Umut Yalım - ...Ve ömrümüzün en güzel günleri (25)
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Eksen kayması yok
Tayyip şov var!
GÖKÇE FIRAT
Şehidimiz Pınar
ALİ ÖZSOY
Tayyip Arapların değil
Arap uşakların dostu!
ÖZGÜR ERDEM
AKP faşizmi
hukuku yok sayıyor
KAYA ATABERK
Sivas Katliamının on yedinci, AKP karanlığının sekizinci yılında
OKAN İŞBECER
Murat Bardakçı: Antikacılıktan
Sol düşmanlığına
TUĞRUL ÇELİK
Chavez'le
sigaraya elveda!
TÜRKKAYA ATAÖV
İsrail nasıl kurulmuştu?
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Obama ile Clinton arasında Erdoğan
TEVFİK KAYMAZ
Mücadelenin dilleri
MUSTAFA İZBERK
Dil devrimini niçin
- boyumca bosumca - sürdürüyorum (I)
İLYAS SALMAN
Bir halk soytarısının anıları
Basında Ulusal Parti
Ulusal Parti
Giresun, Ordu ve Aydın'da
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Umut Yalım
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (25)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Evimi terkedip, bir pilâkçıya taşınmak istiyorum. Ve bütün pilâklara Kemâl’in, Elvis, Zeki ve Lâle’nin sesini doldurup, sabak akşam dinlemek istiyorum. “Lâle” derken, çiçek Lâle. Bir çiçeğin, bir Lâle’nin sesi nasıl olabilir acaba? Kaydedince, hepimiz öğreniriz artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek…

“Çiçek ‘Lâle’ öyle mi?”

“Evet, Sağdıç.”

“O zaman, neden çiçek lâleyi ‘Lâle’ diye büyük hârfle yazıyorsun?”

“Sevdiğimden beri Lâle’yi, bütük lâleler ‘Lâle’ artık…”

“Boş ver artık beee şu kızı! Artık kıza değil, sana sinirlenmeye başlıyorum. Yeter yahuuu!”

“Biliyorum ancak ne yapayım? Neyse, devâm edeyim ben :Evimi terkedip bir pilâkçıya taşınmak istiyorum. Ve bütün pilâklara Kemâl’in, Elvis, Zeki ve Lâle’nin sesini doldurup, sabah akşam dinlemek istiyorum. Ne kendime, ne de başkalarına dayanma gücüm kalmadı artık. Başkaları derken, Seni Sağdıç ve Sizi Suphi Bey, bir yana ayırırım. Siz çünkü başkaları değilsiniz artık benim için. Tıpkı; Kemâl, Elvis, Zeki ve Lâle’nin başkası olmadığı gibi.”

“Kemâl’imizin, Elvis ve Zeki Müren’in seslerinin ne olduğunu biliyoruz ancak, Sağdıç Bey’in de dediği gibi, lâlenin sesini nasıl kaydedeceksiniz?”

“Sanırım, Suphi Bey, Lâle’nin bana çektirdikleri için, bütün lâleler benden özür dileyeceklerdir ve bu özrün bir sesi kesin olmalı. Benden özür dilerken lâleler, kesin bir ses çıkartacaklardır. Bu sesi kaydedeceğim ben de.”

“İlginç özünde. İlk ben dinlemek isterim.”

“Seve seve…”

“Sonra?”

“Ne sonrası?”

“Sonra ne yapacaksın? Bu pilâkçıda ne yapacaksın?”

“Yaşayacağım elbet. Tıpkı, Şinciku’daki sefil pilakçı gibi.”

“O ne, yahu?!?”

“Düşümde gördüğüm yüzü olmayan herifin okuduğu, İmkânsızın Şarkısı kitâbında geçen bir yer adı. Vatanebe’nin çalıştığı yer…”

“Vatanebe de kim?”

“Kitâptaki baş kahraman.”

“Haruki Murakami’nin yazdığı değil mi?”

“Evet. Düşümdeki yüzü olmayan herif, sağ elinde tutuyordu bu kitâbı.”

“Bu arada, bir şeyi belirtmek isterim.”

“Buyrun, Suphi Bey?”

“Düşünüzdeki o yüzü olmayan adam…”

“Evet..?”

“Sizsiniz.”

“Ne?”

“Evet. Düş tâbirlerine göre öyle. Biri, düşünde, yüzü olmayan bir adam görürse, o yüzü olmayan kişi kendisidir.”

“Neden ki?”

“Çünkü, insan, düşünde kendisiyle karşılaşmaya dayanamaz; bu’nu, kaldıramaz. Çünkü, düş dünyasında, gerçekliği kaldıramaz insan. Böyle bir şeydi sanırım.”

“Bir de, insanın kendiyle sorunları varsa, göremezmiş yüzünü düşünde. Yüzleşmemek için kendisiyle.”

“Vallâ, cuk oturuyor bana”

“O denli de cuk oturmuyor, harcama kendini hemeninden.”

“Vallâ oturuyor cuk, billâ oturuyor cuk… Düş de, bu’nun göstergesi işte. Kendi gerçeklerimle yüzleşemiyorum. Belkiyse, Holdın ya da Vatanebe gibi olmak istiyorumdur. O’nlar gibi dik ve müdânasız. Yüzü olmayan herif olan Ben de, bu’ndandır ki, Çavdar Tarlasında Çocukları ve İmkânsızın Şarkısı’nı okuyordur. Değil mi?”

“Bilemeyeceğim.”

“Ben de…”

“Bence, öyle… ‘Yanıtını bildiğim ancak yanıtlamak istemediğim bazı şeyler var’ demek ki. Acaba?”

“Yok. Yine Lâle Mâle deme bize.”

“Diyecektim ancak başka türlü. Holdın ve Vatanebe de âşk konusunda şânssız. Sevdikleri kızlar, O’nları sevmeye cesâret edemiyorlar çünkü Holdın da, Vatanebe de kendilerine özgü adamlar ve kızlar, O’nları, nasıl seveceklerini bilmiyorlar.”

“Neden?”

“Çünkü, Sağdıç, kendilerine özgü adamlar oldukları için bu Holdın ve Vatanebe… Ve kızlar severken çevrelerine göre hâreket ettiklerinden, yâni; çevrelerindeki kızlar nasıl herifleri seviyorlarsa, O’nlar da, o tür herifleri sevdiklerinden ve çevrelerinde de Holdın’la Vatanebe gibisi olmadığından, Holdın ve Vatanebe gibi adamları nasıl seveceklerini bilemiyor bu kızlar. Ve Holdın’la Vatanebe de sevilemiyorlar dolayısıyle…”

“Sen de, bu duruma uyuyorsun yâni?”

“Evet. En azından, öyle hissediyorum. Bu da, önemli değil midir?”

“Öyledir.”

“Ve bu’nu bildiğim hâlde, yanıtlayamıyorum çünkü yadsıyorum durumu. Holdın gibi, ya da Vatanebe gibi, ben de, sevilemeyeceğim hiçbir zaman. Bu’na karşın, hâlâ sevilmeyi bekliyorum ve de, düşümde, öyle yüzü olmayan herifler hâlinde görüyorum kendimi.”

“İşte bu kez cuk oturdu.”

“Sağolun, Suphi Bey.”

“Bu dediklerinden, çok güzel roman olur.”

“Ciddi mi; adı ne olur?”

“...Ve SEVİLEMEYENLER…”

“Güzel ad.”

“Bu da, cuk oturdu.”

“Evet.”

“Şinciku’daki sefil pilâkçı… Neydi bu?”

“Vatanebe’nin çalıştığı yer. Vatanebe, bir pilâkçıda çalışıyordu. Ancak, bana çalışmak yetmez. Ben, bir pilâkçıda yaşamak isterim. Kendimi bir pilâk gibi hissediyorum. Şinciku’daki sefil bir pilâkçıdaki, pilâk gibi. Belkiyse, Şinciku’ya bile taşınmak isteyebilirim. Şinciku’daki o sefil pilâkçıda, hem çalışmak hem de yaşamak isteyebilirim. Vatanebe’yle aynı yerde çalışmak çok hoşuma giderdi. Pilâkçıyı kapadıktan sonra, gece, Vatanebe’yle, rakılar gibi sâkeler parlatmak isterdim. Hattâ, rakılar içerdim Vatanebe’yle. Zeki’den şârkılar söylerdim. O, anlamazdı. Anlamını sorardı. Ben, anlatırdım şârkıları. Sonra, O’na da öğretip şârkıları, beraber söylerdik. Sabahlara dek… Şinciku’da, yağmurlar çok yağar mıydılar? Öyleyse, rakıları, yağmurlarla karıştırırdık.

Sonra, bir Elvis koyardım. Ölmeden önce yapmamız gerekenlerden biri de: Elvis’i canlı izlemek olmalı. Elvis’i canlı izlemek. Zeki’yi canlı izlemek gibi bir şey olmalı. Araya, radyo dalgalarını ya da albümleri koymadan, Elvis ve Zeki’yi canlı izlemek… Tâze bir meyveyi dalından yemek gibi bir şey olmalı. Zeki’nin sesinin, bir aracı olmadan, doğrudan kulağa değmesi; Elvis’in kalça hâreketlerinin yaydığı dalgalanmanın doğrudan yüze çarpması… Sütü doğrudan memeden içmek gibi bir şey olmalı kesin. Istanbul’da yaşayamadım bu’nları. Belkiyse, Şinciku’da yaşarım. Elvis’i canlı izlemek 56’da nâsip olaydı, gözlerim Kadillak’a dönüşürdü: Pembe ve siyâh. 56 yılını kaldırmak gerek bence. Doğrudan, Elvis demek gerek. 1954, 1955, Elvis, 1957 ve 1958 gibi. 56’da, Hound Dog’un ilk kopyasını almak isterdim. O çılgın kızların çığlıkları arasında, saçımı benzin gibi biryantinleyip, Elvis’i canlı izlemek isterdim YeniYork’ta. Her ‘Hound Dog’ dedikçe, ben de, parmaklarımın uçrasına kalkmak ve bileklerimi kıra kıra dâns etmek isterdim. Sıkati’nin gitâr solosunda, ses tellerimi bir bluesla takas etmek ve iliğine değin rakıbili ve rakınrol olup, bir rakılar gibi beyâzlamak isterdim buzlu. Sonra, Hartbirek Otel’i söylemesini seyretmek isterdim Elvis’in. Dudağının, yukarı doğru kayarak söylemesini seyretmek… Kâlbimi, kırıldığı yerden tekrâr kırmak isterdim; Hartbirek Otel’i yeniden dinleyebilmek için Elvis’ten. Solo kısmında, lehimlemek isterdim bütün acıları kâlbime, ki (Allah korusun!) acısız kalmayayım diye. Hartbirek Otel, benzin gibi biryantin saçlarla, ancak yağmurlar altında dinlenebilir. Güneşli ve kuru bir havada bu şarkı anlamını yarı yarıya yitirir. Çünkü, yağmurlu bir şarkı bu. Sırıl ve sıklam olmadan, anlaşılamaz Hartbirek Otel ve Elvis. Biryantin gibi ıslak ve rakınrol gibi jilet olmak gerek. Şinciku’da, bu etkiyi sonunda dek hissediyordu insan. Gerçi, Istanbul da hâkediyordu bu rakınrol durumu ancak kızgındım. Kızgınım. Belkiyse de, bu ‘Şinciku’daki sefil pilâkçı’ zaten Istanbullar’daydı. Şinciku, belkiyse, zaten Istanbul’un bir semtiydi; de, bizim hâberimiz yoktu. Ben, zaten Istanbul’daydım belkiyse hâlâ. Neyse, Istanbul’dan daha rakınrol bir kent var mı zaten? Elvis, Istanbullu olaydı; ki, tersini gösteren daha kesin bir kanıt yok, mutlak belediye başkanı olurdu. Istanbul’un zaten kendisi bir Hartbirek Otel değil mi, Sağdıç?”

“Bence de, öyle…”

“Ancak Elvis’ten önce, Zeki’yi canlı izlemek isterdim. Çakıl’da. İnsan bir anasının, bir de Zeki’nin sesini unutamaz kesin. Anasütü, sütdişi gibi ses. Yaradan, üflemiş sesine Zeki’nin. Ben, böyle bir şey duymadım. Hele, bir de, Çakıl’da izleyebileydim Zeki’yi canlı; gözlerim kulağa dönüşürdü. Daha ve daha ve daha çok dinleyebilmek için Zeki’yi ve kulaklarımla da görmeye başlardım; daha ve daha ve daha çok seyredebilmek için Zeki’yi. 56, Elvis’se; 53 de, Zeki ve Müren’dir. 1951, 1952, Zeki, 1954, 1955, Elvis, 1957 ve 1958. Beklenen Şarkı ve 1953. Beklenen Şarkı, bir rakınrol kılâsiğidir. Amerikan müzik listelerinden gizliden 1 numaraya oynamıştır. Beklenen Şarkı, bir rakınrol kılâsiğidir. Zeki söylemiştir. Zeki’nin saçlar biryantinlidir. Şarkının saçları biryantinlidir. Zekinin giysisi biryantin gibi siyâh ve ıslak ve jiletler gibi rakınroldur. Zeki, hiçbir zaman Türk Mûsikîsi söylememiştir. O’nun bütün parçaları rakınroldur. Beklenen Şarkı’yı canlı dinleyebilseydim Zeki’den, belkiyse, Elvis’e gerek bile kalmayabilirdi. Kâlbimi tekrâr kırmama gerek kalmayabilirdi çünkü zaten kâlbim hep kırık olurdu: ‘Benden evvel başkası, sakın seni görmesin ve benden evvel başkası, seni görüp sevmesin…’ Gelmiş geçmiş en rakınrol nakarat. Bu’nları derken, Zeki’yi canlı izleyebileydim, Istanbul’da Lâle’yi sevmeme gerek kalmayabilirdi. Lâle’ye bile gerek kalmayabilirdi çünkü Lâle’yi sevemeyeceğimi anlardım o zaman. Çünkü, Lâle’yi benden önce görenler ve sevenlerin olacağını çok daha önceden bilebilirdim. Belkiyse, Beklenen Şarkı’yı, Zeki’yle beraber söylerdim Çakıl’da. Zeki yılında… Belkiyse, zaten hep eşlik ediyorumdur. Bir büyük beyâz açıp… Istanbul’daki Hartbirek Otel’in düğün salonunda, o sefil pilâkçalara takıp Beklenen Şarkı’yı, eşlik ediyorumdur Zeki’ye. Sonra rakılarım saçlarına biryantip sürüp, siyâhlaşıyorlardır ve o zaman anlıyorumdur :Benden evvel başkası, seni görsün ve sevsin’dir Lâle.

Ve de; Elvis’i pilâğa koyduktan sonra, o ân, Zeki’yi de koyardım. Elvis, Fever’ı söylerken; Zeki de, Dile Benden Ne Dilersen’i söylerdi. Sonra, Elvis, Bir Demet Yâsemen’i söylerken; Zeki de, Can’t Help Falling in Love’ı söylerdi. Ve, o ân, tuzlu gözleriyle bir bâhriyeli gibi ağlardım. Ve kolumdaki kâlpten kaslı dövmeyi, bir jiletle, kâât kalınlığında kazırdım. O kaslı kâlpten dövmeyi, sonra, buğulu camlara bir çıkartma gibi yapıştırırdım. Çıkartmadan süzülen damlalar, kan biçiminde akardı Şinciku’daki sefil pilâkçıda. Sonra, Şinciku’yu ilhâk ettirirdim Istanbul’a. Istanbul’dan vâzgeçemezdim çünkü. O da, benden vâzgeçemezdi çünkü benden büyük bir muzdârip bulamazdı. Istanbul için gerekliydim ben. Belkiyse de, Lâle tarafından sevilemeyen her herif gerekliydi Istanbul için. Istanbul, kesin bizim sâyemizde idâme ettirebiliyordu kendisini. Lâle tarafından sevilemeyenler, sânkiyse, gerçek Istanbullu’ydular. Gerisi, Istanbulyaşar’dı. Istanbul, sevgililer kenti değildi. Paris gibi bayağ ve bayat değildi çünkü. Gerçekçi ve hayatîydi. Istanbul, sevgililer kenti değildi; sevilemeyenler kentiydi Istanbul. Çünkü Istanbul rakınroldur. Rakınrol Istanbullu’dur. Hartbirek Otel ve Şimdi Uzaklardasın gibi.

Elvis ve Zeki’yi dinledikten sonra, Lâle’leri koyardım. Kaydettiğim Lâle’leri. 2010 Istanbul Kültür Başkenti ya ve Lâle Istanbul’un simgesi ya, sakın sanmayın ki, bu’ndan sevdim Lâle’yi. 2009’da başlamıştı zaten. Ancak, 2010’da tavan yaptıydı. Artık yaşam târihimde 2010 diye bir yıl olamayacak. 2010, Lâle demek artık… 1951, 1952, Zeki, 1954, 1955, Elvis, 1957, 1958…. 1964, 1965…. 1971,1972…. 1980, 1981…. 1994, 1995… 2008, 2009, Lâle, 2011 ve 2012… Elvis ve Zeki’den sonra, kaydettiğim Lâle’leri koydum. Lâle’lerin bir sesi olabilir mi, Sağdıç? Sesi olmasa bile, kesin şarkı söyleyebilir Lâle’ler ve Lâle’lerin tek söyleyebileceği şarkı :Kimseye Etmem Şikâyet’tir. Kimseye Etmem Şikâyet de, bir rakınrol kılâsiğidir :

Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime

Perde-i zûlmet çekilmiş korkarım ikbâlime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime…

Kemânî Serkis Efendi’nin bu nihâvend rakınrol parçasını, hep bir ağızdan söylediler Lâle’ler. Yanımda, Vatanebe de vardı. O, sevdiğini düşündü kesin. Bense, sevilememeyi. Pilâkçaların tekâr düğmesine basıp, şârkıyı 100 kez ardarda dinledik. Şinciku’daki sefil pilâkçı, daha sefil oldu ve büsbütün Istanbul’a dönüştü. Ve, ben de, yeniden Istanbullu oldum. Vatanebe de, Istanbullu oldu. Serkis Efendi’nin hicrârını tastamam kandanlık oldu, bizim hicrânımızla denk. Gerçi, bu rakınrol parçayı, söyleyebilirim ben de. Kimin söylediğine bağlı olarak, anlam değiştiriyor şârkı. Ben söylersem :Âşkımı en derinime gömdüm’dür. Lâle söylerse :Başka seçeneğim yoktu’dur. Oysa, seçenekler insan kadar çoktur. Seçenekler arasından birine tutsak olmak, kişinin kendi yeğlemesi ve kendi tutuk tutsaklığıdır. Vatanebe de, katılırdı bu dediğime. Kim katılmazdı ki zaten?”

“Peki, Lâle’leri canlı dinlemek konusu? Elvis ve Zeki Bey de, bunu epey işlediniz.”

“Sağolun, Suphi Bey, ancak Lâle’leri canlı dinleyemiyorum artık çünkü Lâle’lerin hepsileri de ölüdürler. Artık pilâstik Lâle’ler dinliyorum. Yaşadıklarımın yanında, pilâstik Lâle’ler bile daha canlıdırlar benden. Hem pilâstik Lâle’ler daha bir siteryo ses çıkarabiliyorlar. Bazı bazı insanın buna gereksinimi oluyor. Çift kanallı bir acı!..

Hem bu Lâle’ler fâslını hemen geçmem gerek. Çünkü, bu şârkıyı söyleyen biri daha var :Kemâl. Kemâl’imizin en sevdiği şârkı ‘Kimseye Etmem Şikâyet’tir. O’nun, söyleme nedeni de, benimkiyle az çok aynıdır. Âşkı en derinine gömmek ve bu hicrândan şikâyet etmemek. Ve bütün o Elvis, Zeki ve Lâle’lerden sonra Kemâl’imizi dinlemek, nasıl gökdelen bir duygudur? Kemâl’imizi canlı dinlemek ‘Sandım ki cennete düştüm’tür. 10uncu Yıl Nutku’nu okurken ki, o biryatin saç ve jilet gibi fırâk. Elvis’ten ne fârkı vardır? Fazlası vardır hattâ. Ve aynı biryantin ve fırâkla Kemâl’imizin, Kimseye Etmem Şikâyet’i söylemesini canlı dinlemek ‘Güneşe çıplak gözle bakabilmek’tir. Ve, ben, 10. Yıl Nutku’nu, bir Hound Dog dinler gibi ardarda 100 kez dinleyebilirim çünkü 10. Yıl Nutku da bir rakınroldur. Ve de; Kemâl’imizin oynadığı zeybeğin, Elvis’in dânslarından ne fârkı vardır? Ben de, Kemâl’imizi canlı izlerken, dizlerimi vura vura oynamak isterdim zeybeği. Kâlbimi, ıstırapla iyileştirmek isterdim; Kemâl’imizi canlı izlerken. Çünkü, O da, öyle yapmıştı. Bütün bir ulusun ve Mazlum Milletler’in acısını kâlbine taşımış ve kâlbinde- kâlbiyle sağaltmıştır. Atına binip, elinde yalın kılınç ve başında şâyâk kalpak, BeyâzAdam’ın tam ümüğüne yürümüştür. Ata binip, elde yalın kılınç ve başta şâyâk kalpak, BeyâzAdam’ın tastamam ümüğüne yürümek :Kemâl’imizi canlı izlemek gibidir. Ben de, atıma binip, elimde yalın kılınç ve başımda şâyâk kalpak, BeyâzAdam’ın ümüğüne yürümek isterdim. 9 Eylül’de, yanan İzmir’e bakıp, Are You Lonesome Tonight ya da Bir Demet Yâsemen dinlermiş gibi canhıraş bir biçimde ağlamak isterdim; Sağdıç. Bütün bu savaşımlar sonucunda, Cumhuriyet’in kurulmasına tanık olmak isterdim. Zaten, Cumhuriyet’i kurmak, Kemâl’imizin canlı sâhne performansı değil miydi? Peki, 1923 demeye gerek var mıdır artık? 23, Kemâl’dir; Kemâl demektir… 1920, 1921, 1922, Kemâl, 1924… 1936, 1937… 1942, 1943… 1951, 1952, Zeki, 1954, 1955, Elvis, 1957, 1958… 1964, 1965… 1976, 1977… 1983, 1984… 1990, 1991… 2008, 2009, Lâle, 2011, 2012…’dir artık târih. Cumhuriyet, rakınroldur. 1923, rakınrolun icât târihidir. Velhâsıl, Kemâl’imiz dünyanın ilk rakınrolcusudur. Rakınrolun gerçek krâlı :Kemâl’dir.

İşte, Şinciku’daki sefil pilâkçıda, böyle geçerdi günlerim. Sırıl ve sıklam. Biryantinler gibi ağlayıp, pilâklar gibi simsiyâh parlayarak…”

“Nereden nereye getirdin be olayı!?!”

“Yanlışsa dediklerim, tersini kanıtla!”

“Ben, büyük ölçüde katılıyorum. Kemâl’imizle rakınrol bireşimi, bence, son derece doğru bir saptama oldu. Rakınrol, bir devrimdir ve Mazlum Milletler Devirimi’ni de ilk Kemâl’imiz yapmıştır. Bu bağlamda, ilk rakınrolcu da Kemâl’dir!”

“Ben de, tamamen, bu’nu demek istiyordum. Sağolun, Suphi Bey.”

“Ne demek…”

“Şimdi sırada ne var?”

“Özünde, ben yokken ki bazı konuşmalarınız hakkında sorularım olacaktı.”

“Ne gibi?”

İzin verirseniz, Suphi Bey, bu’na birâzdan devâm ederiz. Şimdi, sözü kısa ve özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı…


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Umut Yalım,

Güzel ve anlamlı bir çalışma. Sağ olun.

Saygılar,

Murat Pira, İzmir
21 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40