![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tuğrul Çelik Fotoğraf İsrail’den… Habere göre resimdekiler Kürt kökenli İsrail vatandaşları. Ellerindeki pankartlarda çoğu efendilerinin dilinde, kimisi de efendilerinin kendileri için yarattığı uyduruk dilde “Kürdistan’a özgürlük” yazıyor. Gösterinin Mavi Marmara olayından sonra, tıpkı Türkiye’deki Şeriatçıların ellerinde yeşil Şeriat bayraklarıyla sokağa salınıp, Tayyip tarafından tıpkı “Davos şov” dönüşü bağırtılmaları şeklinde gelişen gösterilerin, İsrail versiyonu olarak görebilirsiniz. Ama mesele sadece Tayyip değil. Yoksa ABD’nin “Büyük Kürdistan” projesinin eşbaşkanı Tayyip, aynı zamanda PKK’nın da eşbaşkanlığını yaparken Kürtlerle gerçekten bir sorunu olması düşünülebilir mi? Kürtlerin İsrail’den ortaya koydukları bunun çok daha ötesinde bir şey. O da açık Türk düşmanlığı. Zamanlama olarak da Türkiye-İsrail ilişkilerinin gerildiği bir döneme denk gelmesiyle Kürtler tarafından yakalanan iyi bir fırsat. Kürtlerin taşıdıkları bir pankart var ki, açık açık küfür içeren ve benzerlerini Osman Baydemir ve Sırrı Sakık gibilerinden duyduğumuz içerikte. Elinde “Fuck Turkey” yazılı bir pankart taşıyan Kürt, içindeki Türk düşmanlığını kusmak için Osman ve Sırrı gibi hemcinslerinin yöntemini kullanmaktan geri kalmamış. Kürt, Türk’e her yerde düşman… Hâlâ Türk-Kürt kardeşliği palavrasına inanmayı sürdürmekte ısrarlı olanlara duyurulur. Müslüman düşmanı Tayyip’in
Tayyip geçtiğimiz hafta Sırbistan’daydı. 11 Temmuz 1995’te yaşanan Srebrenitsa Katliamı’nın 15. yıldönümüne denk geldiği için, Tayyip’in bu ziyaretinin Sıplar tarafından katledilen 8372 Bosnalı Türk’ün anması için yapıldığını düşünebilirsiniz. 15 yıl önce Srebrenitsa’da katledilenlerin bugüne kadar yarısının kimliğine ulaşılabildi. Bu yıl da 775 kişinin daha kemiklerine ulaşıldı. Kimi zaman beş ayrı toplu mezarda çıkan kemiklerin dışında, daha bulunup kimliklerinin tespit edilmesini bekleyen dört bine yakın kayıp var. Peki 15 yıl önce ne olmuştu? 1992 yılında “Büyük Sırbistan” hayaliyle harekete geçen faşist Sırp birlikleri, 1993’te BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da, Avrupa’nın orta yerinde, yani “medeniyet”in beşiğinde Bosna Sırp Cumhuriyeti ve Sırp Demokrat Partisi lideri Radovan Karadziç ve General Ratko Mladiç öncülüğünde harekete geçip etnik bir temizliğe giriştiler. 11 Temmuz 1995’in ilk saatleriyle BM’nin güvenli bölge ilan ettiği ve Hollandalı Barış Gücü askerlerinin korumasındaki Bosnalı Türkler, Potoçari Kampı’nda Sırplar tarafından teslim alındılar ve bir hafta içinde, bugün kemiklerine ulaşılanların gömüldüğü Potoçari, 8372 Türk’ün ilk mezarı oldu. Peki BM bünyesinde görevli Hollandalıların görevi neydi? Güvenli Bölge denilen Srebrenitsa’ya sığınmış savunmasız Türklerin sorunsuz bir şekilde katledilmesini sağlamaktan başka neydi? Hollanda Barış Gücü komutanının Sırp General Ratko Mladic’le tokuşturduğu kadeh sınırız her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Bugün Srebrenitsa’ya gelen ve soykırımdan haberi olmadığını belirten Hollanda Barrış Gücü askerleri, o gün de tüm dünyadan bu katliamı saklamışlardı. Hatta kimi Sırp faşistlerinin üzerinde Barış Gücü üniforması da vardı. İşte aradan geçen 15 yıl sonra 775 kişinin daha cenaze töreni Potoçari Mezarlığı’na gömülürken, Tayyip de timsah gözyaşlarıyla katledilen Müslümanların ardından son görevini yapıyor görünmek için elinden geleni yaptı. Yanında götürdüğü eşi de yine salya sümük ağlamaktaydı… Tayyip’in esas amacı çok geçmeden anlaşıldı. Bir gün sonra Türkiye, Sırbistan’la vizeleri kaldırdı ve birtakım ekonomik anlaşma imzalandı. Zaten Türkiyeli Tayyip’in, Türk davasını savunduğu nerede görülmüş? Belki unuttuk ama Doğu Türkistan’da Uygur Türkleri katledilirken, Çin’le bilmem kaç milyon dolarlık ticaret anlaşması yapan da AKP değil miydi? Müslüman düşmanı Tayyip, ABD’nin büyük projesinin eşbaşkanı olarak binlerce Iraklı Müslümanın kanına giren adam değil mi? Ya da İran’ın bir an önce vurulması için çırpınan bir provokatör … Şimdi Tayyip, Srebrenitsa’da katledilen Türklerin acısın paylaşıyor numarasıyla esas amacını gerçekleştiriyor. Yeni Osmanlıcılığın savunucuları Srebrenitsa’da yaşananları, Türklük düşmanlıklarından olsa gerek, özellikle bir Müslüman katliamı olarak sunuyorlar. Evet, katledilen Bosnalı Müslümanlardı ama niçin katledildikleri bizzat Sırp kasaplarının ağzından dökülüyordu: “Türklerden intikamımızı aldık!” Aynı şekilde olayın canlı tanıklarının anlattıkları ve ortaya çıkarılan General Mladiç’in günlükleri de gerçeği ortaya koyuyor: “Sırplar bizi taşıdığımız Türk isimlerimizden dolayı öldürdüler.” Sırplar “Burada Türkleri istemiyoruz, bütün Türkleri Türkiye’ye göndereceğiz” diyerek Türkleri katlediyor ve bu sloganlarını Srebrenitsa’nın dört bir yanına yazıyorlardı: “Sve Turci u Turciju- Bütün Türkler Türkiye’ye” Potoçari’de 775 Türk daha gömülürken, Karadziç’in partisi de başta soykırım suçundan yargılanmakta olan Karadziç olmak üzere katillere ödül veriyor. Türkiyeli Tayyip Sırp kasaplarının 15 yıl önce başlattıkları işi, son sekiz yıldır devralmış devam ettiriyor. Sırplar, Türkleri katlederek Balkanlar’dan sürmeye çalışıyorlardı. Türkiyeli Tayyip de Türk kimliğini yok ederek, Türklüğü Türkiye’den silmeye çalışanların projesine eş başkanlık yapıyor. Tayyip’in Srebrenitsa’daki işi, Türk varlığını Balkanlardan silmeye çalışanlarla anlaşmak ve onları övmekmiş meğer. Baksanıza, Sırbistan’la ilgili olarak “Balkanların önde gelen aktörü” ya da “Sırbistan’ın AB üyeliğini destekliyoruz. Balkanların istikrarına katkıda bulunacak” açıklamalarının başka bir anlamı var mı? Hillary’nin işgal öncesi diplomasisi
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton geçtiğimiz haftalarda epey yoğundu. Hillary’nin rotasını ve ABD’nin genel olarak dış politikasını incelediğimiz zaman, taşların yeni hamleler yapmak üzere yerinden oynatıldığını görebiliriz. Hillary’nin ilk durağı Polonya oldu. ABD-Polonya arası gündemde olan ortak savunma sisteminin bir ayağı olan füze savunma sistemi anlaşması geçtiğimiz hafta onaylandı. Anlaşma imzalanır imzalanmaz, sistemin Rusya’ya karşı hayata geçirildiğine yönelik haberler daha ortaya çıkmadan bizzat Hillary tarafından yalanlandı. Sistemin Rusya’ya karşı geliştirilmediğini altını çize çize belirten Hillary’nin bu sözleri, Obama-Medvedev buluşmasının görüntüleriyle birlikte düşünüldüğünde yeni bir sürecin başladığını ve bu süreçte bir ABD-Rusya anlaşması yapıldığını gösteriyor. En son olarak İran’a yönelik BM’nin aldığı yaptırım kararına Rusya da ABD’yle birlikte evet demişti. Hedefin ne olduğu ise Hillary’nin ikinci durağında belirmeye başlıyor. İlk olarak Bakü’ye gelen Hillary, Ermenistan’a Dağlık Karabağ için baskı yapacağını belirtiyor. Ermenistan’dan Dağlık Karabağ çevresindeki 7 ili boşaltmasını isteyeceğini belirten Hillary’nin bu adımları İran’daki Azerilere göz kırpmasından başka bir şey değil. 1993 yılından bu yana Karabağ Ermeni işgali altında bulunuyor ve Hillary bu çıkışıyla birlikte, İran’ın işgal sürecinde orada yaşayan Azeri nüfusa oynuyor. Hillary’nin başka bir amacının olmadığını, yani Azerbaycan’ın Ermeni işgali altındaki topraklarını geri alması için diplomasi yürütmediğinin en büyük göstergesi de Ermenistan’a geçtiği zaman Ermeni soykırımı anıtını ziyaret etmesi. Hillary’nin Azerbaycan’da katledilen Türkler için yapılan anıtı ziyaret etmediğinin de altını çizelim. Bir diğer gelişme de PKK’nın İran kolu olan ve ABD’nin İran’a saldırısında vurucu gücünde yer alacak PJAK’la ilgili. Son olarak çıkan bir haber, ABD’nin PJAK’la 1994 yılında yaptığı görüşmeleri ortaya koyuyor. PJAK’ın ABD tarafından niçin kurulduğunu da gözler önüne seren belge ve kayıtlarda İran’daki Kürtlerin ABD çıkarları için her şeyi yapabileceklerini belirten açıklamalar da içeriyor. Hillary’nin Azerbaycan atağı, ABD yapımı PJAK’ın İran’daki hareketliliği ve Rusya-ABD ilişkilerinin seyri hedefin İran olduğunu açıkça ortaya koyuyor. “Göğü delen adam” Hindistan’da
Hindistan’da binlerce yıldır Batı’nın getirdiği “medeniyet”e direnen Jarawa Kabilesi’nin medenileştirilmesi için çalışmalar başlamış. Hindistan’da, “Hindistan’ın Aborjinleri” olarak adlandırılan ve Andaman Adaları’nda yaşayıp kent yaşamına uzak duran Jarawalarla ilgili olarak Hindistan Parlamentosu’nun kararı, Batı medeniyet ve sömürgecilik tartışmalarını gündeme getirmiş. Hindistan’ın tarihini incelediğimiz zaman 19. yüzyılda sömürgeci İngilizlerin yıktığı Babürlü egemenliği üç yüz yıl “Batı medeniyeti” dediğimiz kavrama direnmişti. Yani Hindistan’ın Asya’nın ikinci bir Latin Amerika olması 300 yıl gecikmişti de diyebiliriz. “Göğü Delen Adam”a gelince… Göğü Delen Adam-Papalagi kitabı, geçtiğimiz sene başyazarımız Gökçe Fırat’ın gündeme getirdiği ve benim de ancak o zaman haberimin olduğu bir eser. Somoa Adası’nın şefi Tuiavaii, Papalagi adını taktığı Bayaz Adam’ın ülkesinde yaşadıklarını geri döndükten sonra halkına bir konferans verir gibi anlatır kitapta. Batılı Bayaz Adam’ın (Papalagi) özel mülkiyete olan düşkünlüğüne (kitapta sahip olunan meta “şey” olarak geçiyor) bir anlam veremez ve onun yaşamıyla kendilerinin Büyük Ruh dedikleri doğa ile birlikteliğe bağlı yaşamlarının arasındaki uçurumu ortaya serer. Hindistan’daki Jarawaların medenileştirilmesi projesi haberini okuyunca aklıma hemen Göğü Delen Adam geldi. Andaman Adaları temsilcisinin Hint parlamentosuna sunduğu tasarı Jarawa çocuklarının özel okullarda yetiştirilmelerini, giyinmeyi ve yemek yemeyi öğrenmelerini ve modern Hintliler gibi yaşamalarını içeriyor. Yani onlarda olmayıp, “Modern insan”ın sahip olduklarından bahsediyor. Jarawaların, günümüz insanı gibi yaşamayı reddetmesi, onun bir eksiği olarak görülüyor. Hatta onlar gibi halklara “tarihsiz halklar” adı takılıyor. Batının bu klasik ırkçı bakış açısının işleyişini Tuiavaii de çok iyi bir şekilde söylemişti halkına: “Papalagi’yi tanımanızın bir yolu da şudur: Bizi hiçbir “şey”imiz olmadığı için, zavallı, acınası yardıma ve merhamete muhtaçmışız gibi görür.” Hindistan’daki olay, Tuiavaii’nin anlattığı gibi değil mi? Fidel yeniden ekranlarda
Üç yıl önce geçirdiği bir ameliyet sonrası devlet başkanlığı görevini kardeşi Raul Castro’ya bırakan ve dinlenmeye çekilen Fidel Castro, geçtiğimiz hafta on bir aydan sonra yeniden ekranlarda görüldü. Fidel’in ekranlarda on bir ay görülmemesi kimi düşmanlarını oldukça sevindirmiştir. Ama Fidel, Granma’ya yazdığı haftalık yazılarının yanında geçen hafta katıldığı bir televizyon programıyla düşmanlarını hayal kırıklığına uğratırken, bizleri de sevindirdi. Spor kıyafetleri içinde katıldığı programda oldukça dinç görünen Fidel, konuşmasında ABD’nin İran’a yönelik saldırı planlarına deyindi ve ABD’yi uyardı. “İran’ın nükleer programına veya dünyanın diğer bölgelerindeki sorunlara karşı işe yarar adımlar atacağına, ABD şiddet kullanarak Ortadoğu’daki önemli petrol yataklarının kontrolünü ele geçirme amacını güdüyor.” Dünya Kupası sürerken, kupa ile ilgili yaptığı değerlendirmelerin arasında Fidel, İran Körfezi’nde suların ısınmaya başladığını belirtmiş ve ufukta bir saldırı olduğunu belirtmişti. Fidel’in televizyon programı ile ilgili resimlerine bakarken, özellikle iki resmi buraya aldım. İlkinde, programın yapıldığı yerde Fidel’in arkasında Jose Marti’nin bir tablosu var. Fidel’in gençlik yıllarındaki ilk tutuklandığı zaman çekilmiş bir fotoğrafında da yine Marti resmi vardı. İkincisinde de evinde Fidel’i dinleyen Kübalının evindeki Che resmi görülüyor.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||