![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Ben yokken ki konuşmalarınız hakkında birkaç sorum olacaktı ancak şimdi sormayacağım. Deminki konuşmamın etkisinden daha çıkamadım çünkü. Zaten, bilirsin, bir şeylerin etkisinde kalmışsam, kolay kolay çıkamam. Yaşama dönmem, az birâz sürer. Bu sürenin ne denli uzayacağını, ben bile bilemem. Zaten sorun da bu :Kendim hakkımda hiçbir şeyler bilemiyorum artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek… Kendim hakkımda (yoksa kendim hakkında mı demeliyim? Belkiyse, bu denli yabancıyım kendime) hiçbir şeyler bilemiyorum artık. Bu’nun, nedeni belli özünde :Lâle. Lâle’den sonra, Lâle’yle birlikte, bir küvet giderinden gider gibi gittim sânkiyse. O’nu sevdiğim için, aynı duygu küvetinde olduğumuzu unuttum ve O’ndan bir iz kalmasın diye küvetin tıpasını açınca, O’nunla birlikte, ben de gittim o küvetin giderinden ve benden geriye hiçbir şeyler kalmadı kendime. Bu’ndandır ki, bir şeylerin etkisine girdim mi, kolay kolay dönemiyorum tekrâr yaşama. Örneğin, birkaç gün önce, Bozcaada’ya yaptığım gezi takıldı aklıma. Dönünce, ne denli üzülmüştüm! Kendimi rahat hissettiğim 2 yer var :Bozcaada ve Galata. Geçen gittiğimde de, bu, yeniden kanıtlandı. Dönerken Istanbul’a, etimden et koptu sânkiyse. Evimden götürüyorlar gibi hissettim. Bu duyguyu 12 yılında tattığım için, hiç de yabancı değildir bana özünde. Evimden götürüyorlar gibi duyumsadım. Çünkü, Bozcaada’da yürürken, kendimi oturma odamda yürür gibi hissediyorum. Her oturduğum iskemle, kendi oturma takımımdan bir parça sânkiyse. Her şeyler temiz ve doğal :Sebze, meyve, deniz, şarap ve insan… Turistik olup, oralı ve temiz kalmış insan sayısı çok azdır. Güney sâhillerimizdeki insanlarımız her fırsatta yerli-yabancı turist düdüklemeye çalışırken, Bozcaadalı’lar eşine dostuna nasıl davranıyorsa ‘Dışarlıklı’ya da öyle davranıyorlar. Bakkala girince, mutfağına girmiş gibi hissediyorsun. Aynı şey, manav ve kasap için de geçerli. Manavı, bakkalı ya da kasabı, diğer turistik illerimiz de olduğu gibi, hemen satmaya çalışmaktan çok, ilkin, sizinle konuşmaya koyuluyorlar; her konuda. Bu da, insanı rahat hissettiriyor. Sânkiyse, kendi mutfağında eşinle dostunla konuşuyormuş gibi bir şey. Pansiyonda kalıyorsun. Kapısı bozuk. Korku duymuyorsun. Oda ücreti ödemeye gidiyorsun, parayı veriyorsun, parayı saymaya utanıyor pansiyon sâhibesi. Sonra da, sen utanıyorsun ‘Parayı sayın isterseniz’ dediğin için. Çünkü, sen, O’nlar kadar insan değilsin artık. Bütün duyguların topluma göre ayarlanmış ve konumlanmış. Kendi yüzüne tükürmen geliyor ancak nasıl yapacağını bile bilemiyorsun; öyle, acizsin yâni. O denli güzel bir yer ki, yapacaklarını düşünmüyorsun. Akışa bırakıyorsun. Zaman bile akışa bırakmış kendini. Yaşlı insan göremiyorsun. Herkesler kendi çapında işinde gücünde. Kimseler kimselere yan gözle bakmıyor. Ada, sanırım iktisâdî yapıyı eşit kılmış. Kimseler kimselerden mâddî anlamda üstün olmadığı için, mânevî anlamda da üstün olamıyor; üstünlük taslayamıyor. Bu’ndandır ki, ada da huzur egemen. Kıskanlık, çekememezlik yok. Öğrenciler, üniforma giymiyor çünkü üniforma mantığını yaratan etmen burada hâkim değil. Binyıllıların getirdiği bir eşitlik var sanırım, demin de dediğim gibi. Herkesler güleryüzlü. Elibol. Eliaçık. Hep aynı yediğin yere gidiyorsun yine ve aynı şeyleri ısmarlıyorsun yeniden, güzelce yiyorsun ve hesâp geliyor. 3 kişi hep 30 ödediğin yerde, bir bakıyorsun ki, hesâp 40 gelmiş. Soruyorsun. Adam karşılaştırıyor eski ve yeni hesâpları. Sonuç şu; Adam, geçen hesâplara çayları ya da meşrubatları eksik yazmış ve 40 ödememiz gereken hesâplara hep 30 ödemişiz. ‘Geçen hesâpları da alayım’ yerine ‘Sonra ödersiniz’ diyor adam lâfın gelişi. Alışkanlık olarak bir bit yeniği arıyorsun, hesâba bakıyorsun ve adamın doğru söylediğini görüyorsun. Ve kâlende bir gol daha görüyorsun. İnsanlık :2- Biz :0… Sonra, günboyu deniz. Ahtapot ve mığrı peşinde sââtlerce seğirtmek. Yorgun düşüp, kumlara lâkerda gibi serilmek. Birkaç kişi dışrasında, kimsecikler yok; esen yel ve deniz kokusu da hâriç. Hep bu mevsim gelmek gerek belkiyse :Mart-Mayıs… Yazını daha bilmiyorum. Ancak, bu aylar burayı güzel kılıyor. Sessiz ve sâkin. Bir tek insan ve hayvan sesleri duyuyorsun. Motor sesi yok. Yorgunluk sonrası, Boruzan’a gidiyorsun. Omuzdan omuza fişenkler gibi, mezeler geliyor hemen çeşit çeşit. Boranî, semiz, çiçek dolması, yaprak sarması, ezme, haydarî, soyalı uskumru, levrek salata, börülce, deniz börülcesi, ahtapot ızgara, kalamar ızgara, fava ve sâireler… Sonra, açıyorsun bir büyüğü :Sarı Zeybek. Mis gibi. Anasütü ya da sütdişi gibi. Rakı açılınca, dünya duruyor ve insan, ana râhmine dönüyor. İnsanın, en cana büründüğü ân. Rakı açılınca, sofra ve sohbet çıplaklaşıyorlar. O sırada, rakı akında bir ay doğuyor; sânkiyse lüfer göğe çıkmış. Ve, bir röntgen gibi sâmimi konuşmayı sürdürüyoruz gece boyunca. Yine en basur konular. Ben, Lâle’den sözediyorum örneğin. Başka biri Nilüfer’den sözediyor. Diğeri, askerlik anılarını anlatıyor ve sevdiğini ne kadar çok sevdiğini. Seviniyoruz O’nun için. Ancak, Lâle ve Nilüfer bizim için üzülmüyorlar. Zaten, bir neden de yok. Üzülebilseydiler eğer bir şeyler için, bizi sevemedikleri için üzülürdüler ilkin. Sonra, başkalarını severek bizi aldattıkları için üzülürdüler. Ve nihâyet, hâlâ yaşayabildiğimiz için üzülürdüler kesin. Ancak, O’nlar, üzülemiyorlar. Yalnızca, ‘Üzgün olup olmadığımızı’ soruyorlar. Ne güzel değil mi, Sağdıç? Ne kadar da düşünceli insankızları? Ben, yine, Lâle’den sözediyorum. Çünkü, bir zeybeği bitirmişim çoktan sarı. Artık konuşmak için yakıta gereksinimim yok. 3 gün sürek konuşabilirim artık. Yemeden ve içmeden. Hattâ, tanımasam bile, Nilüfer’den bile konuşabilirim. Lâle’nin bir türevidir çünkü kesin. Lâle sevmediğine göre, Nilüfer de kesin sevmezdi beni. O da, miyop gözlerime bakarak, ‘Üzgün olup olmadığımı’ sorardı. Yanıtım, bir astigmat olurdu. Bütün gözlüklerim kendilerini kırardılar. Cam gibi değil, kemikler gibi kırardılar. Ve, ben, Lâle’den sözediyorum yine. Hiç akıllanmıyorum. Tabaktaki mezeler bile benden daha akıllılar. Nilüfer’in sevmediği arkadaş da hiç akıllanmıyor. Sânkiyse, bir aynaya bakıyorum. Arkadaşım olmasa O, aynayı kırmak istiyorum. Yaptığım hıyarlıkları tabak gibi görüyorum çünkü. Kendime kızıyorum. Ve bir yağ gibi kızıyorum tavada. Havada, duman var mor renginde. Benden çıkıyor. Gözlerimdeki yaşlar buharlaşıyorlar çünkü. Ve, ben, yine Lâle’den sözediyorum. Garson acıyor. 50 lira indirim yapıyorum. Hesâp, 150 lira. Kişi başı, 50. Astigmat olsam da, döktüğüm yaşlar demek ki belli. Bozcaada’ya gelmeden önce, gökdelenler gibi karabasanlar görürdüm. Bir türlü katıma çıkmaya asansörler, benden sürek 1 lira isteyen bir çocuk, sudan fışkıran lamalar, yarı iskelet köpekler, taranmam, silâhımın âteş almaması ve sâire. Ancak, bir geldim Bozcaada’ya, bütün karabasanlar bitti. Deliksiz ve süt beyâzı sakız gibi hür uykular. Terleme yok. Yemek borumun âlev alması yok. Yalnızca, dinlenmiş bir beden ve beyin. Hamamda yuğunmak gibi. Ilık mermerlerde, mâhmur gözlerin erinci. Parmak kalınlığındaki kirlerinden arınmak gibi bir şey, Bozcaada’da uyanmak. Bir arazi büyüklüğündeki kahvaltı masası. Peynirlerin masaya gelir gelmez beyâz beyâz kokmaları, domateslerin bifteklerden daha etli olmaları, sebze ve meyvelerin yeni doğmuş bebekler gibi sâf ve temiz parlamaları, çayların iki göz gibi berrak bakmaları ve sâire… Bozcaada’da yemek yediğimi anladım. Ve, Istanbul’da yalnızca posa ve çöp yediğimizi. Eskiden masaya yemek gelmeden önce, kokusu ve tadı gelirdi yemeğin. Pilâv mis gibi tereyağı kokardı. Şimdi sağlıklı beslenme adına pilâstikler gibi kokuyor pilâvlar. Sağlıklı besleneceğiz diye mutfak kültürümüz ve damak tadımız gitti; ağız tadımız koyboldu. Ağız tadımız kalmadı. Bir ağız tadıyla yemek yiyemiyoruz artık. Ya donmuş hamburger yiyoruz, ya da sağlık ayağına tatsız pilâvlar. Bu bile, BeyâzAdam’ın bir oyunu olabilir. Toplum mühendisliğinin mutfak kısmı. Mutfağımızı ve alışkanlıklarımızı yok edip, kültürel kalıtımlarımızla oynuyor olabilir BeyâzAdam. Çünkü bir memleketin mutfağı, o memleketin bayrağı kadar kutsaldır. Bayrağını bayrak yapan etkenlerin içresinde, mutfağı da vardır o ulusun. Türk Bayrağı’nın renginde rakı da vardır, çay da. Gözleme de vardır, Adana kebâp da. Keşkek de vardır, revânî de. Kuymak da vardır, fava da. Keşkül de vardır, mantı da… Dediklerim değişik ve ilginç gelebilir. Ancak, düşün, Sağdıç; İtalyan bayrağı spagettisiz düşünelebilir mi? Spagetti de, bir İtalyan bayrağı değil midir? Yemek, bir ulusun kültür bayrağıdır; edebiyâtı gibi. Mutfağı zayıf olan ulusların, edebiyâtı da zayıftır. İşte, unuttuğum bu kültür, Bozcaada’da yeniden karşıma çıktı. Yemek yediğimi duyumsadım yeniden. Yüzüme renk geldi. Saçlarım canlandı. Derim parladı. Tırnaklarım güçlendi. Kâlbim düzenli atmaya başladı. Zeytinyağı içtim. Midem yanmadı. Yaptığımız mangallar, midelerimize oturmadı. Dilimizin paslanan tat duygusu, kendine geldi yeniden. Istanbul’da, yalnızca midemize çalışıyormuşuz; kendimizi epeydir unutmuşuz. Ve Şarap… Ne diyebilirim ki, Sağdıç. Şarap, Bozcaada’nın anadili. Sokakları küspe kokan memleket Bozcaada. Yemekler, şarapla daha bir anlam kazanıyorlar. Talay, çok değil de; Çamlıbağ’ın sokağına girince, şarap kokusunu izlemek yeterli oluyor. Havada kırmızı bir iz bırakan bir koku. Dükkâna girince, güleryüzlü Hâşim Bey karşılıyor sizi. Üşenmeden, tek tek tattırıyor şaraplarından. Dükkânın kendisi zaten bir şarap sânkiyse. Sarhoş oluyor insan. Duvarda, Hâşim Bey’in şarapla uğraşan atalarının fotoğrafları var. Hepsi de, Türkiye’nin fârklı dönemlerinin izdüşümleri. Gülüşleri öyle en azından. Kimi 23 Model gülmüş, kimi 60 Model. Gülüşler bile yıllara göre değişiyorlar demek ki. Ne tuhâf?!? Bir tek ağlamak değişmiyor sanırım zamana göre. Hâşim Bey, şaraplarla birlikte, zeytin ve peynir de sunuyor. Utanmasak, öğle yemeğini hâlledeceğiz burada. Ancak, tutuyoruz kendimizi. Istanbul’da olsak affetmeyiz ancak adadaki herkeslerin iyi niyet ve içtenliğinden midir nedir, istesek bile suistimal edemezmişiz gibi geliyor durumu. Adanın, herkesleri iyiye sevk eden bir güzelliği var. En çok Kuntra ve Merlo’yu beğendim. 2şer şişe aldım. Sonra döndüm dükkâna, 2şer şişe daha aldım. Tutamıyorum kendimi. Kaldırıma çöktüm. Su gibi açıp, su gibi diktim Kuntra’yı. Serinledim. Kırmızının da serin içilmesi gerekiyor özünde. Öyle, oda sıcaklığı filân palavra. Bir göz serinliğinde olması gerek. Yoksa, susatıyor meret. ‘Ağlama Yâr Ağlama’yı söylemeye başlıyorum. İki yanda, mangal yapan gençler var. 3 sap pirzola veriyorlar. Ben de, bir Merlo. Keşke yine böyle yaşayıp gitsek :Buğday verip, arpa alsam. Et alıp, şarap versem. Para, değiştiriyor her şeyleri. Bu et, yediğim en güzel et çünkü içresinde para yok. İçtenlik ve şarap var. Çamlıbağ’a gidip, bir Kuntra ve bir Merlo daha alıyorum. Kendimi içmemek için, güç tutuyorum. Arabayla, adanın en yüksek tepesine çıkıyoruz. Hava artık azıcık kararık. Çektiğimiz fotolarda bulanık ve kara çıkıyoruz. Yine de, güldüğümüz anlaşılıyor. Şarapların yarısını orada harcıyoruz. Sidiçalara Animals koydum. Hava batarken, The House of the Rising Sun* çalıyor. Tezât ilgi çekici ancak güneşin ne zaman batıp, ne zaman doğduğunu anlayamıyorum bâzen. Şârkıyı, bu duruma bir gönderme olarak çalıyorum. *Bu şârkıya birâzdan yeniden döneceğim. Tepede 2 sâât geçirdik. Gece. Yol bozuk. Kasaba gidip, daha et-tavuk almamız gerek. Mangal yapacağız. Alıyoruz. Pansiyonun arka bâhçesine kuruyoruz teşkilâtı. Âteşi epey güç yakıyoruz. Hınzır bir rüzgârlar var. Hemen söndürüyor. Sonuçta, yakıyoruz âteşi. Açız. Şaraplar daha da acıktırmış bizi. Âteş daha hamken, oturmamış ve deli deli yanarken, atıyoruz etleri mangala. Ve etlerin ilk kısmı kül oluyor. Yine de, açlıktan yumuluyoruz etlere. Kömür kısımlarını tükürüyoruz. Tükürdüğümüz kısımları kediler yiyorlar. İnşallah, kediler bir hâstalıklar kapmazlar bizden! İnşallah, Lâle ya da Nilüfer kedileri sevmemezlik yapmazlar! Kedilere kendimizi bulaştırmayalım! Âteş olgunlaştı. 2nci attığımız etler çok güzel ve oturaklı oldular. Soğan, biber ve domatesler de attık. En az etler kadar güzel oldular keratalar. Sebzelerin tâze ve doğallığından, kediler bile sebze yiyorlar burada. Nilüfer’in sevmediği arkadaş, bilgisayarın listesinden Rumeli türküleri açıyor. 50 türkü. Şaraplar bitince, Sarı Zeybek açıyoruz. Rumeli havaları, etler, ızgara sebze ve Sarı Zeybek… Selânik Türküsü’ne gelince, saygı duruşuna geçiyoruz. Sonra, bir Fâtiha tüm ölmüşlerimize ve Kemâl’imize. ‘Zâlım ölüm, bâri 3 gün ara ver’ Ne söz be! Diken diken oluyoruz. Boğazımızdan rakılar, tüyler gibi ürpererek geçiyorlar. Ah be, Kemâl’im! Senin evine vizeyle değil de, yürüyerek gideydim! İzmir ya da Artvin’e gider gibi; hattâ, İstiklâl’e ya da Kadıköy’e gider gibi yürüyerek gideydim evine. Ah be, Kemâl’im! Selânik şimdi bizde olacaktı, gerisi yalan olacaktı. Bozcaada’da yürür gibi şimdi limânın da yürüyecektim Selânik’in, Selânik’in meyhânelerinde sinemiz pûryân olacaktı, Selânikli bir kız sevecektim, Selânik’in bir câmisinden kalkacaktı cenâzem ve bayramlarda torunlarım râhmet okuyacaktı benim için; ah be, Kemâl’im! 50 türkü 4 kez dönüyor. Rakı şişelerini lobutlar gibi diziyoruz ve duygularımızla deviriyoruz herbirini tek tek. Lâle, Selânikli olaydı, acep sever miydi beni? Bozcaadalı olaydı, kesin severdi. Buralı o kadar iyi ki, kesin severdi. Âteşi söndürüyoruz. Pansiyondan atıyoruz kendimizi. Bağrımız yanık. Kısık kısık türküler söyleyerek, Bozcaada’yı sâât sabah 4te turluyoruz. Balıkçılar uyanmış. Son hâzırlıklar tamam. Biz de, pansiyona doğru dümen kırıyoruz. Çimenleri görüyoruz. Dayanamayıp, atıyoruz kendimizi çimenlere. Az dursak, uyuyacağız. Dalmamak için, konuşturuyoruz birbirimizi. Nâfile,.. Dalıyoruz. 5te, uyanıyorum ben; bir çimen serinliğiyle. Diğerlerini uyandırıyorum. Pansiyona dönüyoruz. Odalara giriyoruz. Atıyorum yatağa kendimi. 7 sâât sonra, aynı vâziyette uyanıyorum. Televizyonu açıyorum. İsrâil baskınının hâberlerini izliyorum. Moralim bozuluyor. Pencereye yürüyorum. Dışraya bakıyorum. Yaşam başlamış. Ancak, bizimki bitecek birâzdan çünkü Istanbul’a dönmemiz gerek. Bavulu topluyorum. Mideme ağrı giriyor. Odalardan eşzamanlı çıkıyoruz, hepimizin yüzleri dayak yemiş gibi. Ağzımızı bıçaklar açamıyorlar. Arabayı yüklüyoruz. 1 feribotuna atlıyoruz. Kimse, arabadan çıkmak ve ardına bakmak istemiyor. Bir sevgiliden ayrılmak gibi bir şey. Istanbul’a döneceğim diye, canım acıyor. Yol boyunca sessizdik. Istanbul İl Sınırı’ndan girince, içreme bir soru saplandı ansızın :İnsan olmamaya yeniden nasıl alışacağız?.. Bu soruyu içremden sormuştum kendime. Ancak, soruyu içremden sormamışım gibi, birbirimizin yüzüne baktık. Heyhât, yanıtlayamadık soruyu ve yeniden önümüze bakmıyı sessiz sürdürdük. İnsanlık :3- Biz :0… Sonra aklıma elinde 2 kitâp tutan adam geldi yine. 2 kitâbı yanyana koyunca, tek bir kitâp gibi mi okuyordu acaba? Salinger’den başlayıp cümleye, Murakami’de mi bitiriyordu acaba cümleyi? Holdın, Vatanebe’ye; Vatanebe de, Holdın’a dönüşüyordu yâni. Acaba, ben kime dönüşüyordum; ya da ben kime dönüşüyordu? Bilemiyordum. Etkisinde kalıyordum her şeylerin. Acaba bu bütün konuşmalarımız, Sağdıç, o 2 kitâbın bir devâmı mı? Kılonlanmış birer Holdın ya da Vatanebe’ler miyiz acaba? Öylese, ben bu işi bırakıyorum. Ben artık Ben olmayı bırakıyorum. Benim yerime Ben olacak bir başkasını bulsunlar. Yok, yoksa dayanamayacağım. Bir başka Ben için, bu’nca şeye katlanmak ve yaşamak istemiyorum. Yâni, yok yere neden Lâle tarafından sevilmeyen ben olayım ki? Başka bir Ben sevilmesin sevilmeyecekse. Neden, yâni, başkasının sevilmemesini ben çekiyorum ki? Değil mi ama, Sağdıç? Sen de, bir şeyler söylesene lütfen!.. Belkiyse, Lâle’yi bile tanımak zorunda, sevmek zorunda bile kalmayacaktım. Acaba, ‘Ben’ diye bir şey yok mu? Acaba, başkalarının devâmları mıyız hepimiz? ‘Ben’ yerine ‘Biz’ mi demek gerek yoksa? ‘Yiyorum’ derken bile ‘Yiyoruz’ mu demek istiyorum acaba? Belkiyse, Ben, benden bir öncekinin yemeğine devâm ediyorum yalnızca. Tek başıma yaptığım bir yeme eylemi yok yâni; ve de, hiç olmayacak. ‘Ben’ yalnızca bir ‘Biz’in devâmı o zaman. ‘Ben’ diye bir şey yok. Yalnızca ‘Biz’in bölümleri var ve o bölümlerden biri Ben’e düşüyor; bana düşüyor dolayısıyle. Birâz rahatladım özünde şimdi. Yâni!.. Yâni!.. Lâle’yi benden öncekiler sevmiş ve Lâle de benden öncekileri sevmemişti yâni. Ben de, diğerlerinin devâmı olduğum için, bu duyguları mirâs aldım. Benden kaynaklanan bir şey yok özünde. ‘Ben’den kaynaklanan bir şeyler var. İçrem, uzundur, ilk kez böyle rahatladı. Gözlerimdeki o mor ağırlık kalktı birâz sânkiyse. Soluk alıp vermemin düzene girdiğini şimdiden duyumsuyorum. Sol kolumdaki o kıymık kıymıl ağrı da seyreldice. Bir yere uzanmam gerek. En iyisi, elinde 2 kitâp tutan adamı yerinden kaldırıp, benim oturmam. Oturuyorum. Koltuk**, anımsadığım gibi, hâlâ kâhverengi. Bu koltuğun ilginç yanı da bu’dur :Bakınca değil, oturunca kâhverengi olduğunu anlarsın koltuğun. Oturdum. Kendimi güvenli hissettim oturur oturmaz da. Bu, benim koltuğum. Başka kimseler oturamaz; Lâle bile oturamaz (Kemâl’imiz hâriç). Oturdum. **Koltuk diyorum ancak özünde bir kanepe bu. Ancak, ben yine de koltuk diyorum ve diyeceğim çünkü öyle hissediyorum. Ellerimi kolluklara koydum. Gerindim iyice bir. İyice, gömüldüm koltuğa. Rahatlık 10 numara. Açtım televizyonu. Dijitürk var. 44üncü kanala bastım. Karşıt Görüş ve Balçiçek Pamir. Hanımefendi de, hep bir yapmacıklık sezmişimdir. Bu’nun temel nedeni, kötü ve acıklı bir konu tartışılıyor olsa da, reklamlara giderkenki yüzünde beliren o kaykık sırıtış. Daha demin şehitlerden ya da başka bir yıkımdan sözedilmiş ancak O hep, ‘Reklam dönüşü bu konuyu konuşmaya devâm edeceğiz’ derken, o kaykık sırıtışı barındırıyor kendinde. Gâribime gidiyor. Televizyonculuk raconunda var mıdır bu, bilemiyorum. Bir de, kendi düşünceleri dışrasındaki kişilere bakarken, yüzünden tuhaf bir ifâde oluşuyor. Bu’nu da daha çok Kemâlci’lere yapıyor. Fârkında ya da değil, bilemiyorum. Bu durum, bir de Cüneyt Özdemir’de var. ‘Fâşist’ damgası yememek için ‘İlgili kişiler’den, Kemâlci’lere sert ancak bölücü ve gericilere tatlısu davranıyor. Yadırgamamak elde değil. Bak, Sağdıç, Turgut Kazan’a nasıl davranıyor! Cihaner Davası’nda olanları kör gözlerin bile görmesine karşın, Turgut Hoca’nın her dediğine ‘Dedikleriniz yalnızca iddiâ, söylenti. Daha somut şeyler söyleyin’ diyor Cüneyt Özdemir. Dosyaların başına neler geldiğini ve dosyaların nasıl hâlâ ilgili makamlara inâtla gönderilmediğini anlatıyor Turgut Hoca; Cüneyt Bey de, ‘Somut konuşun’ diyor. ‘Somut’ bir şeyler varsa, o da, herkeslerin korktuğudur. Korkması gereken son kurum basınken, korkan ilk kurumun basın olması, yurdun içresine düştüğü anaforu gösteriyor. Yandaş basın kanallarını es geçtikten sonra, 439uncu kanalı açıyorum. Mis gibi blues. Tertemiz blues. İnsanın içresi arınıyor. Aynı şey Türk müziğinde de vardır ya, aynısı. Aynı arınma duygusunu işte bu bluesda da yaşıyorum. O tir tir titreyen gitar telleri, bana fazlasıyle dokunuyor. Aynı şey, tanburda vardır örneğin. Bence, bluesun tek çalgısı tanburdur. Hele bir de elektrotanbur olsa (belkiyse zaten vardır), bluesun tek resmî çalgısı tanbur olur. Şimdilik, gâyrîresmî. Bu birliktelik, zencilerin ve bizlerin, aynı damardan aynı hüznü paylaşmamız sâyesindedir. Uzun havalarımız birer blues ya da blues birer hoyrat, birer barak değil midir? Aynıdır. Alabama’da pamuk toplayan zenciyle Çukurova’da pamuk toplayan Türk, aynı kızıl kurdelâlı çığlığı atar havaya doğru. Çünkü, ikisinin de acıları terli ve topraklıdırlar. İkisinin de ses telleri, tanbur ya da blues gitarına dönmüşlerdir. Bundandır ki, bluesu (ya da aynı kökten çıkan r&b ile rakınrolu), Türk müziğinden ayrı tutmamışımdır. Sırf bu yüzden sabaha dek, tek bir şârkıyı bekledim. Animals’tan, The House of the Rising Sun. 439uncu kanalda, yanan bir şömine görseli var ve durmadan duruyor öylece***. *** Bu da, ne demekse? O şömineye baka baka, bekledim The House of the Rising Sun’ı. Ve o şarkıyı beklerken, o şömine içremi milim ısıtmadı. Yapaylıktan hiç hoşlanmam. Yine de, şârkı için bekledim çünkü o ân, o şârkıya ihtiyâçlıydım. O şarkısız, birer engelliydim. Bir cam adamdım. Dokunsalar kırılacaktım. Şârkı çalmadıkça, kendi kendime dokunarak, kendimi yavaş yavaş ve sessiz çatlatıyordum. Bekledim. Sıkıntıdan, efsâne şişesiyle 20 küsûr Uludağ Gazoz içtim. Kâr etmedi. Bütün hüzünler bende birleşti. Bir Uludağ daha açtım ancak içmedim. Gazının kaçmasını bekledim. Hırsımdan yaptım bu’nu. Nedenini şimdi açıklayamam****. **** Hırsımı zavallı bir gazozdan çıkaracak denli alçaldım. Hâlâ çalmıyordu The House of the Rising Sun. Belkiyse, kanalı aramış ve Lâle çaldırmıyordu şârkıyı büyük bir özenle. Bekledim. Bluesun o çakıllı ve Animals’ın mıcır sesli Erik Bördın’ına gereksinimim var şimdi. Hem de, acil!!! Bördın sesiyle beni jülyen jülyen doğramalı. Öyle parça parça parçalanayım ki, anca öyle birleşebileyim yeniden. Bu ânda, beni anca Animals kurtarabilir. Gerisi, geçici sağaltım. Bir ineğin sağılması gibi sağılmalı acılarım. Hâlâ bekliyorum. Çalamadı gitti, yapay şömineli 439uncu kanal. Şimdi, keşke, 63’ün sonlarına doğru Nivkesıl’da olsaydım ve Club-A-Go-Go’da Animals’ı dinleseydim canlı. Kendi yaptıkları gitarlardan çıkan o çakıllı seslerle, Bum Bum’u dinleyebilseydim keşke. Mızıkalarının çizikli sesleri My Babe’i çalsaydı ve paspas kesimi saçlarımla kafamı sağa sola fırlatabilseydim. Sonra, sâhneye Sani Boy Vilyımsın çıkardı bir de; ve de hep birlikte Night Time is the right Time’ı çalardılar. O ân, belkiyse, tüm acılarımı unutur ve unuturdum. 63 ve Animals. Benim gibi çaylaklar. Daha Rising Sun’ı kaydetmemişler. 64 Mayıs’ını beklemek zorundalar ve sonrası Amerika yolculuğu. Bu efsâne toplulukların çaylaklık dönemleri beni daha çok çeker. Beatles’ın Hamburg ve Cavern dönemi örneğin; ya da, demin dediğim gibi, Animals’ın Club-A-Go-Go dönemi. En sâmimi ve rakınrol parçalarını o dönemler yapmışlardır. Cavern’den çıkan bir Money (That’s I Want) ya da Club-A-Go-Go’dan çıkan bir Dimples’ın üzresine parça çalamamışlardır, bence, bu iki topluluk da. Çünkü o dönem en içten ve yalın oldukları dönem; yâni en ciddi ve rakınrol dönemleri. Özünde, bir tek o dönemde, Elvis’e yaklaşabildiler. Sonraları, çok da beni ilgilendirmiyor. Şimdi, tek isteğim bir The House of the Rising Sun ve gazozuma rakı karıştırıp içmek. Sonrası, yine beni çok ilgilendirmiyor. Şârkıyı dinleyip, bir başkası bile olabilirim artık. Zaten, bu şârkıları dinleyip aynı kalmak olası değil. Aynı kalan kişi ya ölüdür ya da oludur*****. ***** Olmuş kişi anlamında. Yavaş yavaş gözlerim kapanıyorlar. Gözümü aralayıyorum, bakıyorum. Şömine hâlâ aynı şiddetle yanıyorlar. Artık umudu kestim. Yatıyorum. 10 sâniye geçiyor ve Animals’ın çakıl sesli gitarı başlıyor. Karşımda koskocaman The House of The Rising Sun. Ağlamak istiyorum ancak gözlerim yorgunlar. Çakıl sesli gitar devâm ediyor ve birden araya mıcır sesiyle Bördın giriyor. Kâlbim, sidiler gibi çiziliyorlar o ân. Kendimi zor tutuyorum. Yoksa, bağıra bağıra, kanamalı bir hasta gibi şârkıyı söyleyeceğim. Kendimi zor tutuyorum. Şârkı devâm ediyor. Kendimi zor tutuyorum. Yoksa, Lâle’yi sevmeyi sürdüreceğim. Kendime engel oluyorum. Şârkı devâm ediyor ve en jiletli ân geliyor ve araya org solosu giriyor. Attilâ İlhân gibi, o ân, ‘Vurdun, kanıma girdin, itirâzım var’ demek istiyorum. Org solosu ve Bördın’ın mıcır sesi, bileklere sürülen jilet gibi, kâlbimi gıram gıram ve milim milim doğruyor. Kâlbimden bir sürü et çıktı. Kâlbimin kullanmadığım etlerini, bir yana ayırıyorum. İlerde, ya Lâle’ye ya da kedilere veririm. Ve şârkı, gûrûba bakar gibi, yine org ve çakıl sesli gitar eşliğinde bitiyor yavaş ve yavaş. Ağlamamak için, gözlerimi çıkardım ve yana koydum. Belkiyse, Lâle ya da körlere veririm ilerde. Bilemiyorum. Rising Sun Blues bitti. Ben de bittim. Yeniden başlamak için, uyumaya karar veriyorum. Şömine hâlâ yanıyor. Etkisinden kurtulamamaktan korkuyorum bu konuşmanın. Umarım, bir sonraki konuşmaya geçebilirim hemen. Umarım, bu’na devâm etmem. O da, ne?!? Denis Hopır ölmüş. Altyazı geçiyor. Bu adamın, James Dean’in yakın arkadaşı olduğunu ve James Dean’in son iki izleminde (Rebel Without a Cause ve The Giant) oynadığını çok kişiler bilmez. Easy Rider ve Mâvi Kâdife izlemlerinden tanınır daha çok. Bir insan ölünce değil, O’nu tanıyanlar ölünce ölür. James Dean, bir kişi daha öldü. Bir tek, O’nu canlı tanıyan, Martin Lando kaldı sanırım. Bakalım, ben ne zaman öleceğim? Çünkü beni tanıyanın olduğunu pek sanmıyorum. Umarım, bu’nun etkisinden çabuk kurtulurum. Neyse, sizi hiç konuşturmadım. Özür dilerim. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||