Umut Yalım - ...Ve ömrümüzün en güzel günleri (27)
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Apo'yu ister asarız istersek kazığa bile oturturuz!
SERAP YEŞİLTUNA
Şeyh Sait'i Atatürk asmıştı takipçilerini biz asacağız!
ÖZGÜR ERDEM
PKK terörü masayla mı silahla mı biter?
KAYA ATABERK
Tayyip NATO'yu
Kandil'e değil
Diyarbakır'a çağırıyor
Atatürk ve arkadaşları
Şeyh Sait için
ne demişlerdi
OKAN İŞBECER
Taha Akyol'dan
"Kürt istilası" haritası
TUĞRUL ÇELİK
Barak,
Tayyip'e ne yedirdi?
TÜRKKAYA ATAÖV
İsrail'e 20 soru!
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
ABD'nin yeni aktörü Kılıçdaroğlu
İLYAS SALMAN
Suç
ve toplumsal eşitsizlik
MUSTAFA İZBERK
Dil devrimini niçin -boyumca bosumca- sürdürüyorum-II
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (27)
EMİNE YENİCE
Ne mutlu Türk'üm diyene!
 
 

Umut Yalım
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (27)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Deminki uzun konuşmam beni epey yordu. Durmaksızın, bir yarımdır konuşuyorum sanırım. Konuşunca, var olduğumu duyumsadığım için, konuşmayınca kendimi ölü sanıyorum. Ne dersin, Sağdıç? Velhâsıl, konuşmamız gerek…

“Sana hiçbir zaman, çok konuştuğun hakkında bir imâda bulunmadım; değil mi?”

“Biliyorum, Sağdıç. Belkiyse, inceliğinden demedin.”

“Sana karşı çok ince değilimdir; bilirsin. Bir rahatsızlığım olsaydı mutlaka söylerdim. Merâklanma.”

“Sağol, be!”

“Her zaman…”

“Bağışlayın, araya giriyorum…”

“Ne demek, Suphi Bey, buyrun lütfen.”

“Bir önceki konuşmanızı bir soruyla bitirmiştiniz. Neydi o soru?”

“Ben yokkenki konuşmalarınız hakkında bazı sorularım olacaktı.”

“Buyrun…”

“O konuşmada Kürt ya da Ermeni derken, K ve E hârflerini küçük söylediniz; bu’nda, bir ayrımcılık yok mu sizce?”

“Hârfleri küçük söylemek ne demek yahu? Konuşma sırasında, hârflerin küçük ya da büyük söylendiğini nereden anlıyorsun ki?”

“Biliyorsun ki, Sağdıç, konuşmamız eşzamanlı olarak görsel kayda geçiyor. Oradan biliyorum.”

“Ben bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?”

“Eeeee, bu da benim sırrım olsun.”

“E, öyle olsun bakalım. Daha neler yumurtlayacaksın acaba?!?”

“Suphi Bey, yanıtınız?”

“Birâz suçlayıcı bir ses vurgusuyla sordunuz ancak…”

“Öyle bir niyetim yoktu, Suphi Bey. Yanlış anlaşıldıysam, özür dilerim sizden.”

“Ricâ ederim. O hârfleri küçük söylemem de, bir aşağılama yoktu. O konuşmamda, BeyâzAdam’la işbirliği yapan kürt ve ermeni’lerden sözediyordum. Ve, şimdi de dediğim gibi, büyük hârfi hâketmedikleri için küçük hârfle söyledim Kürt’ü ve Ermeni’yi.”

“O zaman ‘BeyâzAdam’ı neden büyük yazıyorsunuz? Bütün bu korkunçlukların ve kötülüklerin nedeni O!”

“İnsan, düşmanına bile saygı gösterebilir ancak işbirlikçilere gösteremez. Kemâl’imiz, Yunan tutsaklarına en iyi biçimde davranmış ancak işbirlikçileri en sert biçimde cezâlandırmıştır. İşbirlikçiler, düşmandan daha kötüdür çünkü kendi yurttaşlarınızdır. İnsanın, bir seher vâkti, kendi yurttaşınca arkadan vurulması kadar ağır ve kalın bir şey yoktur. Bir çocuğun, anasına ihânet etmesi gibidir. Bağışlanamaz. Ayrıca, demin de demek istediğim gibi, ben yalnızca ihânet eden kürt ve ermeni’lerden sözederken, küçük hârf kullandım; yurttaşımız Kürt ve Ermeni’lerimizden sözederken değil. Zaten kim olursa olsun, ihânet eden biri, fiilî olarak yurttaşlığını yitirmiştir bence.”

“Aynı mantıkla, size de biri ‘Hâin’ damgasıyla yurttaşlıktan attı. Hâinlik, göreceli değil mi sizce de?”

“Bence, değil. Beni ‘Hâin’ diye yurttaşlıktan atanlar, zaten hâindiler. Tıpkı, Kemâl’imize hâin damgasını vurup, O’nu gıyabında idâma mâhkum edenler gibi. Sonunda ne oldu ancak? Kemâl’imize hâin diyenler, en hâin biçimde, bu yurdu İngiliz zırhlılarıyla terketmek zorunda kaldılar; ardlarına bile bakamadan. Aynı Kemâlî durum, bizim devrimci kuşak için de geçerlidir. Asıl hâinler bize hâin dediler, hâinliklerini bizim üzremizden gizlemek için. Asıl anayasayı çiğneyenler, bize anayasayı çiğneme suçunu attılar. Ancak, biz koruyorduk özünde anayasa ve devrimleri. Biz koruduğumuz için de, önce bizi kaldırmaları gerekti.”

“Sözünüzü kesiyorum, Suphi Bey, özür dilerim. Şurada bir adam var, epeydir bizi izliyor. Ya da, bana öyle geliyor.”

“Nerede, Sağdıç Bey?”

“Şu kavağın altında. Kiremit renk ceketli olan…”

“O mu? Sağdıç Bey, O, sizin ilerki hâliniz sanırım. İlerki bir târihte, GeriDepremeli Ân Titremesi yapmışsınız ve şu ânki konuşmamızı-konuşmanızı izliyorsunuz.”

“Ne? Ben olamam.”

“Neden şaşırdınız ki? Ân Kılonlaması yaparken şaşırmıyorsunuz da, bu’na mı şaşırıyorsunuz?”

“Ne bileyim! Birden tuhaf geldi.”

“Şaşırma, Sağdıç. Cidden, adam sana benziyor.”

“Gerçekten benziyor mu?”

“Benziyor.”

“Benziyor, Sağdıç Bey.”

“Ben neden benzetemedim kendime peki?”

“İnsan, kendisine benzemez.”

“Ne dediğinizi pek anlamadım, Sağdıç Bey, ancak içremi bu durum kemirmeye başladı. Ben, bir gidip bakmak istiyorum.”

“Bu, size bağlı bir olay değil, Sağdıç Bey.”

“Neden?”

“O bey, sizin gelecekti hâliniz olduğu için, kesin şu ân konuştuklarımızı biliyordur ve eğer sizinle görüşmek istemezse o bey, sizin ilk yanaşma girişiminizde, kendi zamanına dönecektir.”

“Bence de, Sağdıç. Suphi Bey, bu durumlarda bizden daha deneyimli olduğundan, kesin bir bildiği vardır.”

“Ben, yine de deneyeceğim… Hey, beyefendi! Beyfendiiiii! Ulan, gitti be herif! Ulan, ne hıyar tipler var haaa!”

“Kendisine ‘Hıyar!’ diyene de, ilk kez rastlıyorum.”

“Ulan, doğru be!”

“Suphi Bey?”

“Efendim?”

“Deminki sözünüzü ne anlamda dediniz?”

“Hangisi?”

“Demin, Sağdıç’a dediğiniz; ‘İnsan, kendisine benzemez’.”

“Nasıl diyeyim? İnsan, kendisine benzeseydi; başkalarına gereksinimi kalmazdı. Çünkü, insan, kendini sürek başkalarında arıyor. Bu’nun nedeni de, insanın kendisini kendisine benzetememesi. Özünde, çok da anlatmamam gerekiyor. Nasıl anladıysanız o’dur bu dediğimin anlamı. En iyisi, daha çok konuşarak, düşüncelerinizi etkilemeyeyim.”

“Ne demek, Suphi Bey. Buyrun…”

“Yok, yok… Ufffff! Birâz ayağa kalkayım. Bacaklarım uyuşmuş. Bu karıncalanma canımı çok acıtır. Zaten, 71’den beri, bir karıncalanma hâli gibiyim. Bir karıncalanma hâlindeyim. Neyse… Birâz yürüyelim mi? Açılırız.”

“Neden olmasın?”

“Tabiî.”

“Hep bu ‘Yürüyelim mi?’ lâfını Sâlim söylerdi. Ben, Haydar, Can ve Oğuz da hep bir ağızdan ‘Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar!’ marşını söylemeye başlardık. Sâlim’in de yüzü gülerdi hemen. Zaten Sâlim’in hep yüzü gülerdi. Zaten bizim kuşağın yüzü hep gülerdi. Beraber olduk muydu, ne polis cobu ne de fâşo yumruğu değemezdi bize. Görünmez gibi bir şey olurduk. Kurşunlar, sânkiyse, içremizden geçerdi. Yeter ki, beraber olalım ve safları bozmayalım. Daha önce de demiştim. Sâlim ve Silvi Vartan. Mâhir ve Silvi Vartan… Sâlim acayip kıskanırdı Mâhir’i. Ancak, Mâhir katledilirken de, en çok O üzülmüştür kesin. Eminim. Aynı kızı seven insanlarda, bu vardır. ‘Râkibine’ bir şey olursa, gâriptir, ilk sen üzülürsün çünkü râkibin de senin bir parçandır artık; yaşamının bir parçasıdır. Sevdiğin kızı, O’nla seviyorsundur. Bir alışkanlık olur. Bu durum gâripsense de, çevremde epey gözlemlemişimdir. Mâhir katledildiğinde, eminim ki, Sâlim’in kolu kesilmiş gibi olmuştur.”

“Dostlarınızla iletişimi kopardınız mı?”

“Bu konuyla ilgili daha önce konuştuk muyduk?”

“Anımsamıyorum.”

“Ben de, Suphi Bey.”

“Gârip gelecek ancak anımsamıyorum iletişimimizin nasıl olduğunu. Var mıydı, yok muydu? Cidden anımsayamıyorum. Neden acaba? Belkiyse, başlarına bir şey gelmesin diyedir. Zaten ayrılmadan önce, hâberleşmeyeceğimize dâir anlaşmıştık. İzimizi sürebilirdiler. Birkaç belâ da atlatmışımdır Londra’da özünde. Hem de, en kurşunlusundan.”

“Merâk etmediniz mi O’nları?”

“Gerek yoktu çünkü GeriDepremeli’yle geri döndüğümde, başlarına neler geldiğini gördüm.”

“Hepsi de, ya bir polis ya da bir fâşo kurşunuyla katledildiler. Hepsi de, yanı başımda can verdiler. O’nlarla ölemediğim için, hâlâ çok pişmânım. En kötü şey :Sen yaşarken, başkalarının artık yaşayamamasıdır. Utanır insan. Mâhcup olur. Ölmek ister insan, o’nu bile beceremez. Hele Haydar’ın yüzü hiç gitmiyor gözümün önünden. 2 kurşunla karnından vurulmuştu. Bir yastık gibi kucağıma düşmüştü. Ölürken, burnundaki kan hemen daha orada kurumuştu sıcaktan. Sanırım, kanını sümük gibi hissetmiş olacak ki : ‘Suphi, burnumu silsene. Sümüklü yürümeyelim Hâkk’a’ demişti. Silmiştim hemen burnunu. 10-15 sâniye sonra da yürümüştü zaten. Gözümün önünden en çok Haydar gitmedi. Kollarımda ölmüştü çünkü dediğim gibi. Ah be, Haydar! Her söze bir şey derdi. En son sözü hep O demek isterdi. Ölürken, son sözü söyleyecek kadar vâkit bulamamıştı. İçremde döner durur bu acı. Keşke, son sözü yine Haydar’a söyletseydim. ‘Ölmeyeceksin, Haydar!’ demiştim. Tam karşılık verecekken, yürümüştü Hâkk’a Haydar. Can ve Oğuz ilk kurşunda ölmüştüler. İnanamıştım. Hâtice gibi, hakkınca vedâlaşamamıştım O’nlarla da. İçreme çok oturmuştu bu. İnsan, ilk kurşunda ölmemeliydi. Bir nefeslik daha hakkı olmalıydı. Yüzükoyun ya da sırtüzre düşmüşken yere, son bir kez daha bakabilmeliydi göğe, son bir kez daha düşünebilmeliydi anasını-babasını, son bir kez daha sevebilmeliydi sevdiği kızı ve son bir kez daha bağırabilmeliydi ‘Ya İstiklâl, Ya Ölüm!’ diye ve sâire. Can ve Oğuz birden gitmiştiler. Kâhrolmuştum. Can yaşasaydı çok ünlü bir şâir olurdu. Belkiyse, Türk şiiri, içresine düştüğü bu bunalımlı duruma düşmezdi, Can yaşasaydı. Çok güzel bir şiiri vardı :

Ey düşman denilen adam
Yaşam bugün bensiz
Yarın da sensiz kalacak
Başkaları hakkımız olan yaşamı
Bizim yerimize yaşayacak
Ey düşman denilen adam
Kanma artık o başkalarına
Artık çık git vatanımdan

Çok etkiler beni bu şiiri Can’ın. Utancından yayınlamamıştı şiirlerini. Sonra da, kaybolmuştu o şiirler. Her yanlara bakmıştım. Birgün, Can’ın sevdiği kız söylemişti bana; Can, koynunda şiirleriyle gitmişti öbür tarafa. Katledildiği gün, koynundaymış şiirleri. Bilmiyordum. Annesi almış. Arındırmış kanlarından. Ütülemiş. Sonra da, bize emânet etmişti şiirleri. ‘Biz’den de tek ben kalınca, ben saklamaya koyuldum. Arada bir hâlâ okur şiirleri ve Can’la dertleşirim. Oğuz da, dediğim gibi demin, birden vurulup katledilmişti. Oğuz, çok güzel saz çalardı. Besteleri vardı. Oğuz ve Can akraba sayılırdılar. 2si de, Karakeçili’ydi. Can, Eskişehir; Oğuz ise Urfa-Siverek kolundandı. Oğuz, çok güzel ve tâze bir Türkçe’yle konuşurdu. Urfa-Siverek, Karakeçili Oymağı’nın ilk yerleşim yerlerinden olduğundan, o ilk ve OrtaAsya’nın o el değmemiş Türkçe’sini barındırıyordu. Ömrümde hiç duymadığım öz Türkçe sözcüklerle konuşurdu Oğuz. Can ise Osmanlı merkezine daha yakın bir şehirde yerleşmiş olduğundan, Türkçe’si bize daha yakındı. Ancak, Oğuz’unki cidden bir Oğuz Türkçesi ve lehçesiydi. Çok ağır bir şivesi vardı. Bu’nu bilemeyen bazı herifler de, Oğuz’a hemen ‘Kürt’ yakıştırması yapar ve Oğuz da bu’na çok sinirlenirdi. Taaaa o günlerden Güneydoğu’yu kürtleştirme siyâsetleri vardı ve Urfa-Diyârbakır hâttı bu siyâsetin belkemiğiydi. Bugün bakıldığında kısmen başarmış görünüyorlar ancak o denli de kolay değildir bu. Namık Kemâl’in de dediği gibi ‘Fıtrât değişir sanma, bu kan yine o kandır!’ ancak bizden önceki dönemlerde başladığından bu siyâset, epey yol almıştır. Bizim zamanımızda da, her doğuluya ‘Kürt’ deme alışkanlığı vardı; tıpkı, her Karadenizli’ye ‘Laz’ deme alışkanlığı gibi. Oğuz, bu’na çok sinirlenirdi işte. Katledilmeden önceki akşam yine, türkülerle geçmişti. Oğuz, almış sazı eline, makineli gibi çalmıştı bütün gece. Yakınırım ‘Keşke kaydetseymişiz’ diye o türküleri. Sesi de çok güzeldi. Bir ‘Mardinkapı Şen Olur’ türküsünü derdi, sanırsınız ki, opera. Çok geniş ve kumaşlı bir sesi vardı pürüzsüz. Türkü dedi mi, duymamanız olanaksızdı. Tüm yurttan dinlenirdi. Bir dinletiye dönüşürdü odamızdaki sıra geceleri. Kesin polisler bile dinlerdiler. Ve kesin Oğuz’un türküleriyle ağlayan bir polis vurmuştur Oğuz’u. Türkü söyleyen gencin Oğuz olduğunu bileydi, kesin katletmezdi Oğuz’u o polis. Ancak katletti. Ve katlettiğini bir aragecede anlamıştır kesin o polis; çünkü yurttan o hançereli türküler gelemiyordur artık. Ve o polis bu kez başka bir nedenden ağlamış olabilir. Ve Sâlim kardeşim. İçremizdeki en yakışıklı adam. Bütün kızlar hastaydı O’na. O da, Silvi Vartan’a. Bir ‘Âşkımı bir sır gibi, senelerce sakladım. Geceleri rûyamda, ismini sayıkladım’ iyi giderdi Zeki’den her dâim. Sâlim’in durumu da aynen bu’ydu çünkü ‘Âşkımı bir sır gibi’. Bu olayı bizim ‘Çete’den başkası bilmiyordu. Belkiyse, Silvi Vartan biliyordur çünkü mektup yazmıştı O’na Sâlim. Eline geçti mi bilmiyoruz. Bir 6 ay kadar beklemişti. Mâhir gibi kâtledildiğinde Sâlim, Mâhir gibi ceket cebinde resmi vardı Silvi’nin. Sâlim kanlanmıştı vurulduğunda ancak resim kanlanmamıştı. Tertemiz duruyordu; tıpkı, âşkı gibi Sâlim’in. Resmi de, ben aldım. Can’ın şiirleri gibi. En başlarında anlatmıştım konuşmamızın, devrimci zamanımızda yaşayamamıştık âşkı tam. Resimlerle idâre etmiştik. Sevdiğimiz kıza benzeyen ünlülerin resimleriyle hem de. Sevdiğimiz kızın resmini bile taşıyamamıştık doya doya. Bu’na karşın, Hâtice’nin resmi vardı bende. Bir ara vermişti bana. Daha çok elime sıkıştırıvermişti bir ân. Ancak, O’nu, öyle terkedince polis sirenleriyle denk, hâketmediğimi düşünmüştüm o resmi ve ceket cebimden çıkarmış, bir çekmeceye tutsak etmiştim resmi Londra’da. Sonra, dayanamdım. Düşlerime giriyordu resim. Çekmeceyi hoplatıyordu yerinden, çıkmak istiyordu yerinden. Özgür olmak istiyordu. Ancak, dediğim gibi, cebimde de taşımak istemiyordum çünkü utanıyordum, hâketmiyordum, lâyık değildim Hâtice’ye. Ancak görmek de istiyordum resmi. Utancımdan, unutmak istesem de Hâtice’yi, sürek bakmak istiyordum resme. Seviyordum çünkü Hâtice’yi hâlâ ve bu sevmek benim en büyük lânetimdi çünkü o sirenli ânı unutmama türlü izin vermiyordu; ve de her seferinde utanç ve lâyık olamama duygusu ıslak bir kırbaç gibi kâlbimde şaklıyordu. Cebime koyunca resmi, civa gibi ağırlaşıyordu. Taşıyamıyordum resmi, kendimi taşıyamıyordum. Yere düşüyordum. Yine de, sürek bakmak istiyordum resme. Birgün aklıma bir fikir geldi. Resmi çoğalttım ve Londra’nın bütün boz duvarlarına, sırf benim görebileceğim yerlere, yapıştırdım resmini Hâtice’nin. Cebimde dursa, arasıra bakabilecektim; böylece, hergün istediğim zaman ve kafamı çevirdiğim her ân, Hâtice’yi görebiliyordum artık. Bu’da, bana bir ders oluyordu tabiî. Sevdiğini söylemezsen o ân, ancak resimleriyle vâkit geçirirsin. Dediğim gibi, artık her yer Hâtice’ydi. Yürüdüğüm her ân, aralıklarla Hâtice’yi görüyordum. Birgün birkaç Karayipli çevirmiş beni dövecekler. Paramı alacaklar. Karayipliler bilmiyorlar devrimcilikten gelen idmânlılığımızı. Hemen harcayacaklarını sandılar. İlk 3e kadar iyi dayandım. Ancak sayıları artınca, adamlar beni haklamaya başladılar. 6 ya da 7ncisi bana vurduğunda, kendimi bir duvarda buldum. Soluk soluğa kalmıştım. İnsan, dayak yerken de yorulabiliyordu. Hattâ ve hattâ, bu yorgunluktan dolayı canınız bile acımazdı bâzen. Yavaş yavaş ayağa kalktım. Karayipliler şaşırdılar. Gülüyordum bir yandan da. Herifler beni deli sanmıştılar. Yerde sürünür gibi, duvarda süründüm ve ayağa kalktım ve kalkar kalkmaz da, Hâtice’nin resmiyle karşı karşıya geldim. Dayaktan gülen ben, birden ağlamaya başladım. Herfiler büsbütün anlam veremeyerek, kaçtılar olay yerinden. Ağlamayı birkaç dâkika sürdürdüm. Ve anladım ki o ân; yiğidi dayak değil, âşk ağlatır…….”

“Ne oldu, Suphi Bey, durdunuz birden?”

“Duygulandım. Bu karıncalanmalı hâlim nüksediyor böyle zamanlarda işte. Birâz ara verelim.”

“Olur, Suphi Bey.”

O zaman, sözü kısa ve özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


AYDINDAN MEDYADAN ORDU KURALIM

Bir devlet kolaymı mey dana gelir
Aydından medyadan ordu kuralım
Gönüllü gönülsüz silahla getir
Yazardan medyadan ordu kuralım

Medya hiç vermiyor dirsek
 teması
Halkla düşüp kalkan anlar bu tadı
Siyaset yaparken kaynar kazanı
Kurşunla yazsınlar ordu kuralum

Tepeden tırnaga olsun silahlı
Eyleme girince görsün kim haklı
Görmedim medyadan hiç şehit var mı
Şehitli gazili ordu kuralım

Taraflı vakitli olanı çagır
Ölüm korkusuyla nasıl saklanır
Kaleminde cesur hevesler vardır
Korkak medyalardan ordu kuralım

Sabit der ordu kur medya içinden
Özel kuvvet olsun yazar çizerden
Görelim pkk .önünde neyimişsin sen
Çatlak medyalardan ordu kuralım

Ozan Sabit Özdemir, Yozgat
17 Temmuz 2010


sevgili Umut Yalım. Yazınızı beğendim. Kutlarım.

Saygılar,

Murat Pira, İzmir
8 Temmuz 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40