Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - 'Mavi Marmara' tartışmasında denge: 1
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türkler ve Kürtler
birlikte mi yaşıyor?
ÖZGÜR ERDEM
Türk milleti kararını verdi: “Apo asılsın”
ALİ ÖZSOY
Tayyip
12 Eylül 1980 anayasasına “evet” demişti!
İNAN KAHRAMANOĞLU
Tayyip’in “anası”
terörist çıktı!
OKAN İŞBECER
Vahit Erdem
ve Kürt istilası
TUĞRUL ÇELİK
Kürtler yeni parti kurdu
TÜRKKAYA ATAÖV
‘Mavi Marmara’ tartışmasında denge: 1
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Türk devletleri arasında “sıfır problem” politikası
ESER ÖZALTINDERE
PKK terörünü canlandıran AKP politikalarıdır!
İmza Kampanyası Fotoğrafları
Basında İmza Kampanyası
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
'Mavi Marmara' tartışmasında denge: 1

Bu tartışma ekseninde benim ilk öne çıkarmak zorunda olduğum nokta şudur: ‘Mavi Marmara’ olayı çerçevesinde, öldürülen dokuz Türke ilişkin olarak İsrail belgelerinde içtenlikli bir üzüntü ifadesini görmek için olağanüstü iyi niyetle yaklaşmak gerekiyor. Üstelik, benim elimdeki yazılı İsrail belgelerinde “üzüntü” sözcüğüne rastlamadım bile. Belki bana ulaşmayan kimi belgede vardır. Olmasını isterim ve kıvançla karşılarım. ABD’nin baş düşmanı kabul edilen Stalin öldüğünde, Vaşington’daki yönetim bile resmî üzüntülerini bildirmekten geri kalmamıştı. Bendeki belgelerde “militanlar öldürüldüler” biçiminde soğuk tanımlamalar var. Muhalif, ama ateşli silâhı olmayan kurbanın bir tür suçlu olması gibi.

Ambargoyu aşma girişimi gibi (yalnız kimi Türklerin değil 32 ülkeden birilerinin, bu arada İsrail’den Yahudilerin ve bir de Knesset üyesi bir Arabın katıldığı) bir olayda dokuz Türk’ün öldürülmesi karşısında sıradan bir “üzüntü” sözcüğü de, o da benim anımsatmam üzerine, hafif kalır. Hele Türklerin geçmişte bir değil birkaç kez ya toptan ya da binlerce Yahudiyi kurtardıkları bir an için anımsanırsa. Ataları Türkiyeli olan Yahudiler, bugün ülkemiz yurttaşı olsunlar olmasınlar, yaşamlarını kentlerimizde, İsrail’de, Amerika’da ya da Avrupa’da sürdürüyor olsunlar, bu varlıklarını her zaman övündüğümüz Türk dostluğuna borçludurlar. Bu nedenlerle, ben Türk olarak, anımsatmama gerek bile kalmadan, kendiliğinden dile getirilen “üzüntü”yü, giderek daha fazlasını çok yerinde bulurum.

‘Mavi Marmara’ olayı çerçevesinde, öldürülen dokuz Türke ilişkin olarak İsrail belgelerinde içtenlikli bir üzüntü ifadesini görmek için olağanüstü iyi niyetle yaklaşmak gerekiyor. Üstelik, benim elimdeki yazılı İsrail belgelerinde “üzüntü” sözcüğüne rastlamadım bile.

Şunu da anımsamak, bu bağlamda, fazla sayılmaz. Biz, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri Türkleri olarak, dünya Yahudiliği ile sorunlar yaşamadık. Avrupa’da Engizisyon ve Nazi dönemleri egemen olduğunda, onlara yalnız yaşam hakkı değil, onun üstünde türlü haklar tanıdık. Aynı hakları devletimizin egemenliği çerçevesinde türlü ırk, din, mezhep ve dilden Balkan, Anadolu, Orta Doğu ve Kuzey Afrika halklarına da tanıdık. Ama bunlardan Yunan, Bulgar, Ermeni gibi kimilerinin Bosna-Hersek’ten Kırım’a ve oradan Kafkasya’ya değin, ne yazık ki (çoğunluğunu Türklerin oluşturmasıyla) yaygın yazılmamış bir Müslüman kıyımına giriştiklerini biz iyi biliyoruz. Kendi arşivlerimiz bir yana, özellikle Britanya belgelikleri ölü ve göçmenler olarak milyonları kapsayan kanlı olaylara ilişkin ilk elden bilgilerle doludur. İşte, bu kanlı olaylarda Yahudiler bize karşı cephe almadılar. Ben bunun altını çizip bu gerçeği bugün de anımsatmak istiyorum. Dünya Yahudiliğiyle bunca yıldır dost geçinmemizin nedeni de budur. Halklar arasında bu dostluğun korunmasında yarar var ve her iki tarafa da görevler düşüyor.

Öte yandan, 15’inci yüzyıl ve 1930’lar Yahudileriyle bugünkü İsrail’in aynı anlama gelmediğine ilişkin olan yayınlar artık birkaç katlı bir kütüphanenin raflarını doldurur. Örneğin, siyasal ve ulusalcı bir Siyonizme karşı çıkan (Elmer Berger, Benjamin M. Joseph, Cheryl A. Rubenberg, Israel Shahak ve Norton Mezvinsky gibi) Yahudi kökenli aydınların kendine özgü uzun ve köklü bir geleneği bile söz konusudur. Tek yanlı olarak 1948’de kurulan Yahudi devleti o tarihte sözde düşülküsel (ütopik) bir toplum peşindeki Siyonizmin başarısıydı. Yahudiler o devlette Yahudi-düşmanlığının adaletsizliklerinden uzak yaşamakla kalmayıp, kendi insancıl ve barışçı demokrasilerini yaratacaklar ve öteki uluslar için de bir tür yol gösterici ışık olacaklardı.

İsrail’in altı-günlük 1967 Savaşı sonunda kendine kattığı topraklar, 1982’de Lübnan’ı işgâli ve 1987’de başlayan “intifada”ya karşı orantısız tepkilerinden sonra, özellikle önde gelen Yahudi aydınların yayımladıkları kitap ve bilimsel yazılar bu devletin karanlık yanlarını gündeme getirdi. Yalnız onlar da değil. Örneğin, Lübnan’da İsrail’in varlığını inceleyen uluslararası bir uzmanlar kurulunun şu sorulara verdiği yanıtlar söz konusu devletin niteliğine 1948’deki beklentiden çok farklı tanılar koyuyor: İsrail Lübnan’da uluslararası hukukla çatışan saldırgan bir siyaset güttü mü? İsrail silâhlı kuvvetleri, savaş hukuku dahil olmak üzere, uluslararası hukukun yasakladığı silâhları ve yöntemleri kullandı mı? Filistinli, Lübnanlı ya da başka tutsaklara hukukun onaylamadığı insanlık-dışı ya da alçaltıcı muamele yaptı mı? Sivil nitelikteki hastahaneleri, okulları ya da askerî olmayan başka hedefleri bombaladı mı? Kentleri, ilçeleri, bucakları, köyleri, ya da göçmen barınaklarını topla uyumlu biçimde dövdü mü? Halkı dağıtma, sürme ya da her hangi bir muamelede uluslararası hukuku çiğnedi mi? İsrail Hükümeti Lübnan’a uluslararası hukuka göre geçerli bir nedeni olmadan mı saldırdı? İsrail yetkilileri ya da silâhlı güçleri Beyrut’ta Sabra ve Çatila göçmen barınaklarında uygulanan kıyımda, doğrudan ya da dolaylı olarak rol aldılar mı?


Sabra ve Çatila Katliamı


Kana Katliamı


Gazze Katliamı

İsrail Lübnan’da uluslararası hukukla çatışan saldırgan bir siyaset güttü mü? İsrail silâhlı kuvvetleri, savaş hukuku dahil olmak üzere, uluslararası hukukun yasakladığı silâhları ve yöntemleri kullandı mı? Filistinli, Lübnanlı ya da başka tutsaklara hukukun onaylamadığı insanlık-dışı ya da alçaltıcı muamele yaptı mı?
Sivil nitelikteki hastahaneleri, okulları ya da askerî olmayan başka hedefleri bombaladı mı? Kentleri, ilçeleri, bucakları, köyleri, ya da göçmen barınaklarını topla uyumlu biçimde dövdü mü? Halkı dağıtma, sürme ya da her hangi bir muamelede uluslararası hukuku çiğnedi mi? İsrail Hükümeti Lübnan’a uluslararası hukuka göre geçerli bir nedeni olmadan mı saldırdı? İsrail yetkilileri ya da silâhlı güçleri Beyrut’ta Sabra ve Çatila göçmen barınaklarında uygulanan kıyımda, doğrudan ya da dolaylı olarak rol aldılar mı? Ne yazık ki, bu temel soruların yanıtları bir sözcükle “evet”ti.

Ne yazık ki, bu temel soruların yanıtları bir sözcükle “evet”ti. Yıkım, ölü ve yaralılar bir yana, İsrail’in gereksiz yere bombaladığı okullar, hastahaneler ve benzeri sivil hedeflerin yalnız dizelgeleri bile kitap boyutunu kapsayacak uzunluktadır. Unutmamalı ki, bu kurulun başkanı eski İrlanda Dışişleri Bakanı ve eski BM Genel Sekreter Yardımcısı, ayrıca 1974 Nobel Barış Ödülü ile 1978’de Amerikan Adalet Madalyası sahibi Seán MacBride’dı ve öteki üyeler de ABD, Britanya, Fransa ve Almanya’nın önde gelen uzmanlarıydılar.

Genelde İsrail’in epeyi kana ve yıkıma neden olan saldırı ve işgâl eylemlerinden yalnız bir tanesi olarak kabul edilen Lübnan’a müdahalesi ile bu olaya hukuk yönünden yapılan eleştirilerde birçok dersler saklıdır. Konumuzla bir ölçüde bağlantısı olabilir diye, bunun yalnız Batı Beyrut’un ablukasıyla Sabra-Çatila kıyımı üstünde kısaca durmakta yarar var. Şimdi Gazze’ye uygulanan abluka ve ambargo girişimleri (bombardımanlar gibi) önce sivil halkı etkiler. Bu nedenle savaş hukukuna aykırıdır. Böyle olduğu Dördüncü Cenevre Antlaşması Madde 23’de yazılıdır. İsrail de bu Antlaşmayı imzalamış olan bir devlettir. Bu Antlaşmaya ek olan 1977 Potokolü Madde 54/1 ile 70/2 de aynı yasağı yineler. Özetle ve bu antlaşmalarda belirtildiği gibi, bir savaş yöntemi olarak sivillerin açlığa mahkûm edilmeleri yasaktır. Lübnan’da abluka birçok insancıl amaçlı örgütlerin karşı çıkışına neden olmuştu. Günümüzde Gazze ablukası da benzer tepkiyi doğuruyor, çünkü siyasal bir anlaşmazlıkta suçsuz sivil halk tutsak edilemez.

Beyrut’un (BM’in onayıyla kurulan) iki Filistin göçmen yerleşmesinde 16-18 Eylül 1982’de tüm dünyayı sarsan bir kıyım oldu. Bu iki yeri ben de görmüş, orada yaşayanların evlerine girip onlarla konuşmuştum. Bir Filistinliyle evlenmiş Urfalı bir hanımı da anımsıyorum. Uluslararası kurul üyeleri ve (Time’dan Robert Survo gibi) kimi basın görevlileri, benim de gözlemlediğim gibi, orada hiçbir askerî hazırlığa tanık olmadılar. New York Times günlüğünün yazdığı gibi, silâhlı Filistinliler ABD deniz piyadelerinin de katıldığı çok-uluslu bir gücün denetiminde en geç 1 Eylülde Lübnan’dan çıkmışlardı. Raphael Israeli’nin editörlüğünü yaptığı ve FKÖ’nün Lübnan’daki varlığına İsrail yönünden ışık tutan kimi seçilmiş belgeleri bir araya getiren kitap kuşkusuz bende de var. Ancak, FKÖ Sabra-Çatila olayından önce Beyrut’tan ayrılmıştı. Üç kilometre kare üstünde 90.000 kişinin yaşadığı bu yerleşme yerlerinde tam bir sessizlik vardı. İsrail de işgâl gücü olarak bu insanları korumak zorundaydı. Cenevre Antlaşması bu görevi işgâl eden tarafa verir. Ek Protokol Madde 50, 73, 75-77 bu konuda son derece açıktır.

Ancak, İsrailliler bu yerleşmeleri karadan ve denizden bombaladılar, üç giriş kapısını kapattılar, keskin nişancıları devreye soktular, uçakları alçaktan uçtu, tanklar ateş etti, kıyımda öne çıkan İsrail-piyonu Falangistler için havayı aydınlattılar ve Ariel Sharon’un saldırının başladığını bildiren İsrail komutanı Amir Drori’ye yanıtı şu oldu: “Kutlarım. Dostlarımızın harekâtına yetki veriyorum.” MacBride’ın başkanı olduğu kurulun 282 sayfalık uzun gerekçeli yazanağının özeti budur.

Demek ki, Sharon’un sorumluluğu daha 1982’de en ayrıntılı biçimde bu uluslararası kurulca saptanmıştı. Onun suçlanmasının nedeni, Ankara’daki İsrail Büyükelçisinin bana dediği gibi kendi ülkesinde şu sırada Mavi Marmara olayına eğilmekte olan hukuk kurulunun kararı değildir. Suçlama yüksek nitelikte uluslararası bir kurulca çok önceden ve inandırıcı biçimde zaten yapılmıştı.

İsrail’in geçirdiği evreler oradaki yönetimi bugünkü konumuna getirip oturttu. Ama bu evreleri ta başından günümüze eleştirenler bu devleti oldukça sık yalnızlığa itmiş, bu yalnızlık da onun gitgide uçlara kayması sonucunu doğurmuştur. Bu eleştiriler zincirini ilk usa vuran birkaç noktayla şöyle özetleyelim: ABD’nde “Yahudilik Adına Amerikan Konseyi” (American Council for Judaism) Yahudiliği yalnız bir din olarak görüyor ve Filistin’de bir Yahudi devletine karşı çıkıyordu. Thomas A. Kolsky’nin bunun özellikle 1942-48 yılları arasındaki uğraşını konu edinen kitabıyla söz konusu konseyin başkanı Berger’in yayınlarına bakmak gerekir. Birçok Yahudinin büyük olasılıkla bilmediği yetkili bir Amerikan görüşünü buraya almam bu noktayla ilgili ve sarsıcı bir ekleme olacaktır. İsrail kurulurken ABD Dışişleri Bakanlığında Yakın Doğu ve Afrika İşleri Bölümü Başkanı olan Büyükelçi Loy W. Henderson üst düzeye sunduğu 22 Eylül 1947 tarihli ve o zaman “çok-gizli” damgalı yazanağında Filistin’i bölerek Yahudi devleti kuran öneriyi şöyle değerlendirmişti: “Bunlar teokratik ve ırkçı bir devletin ilkelerini kabul etmiş oluyorlar.” Bu kaynak yalnız Henry Cattan ile Prof. W.T. Mallison’un akademik düzeyi yüksek olan değerli kitaplarında değil, ABD Hükümetinin yayımladığı “Birleşik Devletler’in Dış İlişkileri” (Foreign Relations of the United States) başlıklı 1947 yıllığında da vardır.

Filistinli göçmenlerin durumu, yeni ve eski İsrail yerleşmeleri, Batı Yakası’ndaki su kaynaklarının İsrailce kullanımı, İsrail işgâli altındaki topraklarda Filistinli çocukların konumu ve benzeri sorunlara ilişkin bu devletin resmî ve eleştiriye açık uygulamaları çok sayıda yayının konularıdır.

Özellikle 1948 dolaylarında İsrail, Filistin, bu ikisi arasındaki anlaşmazlık ve ABD-İsrail ilişkileri gerçeklerden saptırılmış biçimde sunuluyordu. Bu sapmalardan o geçmiş tarihlerde ayrılanlar da “yanlı davranmak” ya da daha kötüsü, “Yahudi düşmanlığı”yla bir çırpıda yana itiliyorlardı. Bu bağlamda, ABD’nin Orta Doğu’daki vazgeçilmez dostu o bölgenin tek “demokrasisi” denen İsrail’di. Bu kısıtlı görüşü yayan bunca kitap içinde en etkilisi belki de Nadav Safran’ın “Güç Durumdaki Bağlaşık İsrail” (Israel: The Embattled Ally) adlı ve kullandığı 390 kaynaktan hemen hemen tümünün bu yerleşik ama dengesiz görüşleri destekleyen kitabıdır. Ne var ki, köprülerin altından çok sular aktı. İsrail’in örnek bir demokrasi olduğuna ilişkin sav çok geride kaldıktan başka, “güç durumda” denen bu devlet nükleer başlıklı füzelere sahip az sayıdaki dünya ülkelerinden biridir.

Mavi Marmara olayı anlamlı geçmişi olan bu çerçevede düşünülürse, daha gerçekçi olur. Kuşkusuz, bu son olayda nelerin yaşandığı birinci derecede önem taşır. Ancak, hiçbir şey gibi, bu da tek başına ele alınamaz. Olayın yalnız kendine değinmeyi bundan sonraki yazıda sürdürelim.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Mustafa Kemal'in söylediği gibi... Türkiye'nin her karış toğrağı Türklerindir. Etnik köken ne olursa olsun bu ülkeyi kimse bölemez. Ne mutlu Türküm diyene....

saygılar...

Murat Pira, İzmir
28 Temmuz 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40