![]() |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Özgür Erdem
PKK terörü arttıkça Türk siyaseti ve basını PKK’yla mücadelenin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin tartışmalarla doluyor. Ancak öyle fikirler ortaya çıkıyor, öyle şeyler savunuluyor ki, sapla saman birbirine karıştırılıyor. Öyleyse tartışılan konulara bir açıklık getirelim ve kafa karışıklıklarına bir son verelim. Kürt meselesinde bir numaralı yalan Kürtlere tanınan özgürlüğün PKK’yı bitireceği yalanıdır. Bu, özellikle Özal döneminde ifade edilmeye başlanmış bir propagandadır. Özal, federasyonun bile tartışılması gerektiğini söylemiş, Demirel ise 1991’de “Kürt realitesini kabul ediyoruz” diyerek bunu bir adım ileri götürmüştür. Tayyip süreci son noktaya vardırmış ve Kürt Açılımıyla bölücü örgütün her tür talebi kabul edilmiştir. Peki, Kürt kimliğinin kabul edilmesi ve Kürtlerin sözde demokratik haklarının verilmesi terörü azaltmış mıdır? Hayır. PKK, Kürtçülüğe verilen tavizlerle zayıflamamış, aksine güçlenmiştir. Apo yakalandıktan sonra durma noktasına gelen terör, AKP iktidarı döneminde Kürtçülüğe verilen tavizler sayesinde her gün şehit verdiğimiz bir yoğunluğa erişti. Ayrıca, PKK’nın yasal partisi (bugün BDP, dün DTP, HADEP, DEHAP vs.) 20 yıldır ulaşmadığı bir yaygınlık ve meşruluk kazandı. Güneydoğuda pek çok belediyeye hakimler; Mecliste grupları, 2.5 milyona yakın oyları var. Yani PKK’nın yasal ve yasadışı gücü Kürt bölücülüğüne en çok tavizin verildiği AKP iktidarı döneminde arttı. PKK’yla mücadele için ABD istihbaratı mı gerekli? PKK’yla mücadelenin nasıl olması gerektiğini yanıtlamak için öncelikle PKK’nın misyonunu doğru anlamak gerekiyor. PKK, emperyalizmin 150-200 yıldır Ortadoğu’da yaratmak istediği, son olarak BOP’ta da vurgulanan Kürt devleti kurma projesinin Türkiye’deki taşeronudur. Bu yüzden ABD’ye kafa tutmadan, hele hele ABD istihbaratlarına güvenerek PKK’ya karşı mücadele verilemez. Nitekim, PKK’nın 200-300 kişilik gruplar halinde sınır karakollarımıza saldırıları bile ABD istihbaratı tarafından bize bildirilmemiştir. Aksine, ABD istihbaratı olsa olsa PKK’yı destekler. Bize teröristlerin hareketlerini bildirmedikleri gibi PKK’lılara Türk Ordusu’nun mevzilenmesi ve karakolların durumuyla ilgili istihbarat sağladıklarına emin olabilirsiniz. İtleri salıp taşları bağladılar Bugün Türk Ordusu’nun sorunu istihbarat eksikliği değildir. İstihbarat zayıflığı Türkiye’nin terörle mücadelesindeki genel sorunun bir sonucudur. Nedir bu sorunlar? 1. Türk Ordusu’nun PKK’yla mücadelesinde eli kolu bağlanmıştır. 2. İstihbarat toplanacak, devlet yanlısı bir “bölge halkı” kalmamıştır... Bir yandan Türk Ordusu’nun PKK’yla mücadelesi engelleniyor. Bir yandan da bu işin silahla olmayacağı, Türk Ordusu’nun bu mücadelede yetersiz ve başarısız kaldığı propagandası yapılıyor. Bu tam bir “itleri salmak” ama “taşları bağlamaktır.” PKK’yla mücadele eden komutanlar Ergenekon tertibinde tutuklanıyor. PKK Ergenekon’a denk hale getiriliyor. Açılım açılım diye PKK’yla mücadelenin askeri değil, demokratik hakların geliştirilmesiyle sürdürüleceği propagandası yapılıyor. Sonra da Ordu PKK’yla mücadelede niye başarısız diye soruluyor... Yok öyle yağma! MGK’yı sivilleştirdiniz. Ordu’nun sesini kıstınız. Kozmik Oda’ya girip Ordu’nun en gizli arşivlerini deşifre ettiniz. Ordu’nun aciz kalması için elinizden geleni yaptınız. Sonra da Ordu’yu etkisiz kalmakla suçluyorsunuz! “Bölge halkı” Türk mü Kürt mü? İstihbarat meselesinde şu soruyu da cesurca sormak gerekiyor: Bugün Ordu’yu terörle mücadelesinde destekleyecek bir “bölge halkı” kaldı mı? “Bütün Kürtler PKK’lı değildir” diye diye, Doğu ve Güneydoğu halkının Kürtleşmesi seyredildi ve yüzbinlerce yurttaşımız PKK’nın kucağına itildi. Halbuki yapılması gereken Kürt kimliğinin kendisiyle mücadele etmekti. Aynen Atatürk döneminde olduğu gibi. Sonuçta, PKK bu kimlik üzerinden bir propaganda yapıyor. Ve insanların ben Kürdüm dediği bölgelerde tutunabiliyor. Atatürk tavrı alınmadı, bunun yerine Özal döneminden itibaren Kürt kimliğini kabul etme anlayışı hakim oldu. Bölücülerin “Kürtler kültürel ve demokratik hakları verilmediği için PKK’ya katılıyorlar” propagandası o kadar etkili oldu ki, Kürt Açılımı gibi adımlarla PKK’nın etkisinin azalacağı sanıldı. Bu yanlış politikanın sonucu ortadadır. PKK’nın güçlü olduğu yerlerde PKK’ya karşı çıkabilecek kimse kalmamıştır. Bırakın açıktan PKK karşıtlığı yapmayı, Devlete PKK aleyhinde gizlice istihbarat verecek bile kimse yoktur. Bu gidişle Güneydoğu’nun ne hale geleceğini merak edenler Hakkari’ye bakmalılar. BDP’nin %80’e yakın oyunun olduğu Hakkari bugün adeta PKK’nın kurtarılmış bölgesi olmuş durumda. Hakkarili, yani öyle eline silah alıp dağa çıkmış teröristi değil, çoluğuyla çocuğuyla, genciyle yaşlısıyla neredeyse tümü, polis panzerlerine ve Türk askerine molotof yağdırıyor. Hakkari örneği iki tezin de çöküşünü gösteriyor. Birincisi, verilen tavizler iddia edildiği gibi bölücülüğü zayıflatmamıştır. Kürt kimliğinin en güçlü olduğu Hakkari, Kürt kimliğinin serbest bırakılmasıyla PKK’nın en zayıf olduğu değil, PKK’nın bütün hakimiyeti eline aldığı bir kente dönüşmüştür. İkincisi, BDP gibi yasal partilerin güçlenmesinin “yasadışı” PKK terörünü azaltmadığı da ortadadır. Son yerel seçimlerde Hakkari’nin neredeyse tamamı DTP’ye oy verdi. Yani DTP’nin en güçlü olduğu şehir. Aynı zamanda PKK’nın da en güçlü olduğu yer burası. Görüldüğü üzere, DTP gibi “yasal” bölücü partilerin önü açıldıkça PKK kaybeden değil kazanan taraf oluyor. Apo’ya karşı Barzani kullanılabilir mi? Türkiye’de propagandası yapılan bir başka yalan ise Barzani ve Talabani’nin, özellikle Barzani’nin Apo ve PKK karşıtı olduğudur. PKK’ya karşı onlarla işbirliği yapılabileceğidir... Bunca yaşananlardan sonra Barzani’den hâlâ umut beklemek aslında büyük aymazlık. 80’ler ve 90’larda, Kuzey Irak ve Güneydoğu’da, ABD’nin gözünde Kürtlerin temsilcisi kim olacak diye Apo, Talabani ve Barzani arasında bir mücadele vardı, doğru. Bu üç Kürt örgütü dönem dönem birbirine girdi. Onların kendi arasındaki savaştan bazen Türk Devleti, bazen İran, bazen Saddam faydalanmaya çalıştı. Ancak Saddam’ın devrilmesinden sonra durum değişti. Bakın, Talabani ile Barzani arasında bir problem kaldı mı? Biri Irak Cumhurbaşkanı, diğeri de fiili Kürt devletinin başbakanı... PKK’yla da anlaşmışlar. Güneydoğuyu PKK’ya bırakmışlar, PKK da onların Irak’taki yönetimini kabulleniyor. Peki PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarına bir şey diyor mu Barzani? Tabii ki hayır. Kuzey Irak’ta bir tane Türk askerine bile tahammül edemeyen ABD ve Barzani, söz konusu PKK olunca, kamplarına da, uçaksavarlarına da, silahlı birliklerine de göz yumuyor. Durum bu. Barzani’yle Apo’nun çıkarları tabii ki dönem dönem çatışabilir. Sonuçta iki ayrı kuvvetler. Ancak bu çatışma hiçbir zaman Türk Devletiyle uzlaşma noktasına gelmeyecektir. Şu an Ortadoğu’daki bütün Kürt örgütlerinin tek amacı Kürdistan’ı bir an önce ilan etmek ve mümkün oldukça Türkiye ve İran’dan, hatta Suriye ve Azerbaycan’dan da bir kısım toprağı katarak büyütmektir. Bu planı görmeden Barzani veya Apo’yla ilgili herhangi bir strateji çizilemez. Bu plan bütün Kürt örgütlerini de aşan, 150 yıllık emperyalist plandır. Sevr haritasıyla BOP haritasının birbirine bu kadar benzemesi emperyalist planın tarihselliğinin kanıtıdır. Emperyalistlerin Kürdistan kurma konusunda ne kadar inatçı olduğunun da... Bu yüzden, Kuzey Irak’taki Kürt devletini kabullenen, resmileşmesini sağlayan her tür strateji ve taktik, dönüp dolaşıp bizi vuracak, PKK’yı güçlendirecek bir adım olacaktır. Kuzey Irak’taki fiili Kürt devleti PKK’nın o bölgede daha rahat tutunmasını sağlayan bir “terör koridoru” yaratmıştır. Ve Kürt devletinin Diyarbakır’a doğru genişleme amacında olduğu bizzat Barzani’nin dilinden birkaç kez ifade de edilmiştir... 30 yıldır PKK’yı bir türlü yok edemedik mi? Son dönemlerde yaşananları şöyle bir değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan gerçekler işte bunlar. PKK’yla askeri mücadele yerine daha çok taviz vermek gibi farklı taktikler kullanmaya dayalı bütün denemeler çökmüştür. “PKK’yla 30 yıldır mücadele ediyoruz, ama silahla olmuyor, daha da güçlendiler.” tezleri son derece yanlıştır. Öncelikle, 30 yıldır süren kesintisiz bir PKK’ya karşı mücadele söz konusu değil. Son 10 yıldır, Apo’nun yakalanmasından beri zaten PKK terör saldırılarını önemli ölçüde azalttı. AKP iktidarıyla birlikte de PKK’nın istediği her şey Türk Devleti tarafından yerine getirilir oldu. Yani 90’lı yıllar boyunca son derece şiddetli süren Türk Ordusu-PKK mücadelesi son 10 yıldır yok. Ancak PKK son bir ayda bir strateji değişikliğine gitti. Apo yakalandığında ilan ettikleri o sözde ateşkesi sona erdirdiler ve saldırılarını artırarak sürdürüyorlar. Bu strateji değişikliğinin nedeni ayrı bir yazı konusu. Ama sonuçları ortada. Son 2-3 ayda verdiğimiz şehit sayısı, AKP iktidarının ilk 3-4 yılındaki şehit rakamlarını çoktan aştı. Ve böyle giderse sadece 2010’da verdiğimiz şehitlerin sayısı 1999-2009 arasındaki 10 yılda verdiklerimizi de aşacak... Dolayısıyla 30 yıl uğraşıp yok edemediğimiz bir PKK’yla değil, 10 yıldır askeri mücadeleyi azalttığımız ve saldırılarını artıran bir PKK’yla karşı karşıyayız. Bu açıdan PKK’nın saldırılarını artırmasının nedeni askeri mücadele yürütülen 90’lı yıllarda değil, yürütülmeyen son 10 yılda, özellikle AKP döneminde aranmalıdır. 90’larda PKK’nın beli askeri operasyonlarla kırıldı Peki 2000’lerin başında PKK terörü nasıl bitme noktasına geldi? Sırf Apo yakalandığı için mi? 90’ların ikinci yarısında, özellikle Karadayı’nın Genel Kurmay Başkanlığı dönemi olan 1996-2000’de, gerek sınır ötesi harekâtlar gerekse başarılı yurtiçi operasyonlarla PKK’nın beli kırıldı. Bu dönemde PKK yanlısı partilerin oy oranları bile azalmaya başladı. Bugün aldıkları oy oranı %5’lerin üstünde. Ama 1999 yerel seçimlerinde HADEP’in il genel meclisindeki oy oranı %3.5’e kadar düşmüştü. O dönemde, PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığı da büyük darbe yemişti. Apo’nun ABD tarafından teslimi işte bu sürecin sonunda gerçekleşti. Burada neden sonuç ilişkisini doğru kurmak lazım. PKK Apo yakalanınca güç kaybetmedi. Güç kaybettiği bir sürece girildiği için Apo Türkiye’ye verildi... O dönemi bir hatırlayalım. Türk Ordusu, Karadayı ve Kıvrıkoğlu dönemlerinde Amerikancı çizgiyi terk etmiş, Kuzey I rak’ta istediği zaman sınır ötesi operasyon düzenleyen bir güce dönüşmüştü. Hem PKK’nın güç kaybetmesi hem de Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ta inisiyatif kazanması ABD açısından kabul edilir değildi. 2000’lere gelinirken Saddam’ı devirmek ve Irak’ta bir Kürt devleti kurmak isteyen ABD, bu dönemde kozunu oynadı ve Apo’yu Türkiye’ye teslim etti. Tek bir şartla: Türkiye Kuzey Irak’tan çekilecekti ve Apo idam edilmeyecekti. Bunu o dönemki Ecevit-Bahçeli Hükümeti kabul etti. Direnen Türk Ordusu da Süleymaniye’de çuval geçirme operasyonu ve Özkök’ün Genel Kurmay Başkanlığıyla “ikna” edildi... Kısacası, 90’ların ikinci yarısında, PKK’ya bal gibi zarar verilmişti. Hatta bu zarar ABD’yi tedirgin edecek edecek noktaya gelmişti. Peki, PKK’yla askeri mücadelenin bir kenara bırakıldığı, bütün herkesin dilindeki “özgürlükleri artırarak terörün taban yaratmasını engelleme” çabalarının sergilendiği son 10 yılda ne oldu? PKK’ya adeta hayat öpücüğü verildi. Beli kırılmış, liderini tutuklatmış, Kuzey Irak’ta bitme noktasına gelmiş, Güneydoğu’daki yasal siyaset olanakları azalmış bir örgüt olan PKK bugünkü gücüne tekrar ulaştı. Demek ki askeri mücadele durduğu anda PKK da güçleniyormuş... Masaya oturdunuz mu PKK kazanmış olur Öyleyse, PKK terörünün arttığı şu dönemde, neden bir anda “masaya oturalım, bu iş silahla çözülmüyor” propagandası başladı? Bunun iki nedeni var. Birincisi, PKK korkuyor. Türk milleti infial halinde ve Türk Ordusu’nun kabuğunu kırıp PKK üzerine kararlılıkla gitmesinden ve Kuzey Irak’a girmesinden endişe ediliyor. PKK bunu engellemek için bütün olanaklarını kullanarak “operasyon olmasın, PKK muhatap kabul edilsin” propagandasını körüklüyor. PKK’yla mücadele etmekten çekinen, PKK’yla mücadelenin aslında ABD’yle mücadele olduğunu gören ve bunu göze alamayan bütün kesimler de “PKK’yla masaya oturalım” tezine sarılıveriyorlar. Ancak ikinci neden çok daha önemli ve gerçek tehlikeyi gösteriyor. Bilindiği gibi son 8 yıldır Kürtçülük bayrağı AKP’de. Kürt Açılımını da onlar başlattı, Kürtçeye ve Kürt kimliğine her türlü özgürlüğü de onlar getirdi. Yıllardır “PKK’yla masaya oturalım” tezleri en çok AKP çevresinde ve yandaş medyada dile getirilir. Şimdi bu koroya CHP’nin ve CHP’yi destekleyen Aydın Doğan medyası, TÜSİAD gibi çevrelerin de katıldığını görüyoruz. TÜSİAD Başkanının masaya oturma çağrısının Kılıçdaroğlu’nun “Kan kanla yıkanmaz” demeciyle aynı dönemde gelmesi bir tesadüf değil. Yani Kılıçdaroğlu, PKK’yla masaya oturulacak bir sürecin başbakanı olmaya aday olmuştur. O sürecin sonunun “Apo’ya af” olacağı da yine Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söylemiyle ortadadır. Genel Kurmay Başkanı’nın tam da bu dönemde “OHAL’e gerek yok” demesi bu süreci Ordu’nun da destekleyeceğinin göstergesidir. Anlaşılan Aydın Doğan başta olmak üzere medyanın AKP muhalifi kesimi, TÜSİAD, CHP ve Ordu bir uzlaşmaya varmıştır. Bu uzlaşmanın yaratıcısı da bizzat ABD’dir. ABD o çok istediği aşama için, yani Kürt devletinin Türkiye tarafından kabulü ve Apo’nun serbest kalıp PKK’nın Türk siyasetinde yer edinmesi aşaması için, Tayyip’in yetersiz kaldığını görmüştür. Çünkü Türk milleti, Kürt Açılımı, artan terör ve şehitler nedeniyle AKP’ye çok kızgındır. Çok daha büyük tepki çekecek bir sonraki aşamayı Tayyip’in kaldıramayacağı ortada. AKP iktidarı Kürt Açılımını bile devam ettirememektedir. Bu nedenle, daha az tepki alacak, Ordu’yu da ikna edecek, Atatürkçüleri peşinden sürükleyecek Kılıçdaroğlu alternatifi devreye sokulmuştur. Öyleyse, Türk milletinin uyanması gerekiyor. “Kan kanla yıkanmaz” diye diye Türk Devletini PKK’yla masaya oturtacak ve Apo’yu serbest bırakacak günler geliyor. Bugün “PKK’yla mücadele nasıl olmalıdır” tartışmalarının özü Türk milletini o günlere hazırlamaktan başka bir şey değildir. Gaflet uykusundan uyanmalı, PKK’nın bir terör örgütü olduğunu, bölücü terörün de ancak ve ancak silahla susturulabildiğini unutmamalıyız. Bu konuda kafası karışık olan Atatürkçüleri Atatürk dönemi Kürt isyanlarıyla nasıl mücadele edildiğini hatırlamaya çağırıyoruz. Şeyh Sait’in ve Seyit Rıza’nın idam edildiğini unutmayın! Bugün ise Seyit Rıza’nın akrabası CHP Genel Başkanı. Ve Dersim İsyanını açıktan savunuyor! Şeyh Sait’in akrabaları ise Diyarbakır’da anma düzenliyor! ABD kışkırtıyor, Kürtler meydan okuyor... Ya Atatürk gibi davranıp emperyalizmi ve Kürt bölücülüğünü ezeceğiz. Ya da teslim olup Apo’yu Meclis kürsüsünden izlemeyi içimize sindireceğiz. Karar Türk milletinin...
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||