzmanların aday olmaları ve onların içinden her yönden eşit dağılım gözetilerek ve tercihen gizli oyla seçim yapılması gibi birtakım yöntemler de geliştirilmiştir. Eğer İsrail yetkilileri hukukun kendilerinden yana olduğuna inanıyorlarsa, olayın gerçekten uluslararası ve yansız bir kurula aktarılmasına karşı çıkmazlar. Hak anlayışı evrensel hukuku düzenleyen ölçülerin üstüne oturmak zorundadır. Uluslararası hukuk hem evrensel hem tutarlı kurallar bütününden oluşmak zorundadır, ama ne yazık ki, güç dengesinde ağır basanlar hukuksal sorunların işleyişini etkiliyor. İsrail’in böyle bir ağırlığı var mı? “Özel” ilişikler içinde olduğu ABD’ni hesaba katarsanız, var! Uluslararası toplumun ortak sorumluluğu, yaşam hakkı en başta olmak üzere, insan haklarının korunması, daha da öte bu kavramın önceliğidir. Bu duyarlılığın bekçilerinin de hukuk ve yargı kurullarının olmaları gerekir. Ancak, bu nitelikte bir görev için siyaseti ve kayırmacılığı değil, hukuk üstünlüğünü baş tacı eden bir kurulun oluşturulması zorunludur. İsrail’in bir tür görev verdiği kurulun yapısı ve geçmişi bu ölçülere uygun olmaktan çok uzaktır. Uluslararası ilişkilerde belirli zamanlarda egemen olan ve o günün koşullarını yansıtan güç dağılımı, geçici bile olsa, hukukun egemenliğine gölge düşürür. Yahudi soykırımından ve benzeri acımasızlıklardan sanık konumunda olan Alman ve Japon yöneticilerini yargılayan Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri bile, (olumlu katkıları bir yana) yalnız İkinci Dünya Savaşını kazanan devletlerin hukukçularından oluştuğu için, çağdaş bilimsel değerlendirmelerde eleştiriliyorlar. Bu yorumların ışığında İsrail’in zaten açıkça yandaşı olan iki yabancıyı da ekleyerek kendi yurttaşlarının çoğunluğuyla oluşturduğu “hukuk kurulu” eleştiriye daha başından açıktır. Hele hukuk yerine kin dolu bir tepkinin dengesizliği açıkça ortadadır. Nürnberg’in ünlü ABD’li başsavcısının “mahkemeler ve kurullar olayları kararlara bağlar, ama sonra da o kararlar kurulları bir tür dava eder” biçiminde bir uyarısı vardır. İsrail’in bu uyarıyı çok ciddiye alması hem hukuka, hem İsrail’e yarar sağlar. BM Güvenlik Kurulu’nun 1 Haziran 2010 tarihli Başkanlık Açıklamasına uygun olarak, “hemen, yansız, saygı duyulacak ve saydam bir inceleme istemek” en doğru yoldur.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||