![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Bir iş için Kadıköy’den Avrupa yakasına geçmek zorunda kaldım. Ben boğa, trafik matador; ben güdülerimle kendimi korumaya çalışıyorum ama trafiğin sosyo-ekonomik göstergesi kudurmuş üstüme üstüme geliyor… Yanımızdan kendilerine ayrılmış yoldan rahat rahat geçen metrobüslere kıskançlıkla bakıyorum. “Ah ulan” diyorum, “Keşke şöhret olmasaydım. Ayakta ya da oturarak fark etmez yarım saatte Anadolu yakasındaki evimden, Avrupa yakasındaki en uzak yere ulaşabilirdim.” Sırası gelmişken şunu da itiraf edeyim; şöhret olmaktan hiç şikâyetçi olmadım. “Özel yaşantım kalmadı” gibi yalanlarla şöhretten şikâyet eden sahte tiplerden değilim. Aksine ünlü olmaktan fazlasıyla keyif alıyorum. Gaz, fren, debriyaj üçlemesi içerisinde adım adım ilerlerken radyoyu açtım. Adını söylemek reklama da girse yazacağım; Cem Radyo çıktı karşıma. Program edebiyat üstüne ve konuk olarak Ahmet Ümit var. Kendisi sadece Türkiye’de değil belki tüm dünyada sosyo-politik polisiye romanın en büyük temsilcisidir. Bir oyuncu olarak “Sis ve Gece” isimli romanının sinemaya uyarlanmasında karakterlerden birini oynamıştım. Ne denli derinlikli bir kalem ustası olduğunu oradan biliyorum. Ahmet Ümit neden politik gerilime yöneldiğini kendi yörüngesinden hâl diliyle anlatmaya çalışıyor. Özellikle cinayet, cani, suç ve suçlu psikolojisi konusunda tespitlerini anlatıyor. Suçun sosyo-politik bir eylem olduğu konusundaki tespitine itirazsız katılıyorum. Ama şu cümle beni okuduğunuz yazıyı kaleme almak için dürtükledi: SUÇ İNSANIN DOĞASINDA VARDIR. Öldürmenin hayvana ve dolayısıyla anatomik yapısı gereği kendisi de bir hayvan olan insana doğa tarafından yüklenmiş bir güdü olduğunu üzerine basa basa vurguluyor. Zurnanın son deliği burada tıkanıyor. Hem suç belirli hastalık hallerinin dışında sosyo-politik, sosyo-ekonomik bir olgudur diyeceksin; hem de doğamızda kesinlikle vardır deyip, daha önce kurduğun cümlenin içindeki paradoksal yapıyı fark etmeyeceksin. İnsanlık tarihinin derinliklerinden başlayıp, günümüze ulaşıncaya değin suçun yapısını bir gözden geçirelim. Âdem ve Havva’ya inansaydım, oğullarının yani Habil ve Kabil’in birbirlerini öldürmeye götüren şeyin bir dürtü değil aralarında paylaşamadıkları bir şeyin mülkiyet hakkı için bu ilk cinayetin oluştuğunu ikircime girmeden söylerdim. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye topraklarını ve üstünde yaşayan insan gruplarının suç profillerini araştıralım. En yakın örnek İstanbul, yani içinde yaşadığım kent. İstanbul’da yaşanan, başta en korkunç suç olan cinayet olmak üzere işlenen suçların nedenleri üzerine kafa yoralım. Semtten semte, sokaktan sokağa öz ve biçim değiştiren cinsel, tinsel, ekonomik suçların coğrafyasına mercek tutalım. Kap-kaç dediğimiz görünüşte basit ama derinine indikçe karmaşıklaşan suça göz atalım. Kırk yıla yakın bir zamandır İstanbul’da yaşıyorum. Bağdat Caddesi’nden, Etiler’den, Bebek’ten ya da Bahçelievler’in varsıl evlerinden kap-kaççı bir tek bireyin çıktığını hangi iletişim organında gördünüz ya da duydunuz? Hapishanelerimizde yatan suçlu-suçsuz yurttaşlarımızın sosyal ve ekonomik dosyalarını çıkartınız. Suçluluğu kanıtlanana kadar herkes masumdur, evet. Öyle ama damda yatanlara bir bakın. Haklı ya da haksız içerdekilerin, düşünce suçsuzlarını bir tarafa bırakırsak, büyük çoğunluğu düşük gelir düzeyindeki insanlardır. Zengin evlerinde hiç suç işlenmiyor demiyorum. Elbette hayatın doğasında çelişki var anlayışına inanıyorsak, malum varsıl evlerinde de suçu yaratan çelişkiler olacaktır. Ama isterseniz işi matematiğe dökelim. Varsıl yerleşim bölgeleriyle, yoksul mahallelerdeki suç oranına göz atalım. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Dünyanın en büyük kentlerinden biri New York… Manhattan, New York’ta varsıl semtidir. Ve nadiren suç ve suçlu çıkar. Bir de genelde Afro-Amerikalıların ve Latin göçmenlerin yaşadığı Harlem’e bakalım. Her gün en az bir cinayet işlenir ve onlarca soygun olur. New York’un keşlerinin uyuşturucu ihtiyacını karşılayan büyüklü küçüklü mafya oluşumları yine işsizlik ve yoksulluğun kol gezdiği Harlem ve gibisi semtlerde yeşerir, boy verir. Ahmet Ümit’le söyleşi yapan sunucu; “bazı ülkelerde suç oranı çok düşük, İsveç’i buna örnek olarak gösterebiliriz” deyince yazarımız; “Orada da suç işleniyor, onlar da insansızlaşmış durumdalar. Yaşlandıklarında arayıp soranları yok. Odalarında tek başlarında yaşarken ölüyorlar. Öldükleri ancak, cesetlerinin kokusu etrafı rahatsız ettiğinde anlaşılıyor.” dedi. Evet bu insanların hallerine bakınca insan sıcağından yoksun bırakılmak da suçtur. Elbette bugün teknolojinin ya da daha açık bir adresle bilgisayarın emrine beynini vermiş insanoğlu, sözde uygar ama özde bir sevgisizlik suçlusudur. Bilinmelidir ki, bu en basit suç da sosyo-ekonomik derinlikleri ve nedenleri olan bir olgudur. İnsanla insan arasına dolaysız girmiş olan bu yabancılaştırma efektleri kapitalist düzenin en büyük suçudur. Kapitalizmin bitimiyle bütün bunlar ortadan kalkacaktır demiyorum. Toplumun suçtan arınmasının, suçun azalmasının, bu iki inkâr edilmez bir biçimde birbirini tamamlayan olguların (birey ve toplum) özgürleşmesinden sonra yaşanacağı kanaatindeyim. Evet, özgürleştikten sonra suç azalacaktır. Liberallerin en akılsız tespiti şudur: Başkasının özgürlüğünün başladığı yerde seninki biter. Kesinlikle yanlıştır ve büyük bir para sahibi yalanıdır. Özgürlükler birbirlerine ulanarak örgütlenir ve çoğalırlar. Ve örgütlenmiş özgürlük suçsuzluğu doğurur. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda polisle takışan Ümraniyeli yoksul çocuğu neden esnafın camını kırar da ben kırmam? Bu ironik çelişkiyi görmezden gelebilir miyiz? Başta en büyük suç olan, hangi nedenle işlenirse işlensin, öldürmek dâhil bütün suçların altında eşitsizliklerin yattığını ne zaman anlayacağız? Bugün ülkemizde en büyük cinayet sebebi olan çeşitlilik, çeşitlere eşitlik sağlandığında cinayetlerin değil, zenginliğimizin sebebi olacak. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik dileğiyle...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||