![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer
O zamanlar kendi okurlarımız dahil çok büyük bir kesimin tepkisini çekmiştik. Ancak biz yine de tespitimizin doğru olduğunda ısrar ettik. Aradan geçen zaman, beş yıl önce bize tepki gösterenlerin çoğuna “siz haklıymaşsınız” dedirtti. Bizin yazdığımız istila tezlerine benzer yorumlar pek çok gazeteci tarafından da dile getirildi. En son geçtiğimiz hafta, istila tezleri AKP içinde de dillendirilmeye başlandı. AKP Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem, Kırıkkale’de yayınlanan Yenigün gazetesine verdiği demeçte, “Şöyle genel bir şekilde bakacak olursak, Kürtler artık çok çalışıyor. Her şeyi ellerine almaya başlıyorlar. Yakında Türkler azınlık olacak ve bir zamanlar Türkler varmış diyecekler. Bir an önce gözümüzü açmamız lazım. Çalışkan olmak zorundayız.” Gerçi Vahit Erdem basına yaptığı açıklamada sarf ettiği sözleri o anlamda kullanmadığını anlatmaya çalıştı ama herkes ne demek istediğini anladı. Böylelikle TÜRKSOLU’nun istila tezleri AKP içinde de dillendirilmeye başlandı. Kürt açılımının bittiğinin resmidir
Her neyse, biz yine Kandil sakinlerine geri dönelim. Bir kaç ay öncesini hatırlayalım. Ne büyük coşkuyla karşılanmışlardı. Davulla, zurnayla, halaylarla... Altlarına bir kırmızı halı sermedikleri kalmıştı. Hoş Özal yıllar önce yine Kuzey Irak’tan gelenleri kırmızı halılarla karşılamıştı. Ellerine de birer kırmızı pasaport verip göndermişti. Özal’ın izinden gittiğini her fırsatta göğsünü gere gere söyleyen Tayyip de belki Kandil sakinlerinin altına kırmızı halı sermemişti ama çıkarıldıkları mahkemede pişman olduklarını söyleme zahmetine bile girmeyen PKK’lıları anında serbest bırakarak çok büyük bir jestte bulunmuştu. Türk milletinin kan ağladığı günlerde Tayyip müthiş bir reklam kampanyasına başlamıştı. PKK’lılar akın akın Kandil’den inip Türkiye Cumhuriyeti’nin şefkatlı kollarına atılacaktı. Nasıl atılmasın ki? Adamlar dağdan indiler, ne sorgu ne sual. Hop! Alındılar 5 yıldızlı otellerde ağırlandılar. E ne de olsa yıllardır dağ-bayır dolaşmanın getirdiği yorgunluğu atmaları gerekiyordu. Hatta adamlar iş-güç kursun diye devletin bunlara para vermesi falan da tartışıldı. Allah’ın teröristleri “Barış Elçisi” ilan edilip memlekette o konferanstan bu toplantıya koştular. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki, adam 19 yıldır dağdaymış. Zannedersiniz ki, dağda taşlar üzerine bilimsel araştırma yapan bir jeolog mübarek. Türkiye’deki bu son derece olumlu şartlardan sıkılan teröristlerimiz netice itibariyle kürkçü dükkanına geri döndüler. Dönmeyip de ne yapacaklardı. Adamlar barış elçisi diye gelip de Beşir Atalay’ın deyimiyle yol kazası olunca adamlar çareyi çekip gitmekte buldular herhal. Adamların sessizce yurtdışına çıkmaları da ayrı bir skandal. Bugün haklarındaki bazı iddialardan dolayı yargılanan TSK mensubu bazı kişiler, yurtdışına kaçabilecekleri iddiasıyla tutuklu yargılanırken PKK’lıların ellerini kollarını sallaya sallaya Kandil Dağı’na gitmeleri nasıl açıklanır bilemiyoruz doğrusu. Demek ki, neymiş? Dağ adamına düz ova yaramıyormuş. Sevr Barış Projesi?!
Hatırlarsınız bir iki ay evvel Habertürk’te Fatih Altaylı’nın programında gazetemiz yazarı ve Ulusal Parti Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’e madara olduktan sonra gündeme almamıştık Mustafa Armağan’ı. Doğrusu kendisini gündemimize alacak önemli bir çıkışını da göremedik. Uzun bir kuluçka döneminden sonra Mustafa Armağan yine müthiş bir ‘bilgi’ yumurtladı. Biliyorsunuz Şeriatçılar Lozan’ın yıldönümü yaklaştıkça hep klasik propagandaya başlarlar: Lozan aslında zafer değil hezimettir. Bu sene de Mustafa Armağan sazı eline almış. Lozan’ın karşısına Sevr’i koyan Mustafa Armağan’a göre Sevr bir barış projesiymiş. Bunu nereden çıkardığına gelince, Armağan’ın kaynağı Atatürk! Evet yanlış okumadınız Atatürk. Mustafa Armağan, 18 Temmuz tarihli yazısında bunu şöyle açıklıyor: “‘Barış projesi mi?’ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, yanlış okumadınız, Sevr bir ‘barış projesi’ydi? Nereden mi çıkartıyorum? Hani şu hepinizin elinin altında olan ama bir türlü sonuna kadar okuyamadığınız ‘Nutuk’tan (ya da şimdilerde kesilip biçilerek iyice sulandırılan ‘Söylev’den). Üzerinde yazdığı adıyla Gazi Mustafa Kemal ‘Nutuk’un sonlarında hem de 4-5 yerde Sevr’den ‘proje’ (‘Söylev’de ‘tasarı’) olarak söz eder.” Mustafa Armağan dayanabileceği en sağlam kayaya dayanmış ama yine de çuvallamış. Velev ki, Atatürk Sevr’den proje olarak bahsetmiş olsun. Birincisi Atatürk ‘barış projesi’ dememiş. İkincisi her proje iyi anlama gelmez. Mesela Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) de bir proje ama Türkiye açısından yıkım projesi. ABD açısından ise iyi bir proje. Aynı şekilde Sevr de Türkiye açısından yıkım projesiydi. Ama emperyalistler açısından da Türkiye’nin paylaşılması projesiydi. Burada meseleye nereden bakıldığı projeye yüklenen anlamı belirler. Eğer Mustafa Armağan ABD cephesinden bakarsa BOP Ortadoğu’yu özgürleştirme projesidir. Yok eğer Türkiye ve Ortadoğu cephesinden bakarsa BOP yıkım projesidir. Aynı şey Sevr için de geçerlidir. Meselenin özü Türkiye’den mi yoksa emperyalistlerin cephesinden mi olaya yaklaşıldığıdır. Biz yine konumuza dönelim. Mustafa Armağan’ın Sevr ile ilgili incileri bununla da bitmiyor. Sina Akşin’e dayanarak Sevr’in zaten ölü doğmuş bir proje olduğunu yazıyor Mustafa Armağan. Hatta İngiltere, Fransa ve İtalya bile bile Sevr’i ölü doğurmuşlar. Burada Mustafa Armağan pusulayı iyice şaşırıyor. Lozan’ı kötüleyeyim derken iyiden iyiye o zamanlar ülkemizi işgal eden emperyalistleri aklama pozisyonuna geçtiler. Bu üç devlet o kadar salak mıydı ki ölü doğurmak istedikleri bir anlaşmayı imzaladılar? İlahi Mustafa gel de kızma. Madem dünyayı paylaşan bu ülkeler bu kadar salak değildi neden Sevr imzalandı? Bu sorunun cevabı Mustafa Armağan’da hem var hem de yok. Armağan’a göre Sevr’i Sevr içinde kalarak anlayamayız. E peki nasıl anlarız? Sevr dışında başka bir “Arşimed noktası” bulmamız gerekirmiş. O Arşimed noktası ne peki? Onu Mustafa Armağan bile bilmiyor. Mustafa Armağan son olarak Vahdettin’in anlaşmayı imzalayıp imzalamadığı meselesine giriyor. Vahdettin’in anlaşmayı imzaladığını cümle alem bildiği için bunda kıvıramayan Mustafa Armağan, “imzaladı ama onaylamadı” tezine sarılıyor. Onaylamamasının sebebi ise zaman kazanmakmış. Ne için zaman kazandığını sorsanız utanmasa ‘Milli Mücadele’nin başarısı için’ diyecek. Halbuki Vahdettin’in niye zaman kazanmaya çalıştığı açıktır. Sadece ve sadece kendisi adına daha iyi koşullar sağlamak için zaman kazanmaya çalışıyordu. Adam tezlere o kadar takla attırmış ki, bunları yazarken benim bile başım döndü. Sevr bir barış projesiyse o zaman Lozan Sevr’in karşıtı olarak bir savaş projesi oluyor. Sevr’i hiçbir emperyalist devlet beğenmiyor ama hepsi imzalayıp Türkiye’ye çullanıyorlar. Mustafa Armağan bir yerde büyüklük göstererek Sevr’in onaylanmamasında Milli Mücadele’nin başarısının payı olduğunu kabul etmiş. Biraz altta bakıyorsunuz ki aslında Sevr’i yırtıp atan Atatürk değil İngilizlermiş. Nasıl mı? Buyurun Mustafa Armağan’dan okuyun: “Bir şey daha: Lozan görüşmelerini kabul etmek suretiyle Sevr’i ‘yırtan taraf’ olarak İngiliz hükümetini tebrik ettiğini görüyoruz. (M. Çufalı, ‘Lozan konferansı ve...’, ATAM, Temmuz 2000, s. 564.) Biliyorsunuz, Sevr’i bizim yırttığımızı söyler dururuz. Öğreniyoruz ki, İngilizler de ondan şikayetçiymiş.” Bu kadar İngilizcilik sıktı değil mi? Adam bir İngiliz parlamentere inanıyor da koskoca bir tarihe inanmıyor. Biz yine de Mustafa Armağan’a bakmıyoruz ve Lozan Antlaşması’nın 87. yıldönümünde bize bu zaferi getiren başta Atatürk olmak üzere tüm Kuvayı Milliye kadrosunu minnetle anıyoruz. Hatip Dicle’den Jeffrey’e mektup
Önceliği Murat Karayılan kaptı. Karayılan, Obama’ya yazdığı mektupta, “Öncelikle ABD devlet başkanlığına seçilmiş olmanızı, halkımız ve örgütümüz adına içtenlikle kutlar, yeni görevinizde size başarılar dilerken, bu seçimin dünyanın her tarafında barış, özgürlük, huzur ve refaha vesile olmasını dilleriz. (...) Bu vesile ile başkanlığa seçilmenizi bir kez daha kutlarken, başkanlığınız döneminde Türkiye, İran ve Suriye’deki halkımızın acı içindeki durumunu göz önüne alarak, Kürt sorunun barışçıl demokratik çözümüne katkılarınızı esirgemeyeceğiniz inancıyla saygılarımızı sunuyoruz.” demişti. Karayılan’dan sonra sözde Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) de Obama’ya bir tebrik mesajı göndermişti. Mektupta “Biz KNK adına, ABD Başkanlık seçimlerinde Sayın Barack Obama’nın zaferini kutluyoruz. Umut ediyoruz ki, Sayın Barack Obama’nın da dediği gibi bu seçimler ABD, Ortadoğu ve tüm dünya için değişimin vesilesi olur. Ayrıca halklar arasındaki sorunların diyalog ve barış temelinde çözümünü, tüm dünyada demokrasi ve özgürlük temel değer ve amaç olmasını diliyoruz. Bu çerçevede Kürt sorununun çözümü için de Sayın Obama’nın Amerikan siyasetinde değişim yapmasını umut ediyoruz. Amerika’nın PKK’yı düşman ilan ettiği siyaset değiştirilsin.” deniliyordu Son olarak ABD’ye mektup atma sırası eski DEP milletvekillerinden Hatip Dicle’ye nasip oldu. KCK operasyonu kapsamında tutuklanarak Diyarbakır Cezaevi’ne konan Dicle, ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’e mektup gönderdi. Mektubunda ABD ve AB’nin sözde Kürt sorununun çözümünde misyon yüklenmesini istemiş. Teröristbaşı Apo’nun ve PKK’nın sürece dahil edilmesini ve demokratik bir anayasanın yapılmasını talep eden Dicle, “Bu konuda Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği gibi güçlü siyasi aktörler olumlu bir misyon yüklenebilir ve yüklenmelidir. Zaten bu mektubu sizlere yazışımın ana amacıda budur. 35 yıllık siyasi tecrübemin ışığında belirtmek isterim ki, Türkiye’deki Kürt sorunu PKK ve İmralı adasındaki lideri sayın Abdullah Öcalan devreye sokulmadan, bir şekilde onlarında onayı alınmadan çözülemez. Büyükelçiliğiniz aracılığıyla Başkan Sayın Obama’ya, Nobel Barış ödülü ile kendisine biçilen tarihi misyonu bu köklü sorunda da yerine getireceğine olan güçlü beklenti ve güven duygularımı iletiyorum.” demiş. PKK’nın ABD taşeronu bir örgüt olduğu biliniyordu da son zamanlarda bu kadar açıktan Amerikancılık yaptıkları görülmemişti. Demek ki, artık onların da saklacak bir şeyleri kalmamış. Yılmaz Özdil’den “Yumruk (2)”
Hatırlarsanız Ahmet Türk Samsun’da bir türk genci tarafından yumruklandığında Yılmaz Özdil’in “Yumruk” yazısı olay yaratmıştı. Koskoca medya camiasından Özdil’i savunanların sayısı bir elin parmaklarını geçmemişti. Kürtçü ve yandaş medya ise Özdil’e karşı adeta bir linç kampanyası başlatmıştı. Özdil “Yumruk (2)” yazısında konu yargıya havale edildiği için bugüne kadar bir şey yazmadığını belirtiyor. Zira Adana ve Diyarbakır’da yazı hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu. Soruşturmayı yürüten savcılar doğal olarak yazıda herhangi bir suç unsuruna rastlayamadılar ve Yılmaz Özdil hesap defterini açtı. “Yukarıda örneklerini verdiğim lavukları bi kenara bırakıyorum... Tükürmeye bile değmez. Ancak...” diyerek kendi gazetesiyle hesaplaşmaya başladı. İlk hedefi Hürriyet’in okur temsilcisi Faruk Bildirici’ydi. Köşesinde kendisini eleştiren Bildirici, Özdil’in görüşlerini dinlemeden tek yanlı yorumda bulunmuştu. Özdil, Bildirici’ye kısaca “Bu ayıpla yaşasın” dedi. İkinci hedef ise Basın Konseyi idi. Üye olmadığı konsey tarafından, kınanmasına gerek olmadığına karar verilen Özdil, “Benim hakkımda işlem başlatan Basın Konseyi, suç olmasına rağmen ‘ırkçı, faşist, katil’ diye iftira atanlar hakkında niye işlem başlatmadı? ‘Yılmaz Özdil’i niye öldürmüyorlar’ diye soranı niye kınamadı?” dedi ve onlardan da özür beklemediğini belirtti. Ha bu arada unutmadan Basın Konseyi başkanının Hürriyet yazarı Oktay Ekşi olduğunu hatırlatalım. Yani Özdil o süreçte sırtından vurulmuş. Yöresel Eker Bizim peşmerge giysisi dediğimiz giysi, Bakan Beye oldukça yakışmış. Yandaki resim düğünden bir kare. Gördüğünüz üzere Bakan Eker, kendisi gibi yöresel kıyafetli birkaç kişiyle halaya durmuş. Görünüşleri her ne kadar PKK’lı teröristleri de andırsa ilgileri yok tabii. Elbiseyi çok seven Bakan Eker, düğünden sonra da elbiseyi çıkarmamış ve kaldığı otele yöresel kıyafetlerle gitmiş.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||