![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Emine Yenice Bu söz, Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk milletine verilmiş en büyük değerdir. Bağımsızlık savaşı vermiş bir milletin hakkıdır ve Anayasasında bulunması da doğaldır. Kimler, neden uğraşır bu kavramlarla anlamak zor ama anlatmaya çalışmak bir sorumluluktur. Anlayana... Mustafa Kemal Atatürk’ün, askeri dehası yanında en büyük özelliği edebi yönüdür. “Söylev”inde Türk milletinin yaşadığı ulusal bir destanı anlatır. Geniş bir dinleyici kitlesi önünde okunmak üzere hazırlanan bu eser gerçekleri içerir ve Atatürk’ün edebi kişiliğini yansıtır. İkna gücü ile morali alt üst olmuş bir halktan bir ulus devleti yaratır. O’nu görmeyen ve tanımayan Anadolu halkı O’na inanır ve Kurtuluş Savaşı ruhunu yakalar. Bu süreçte Atatürk’ün edebi kişiliği millete umut olmuştur. Toplum, siyasi, sosyal ve ekonomik yönden bir çıkmaza girdiğinde, onları bu çıkmazdan kurtaracak olan edebiyatçıların kalemidir. Çünkü onlar doğrunun savunucularıdır. Güzeli ve iyiyi doğru düşünce ve doğru davranışlar içinde kavrayamazsak, güzel de iyi de tehlikede demektir. Milli Mücadele döneminde Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri de Türk milliyetçiliğinin ve halkçılığın Batıya meydan okuyuşudur. Türk halkını uyandırma isteğidir. Mehmet Emin Yurdakul bu şiirlerini 1914 yılında yazmıştır. “Bu tarih 1921 Anayasası’ndan öncedir” diyerek bir yerlere varmak isteyenler, Türk okurunu zorlamaktadırlar ve bu düşünceler edebi olmaktan uzaktır. Şair, bu şiirlerinde Türk ruhunu taçlandırmıştır. “Cenge Giderken” şiirinde: “Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur / Sinem, özüm Türklük ile doludur” yine “Ey Türk Uyan” şiirinde; “Ey kardeşler uyanın / Şu Türklüğe can verin” yine bir başka şiirinde; “Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım / Şu yaralı bağrıma kara toprak çalayım / Haydi oğlum haydi git / Ya gazi ol ya şehit” halkın duygularını ortaya çıkararak halkı Milli Mücadeleye yönlendirmiştir. O güne kadar aşk şiirleri yazan şair, o süreçte milli şairimiz olur. Bugün, Türk halkının yüreğinde bu duygular aynı derecede yaşıyor. Şehit cenazelerinde ağlayan anne-babaların vatan için söyledikleri sözler, bana Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerini hatırlatıyor. Birilerine de hatırlatmış olacak ama Mehmet Emin Yurdakul’un yüreğinden çıkan feryatlara boğulmuş olan “Türklük” ateşini nasıl anlayamamış!.. Atatürk, “Mehmet Emin Yurdakul’un, Türk milliyetperverliğinin ilahi müjdecisi olan şiirleri, bugünkü mücadelemizin kahramanlık ruhuna doğuş ufku olmuştur.” sözleriyle dizelerdeki sorumluluk derinliğini ve şiir gücündeki yapıcılığı dile getirmiştir. Bugün, “Ben Türk’üm” demekten çekinen insanlarla, Milli Mücadele dönemi halkını karşılaştırdığımda kayıplarımızın çok olduğunu düşünüyorum. Eğitim sistemindeki test tekniği bizi bugünlere getirdi, düşünce birliğimizi bozdu diye düşünüyorum ve üzülüyorum. “Türk bir kavmin, bir kültürün sıfatıdır; birileri sözde hukuk adına bu sıfatı 70 milyon insana vatandaşlık sıfatı olarak dayatmaya kalktığında da birileri kendini vatandaş olarak dahi bu sıfatla tanımlamak istemeyebilir ve yerden göğe kadar haklıdır.” Ben de diyorum ki, haksızdır. “Ne mutlu Türk’ün diyene” sözünde bir dayatma yoktur. Saygıyla bir bilinçlenme vardır. “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım dizelerinin yüreği vardır cesareti vardır. Tarihte birlik ve beraberlik içinde yaşanmış zorlu süreçleri ne karşılığı bilinmez, bugünlerin tartışmalı süreçlerine taşımak bu milletin tarihi gerçeğinden ayrılmaktır. Çanakkale karşımızda dimdik durmaktadır. Bu vatanın temelinde şehit kanı vardır. Bunları görerek, bu milleti bir yerlere getirmek vicdanı değildir. Gerçek doğru, aklın, vicdanın ve ahlakın varoılduğu yerde başlar. Bugün analarımız anayasayı bilmez ama ölen evlatları için “vatan sağolsun” derler. Yurdumuzun doğusunda da batısında da bu böyledir. Kurtuluş Savaşı ile başlayan bu şuur bugün de yarın da böyle olacak. Dünya bin kere değişse de ana-vatan ilişkisi değişmez. Türk anası hiç değişmez. İşte gerçek anayasa bu şuurdur. Köşe yazarımız bir başka paragrafında şöyle diyor: “Yeni anayasada 66. Maddeyi yeniden yazmayalım, bu maddeyi tümüyle anayasadan çıkaralım, herkes Türk değil Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olsun.” Bir aydın nelerle uğraşıyor! İnsanı insan yapan sözcüklerin yüreklerdeki sesidir. Bu sestir bizi birbirimize bağlayan. Doğusuyla, batısıyla bu sözcüklerin ifade ettikleri anlamlarla yaşama sevincini yakalamak zorundayız. Aksi takdirde vatan şairimiz Mehmet Akif’i de anlamamış oluruz. “Bastığın yerleri ‘toprak” diyerek geçme tanı, Bu toprağın altındaki herkes Türk. Yerüstündeki vicdanların bunu anlayamaması bu gerçeği değiştirmez. Hepimizin oturduğu yer belli. Hangi vicdan sahibi bu gerçeğin üstünde otururken yok demokrasi, yok dilim, yok kökenim diyerek kavga etmekte, bu milleti parçalama cesareti göstermekte. Bu klişe sözler, dışarıdan yankılanan sesler olduğu için sürekli tartışma konusu olarak kalmaya mahkumdur. M. Kemal Atatürk, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı hedef göstermiştir. Bütün mesele demokrasi değil uygar olabilmektir. Uygar olabilmenin temelinde, vatanını sevmek, üretmek ve hayatını emek ilkesine göre kurabilmek, balık tutmayı öğrenmek vardır. Toplum bu seviyeye ulaştığında, bu her bireyin sorumluluğundadır. İşte o zaman sorunları çözebiliriz. Sorun bizimse çözüm de bizde demektir. Ancak bu anlayışta bir lideri M. Kemal Atatürk’ten sonra bulamamış olmamız, sorun çözen değil sorun taşıyan bir millet haline gelmemizi sağladı. Mustafa Kemal Atatürk bir demecinde; “Fikirler bir kez faaliyete başladı mı herşey yavaş yavaş düzene girer ve düzelir. Fikrin serbest hareketi ise ferdin düşündüğünü serbest olarak söylemek, yazmak ve verdiği karara göre her türlü teşebbüse girebilmek serbestisine sahip olmakla mümkündür... Fikirler, zorlama ve şiddetle, top ve tüfekle asla öldürülemez... Bir meselenin tartışmasına katılan kimse düşündüğünü, kanaatini açık açık söylemeli, yaptıklarını da kendi namına yapmalı, yaptıklarının sorumluluğunu da kendi üzerine almalıdır. Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.” der. Bugüne kadar biriktirilmiş sorunların çözümünü M. Kemal Atatürk’ün bu demecinde görmek mümkün. Birikmiş sorunları birden çözmek bazı süreçlerde zor olabilir ama bunun için samimi bir niyet içinde olmak bile bu millet için çok şey ifade ederdi. Doğu-Batı arasındaki bu denli üzücü farklılıkları da yaşamazdık; ancak bu, liderce yönetim tarzıdır. Öfkesini bir tarafa koyup gayret içinde çabalayan, eşitlik ilkesinden alrılmayan bir tavrın duruşudur. Bu denli vicdani ve ahlaki tavır sergilemeyen siyasilerin, çözümü anayasada, demokraside, etnik kökende araması bizim birliğimiz için bir çare olamaz bir felaket olur. Yeni bir anayasa yapılacaksa, mecliste birbirlerini boğazlayan babalarla değil analarla yapılmalı belki... Anayasa yapanların, Türk milletinin değerlerin hnesaba katmadan, bu millet adına yersiz-zamansız, uzlaşmasız bir anayasa yapmaya kalkışması rahatsız edici zeminler yaratmaktadır. Anayasa aklın, vicdanın ve ahlakın doğru kullanılmasını gerektirir. Bu süreçte babaların yaptığı kabul edilemez davranışlar, kendi çocukları için, milletin geleceği için ve biz analar için kaygı verici olmuştur.bunun üstüne bir de “Türk” kelimesiyle uğraşmaları düşündürücüdür. Yazımı bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla sonlandırmak istiyorum. Göreceli düşünmek hepimize iyi gelecektir. Nasreddin Hoca, Selçukluların uygarlık döneminde doğmuş ve gençlik yıllarını halkın mutlu dönemlerinde geçirmiş. Sonradan Moğolların istilasıyla çökertilen Selçuklu toplumunda yaşamıştır. Nasreddin Hoca, Moğollara yenik düşmüş bir halkın yaşayabilmesi için onların rahatlamasını mizah yoluyla sağlamaya çalışan bir kişi ya da semboldür. Batı dünyası Nasreddin Hoca’ya bir sosyolog gözüyle bakmış, O’nu nükte çemberi içinde toplumun yaralarını, rahatsızlıklarını ortaya koyan bir halk filozofu olarak kabul etmiştir. Nasreddin Hoca’ya bir gün: – “Hoca kaç yaşındasın?” diye sormuşlar. Hoca: – “Kırk.” diye cevap vermiş. Aradan on yıl geçmiş, Hoca’ya yine sormuşlar: – “Hoca, kaç yaşındasın?” Hoca yine: – “Kırk.” diye cevap vermiş. – “Oldu mu ya Hoca? On yıl önce kırk dedin. Aradan on yıl geçti yine kırk diyorsun.” – “Er kişi sözünden dönmez!...” “Ne mutlu Türk’üm diyene...”
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||