Ali Özsoy - Tayyip Arapların değil Arap uşakların dostu!
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Eksen kayması yok
Tayyip şov var!
GÖKÇE FIRAT
Şehidimiz Pınar
ALİ ÖZSOY
Tayyip Arapların değil
Arap uşakların dostu!
ÖZGÜR ERDEM
AKP faşizmi
hukuku yok sayıyor
KAYA ATABERK
Sivas Katliamının on yedinci, AKP karanlığının sekizinci yılında
OKAN İŞBECER
Murat Bardakçı: Antikacılıktan
Sol düşmanlığına
TUĞRUL ÇELİK
Chavez'le
sigaraya elveda!
TÜRKKAYA ATAÖV
İsrail nasıl kurulmuştu?
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Obama ile Clinton arasında Erdoğan
TEVFİK KAYMAZ
Mücadelenin dilleri
MUSTAFA İZBERK
Dil devrimini niçin
- boyumca bosumca - sürdürüyorum (I)
İLYAS SALMAN
Bir halk soytarısının anıları
Basında Ulusal Parti
Ulusal Parti
Giresun, Ordu ve Aydın'da
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Ali Özsoy
Tayyip Arapların değil Arap uşakların dostu!

Şairinin inkâr ettiği dizeler

Sykes-Picott Antlaşması'nın haritasını büyütmek için tıklayınız.

Tayyip’in milli şair Mehmet Akif Ersoy’dan yaptığı şu alıntı herkese şaşkınlık verdi:

“Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki ‘yaşar’ der, delidir! / Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.”

Bu dizelerin Tayyip tarafından dillendirilmesi çok saçma. Çünkü Tayyip kendisi Türk olduğunu kabul etmiyor. Bir kez bile ağzından “Türk’üm” sözü çıkmamış. Hani Mehmet Akif Gürcüler, Potamyalılar veya “Türkiyeliler” ile Araplar arasındaki ilişki üzerine bir şiir yazsa anlarız, Tayyip dillendirebilir. Ancak Tayyip hem Türklüğü reddediyor hem de bizim kimle yaşayıp, kimle yaşayamayacağımız üzerine buyruk veriyor. Sana ne be adam! Bari izin ver Türkler kendi kararlarını kendi versin.

Bu dizeler Mehmet Akif’in ünlü eseri Safahat’tan. Ancak araştırmacı Çetin Yetkin çok önemli bir detayı tespit ediyor. Tayyip koskoca eserden Mehmet Akif’in reddettiği yegane iki dizeyi bulmuş. Mehmet Akif 1913’te bu eseri bastığında bu iki dize eserde yer alıyor. Ancak 1. Dünya Savaşı’nda Arap işbirlikçilerinin ihaneti üzerine kitabın 1928 yılındaki baskısından bu iki dizeyi çıkarıyor. Akif’in kitabını 1956’da tekrar bastıran damadı ise bu iki dizeyi tekrar yerine koydurtuyor.

Mehmet Akif samimi bir vatanseverdi. Kendi dizelerini bile vatan için silip atmasını bilmişti. Ancak Tayyip öylesine sinsi bir vatan düşmanı ki, o dizeleri bir yerden bulup kullandı.

“Kahraman ırkıma bir gül!”

Mehmet Akif’in öyküsü aslında çok öğreticidir. Mehmet Akif Osmanlı devleti’ne gönülden bağlı Arnavut kökenli bir Türk’tü. Savunduğu ideoloji Osmanlıcılıktı. Ancak imparatorluk parçalandıkça, gayrimüslimlerin ihanetleri arttıkça çaresizce İslamcılık ideolojisine sarılacaktı. Bu Osmanlı aydınının dramıydı. “Üç tarzı siyasetin” üçü de sonunda fayda etmeyecek, Türklüğü Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı kurtaracaktı.

Elbette o yıllarda Mehmet Akif bunu bilemezdi. O samimi bir Müslüman ve vatansever olarak Tayyip’in tersine hep “garp emperyalizmine” karşı durmuştu. Ancak bu çaresiz bir direnişti. Düşüncesi en azından İslamcılık ideolojisiyle Arnavut-Türk-Arap halklarının Osmanlı’yı savunması ve devletin böylece kurtarılmasıydı. Bunun için “kavmiyetçilik” dediği milliyetçilik reddedilmeliydi. Zaten Şeriat da bunu yasaklamıyor muydu?

Ancak tarihin silleleri bu hayali teorileri her gün yıkıyordu. Onun İslamcılık düşüncesine en büyük darbeyi bizzat kendi soydaşları Arnavutlar 1910’da İtalyan ve Batı desteğiyle Osmanlı’ya karşı ayaklanarak vurmuştu. Mehmet Akif biçare bir şekilde şu satırları yazacaktı:

“‘Arnavutluk’ ne demek? / Var mı şeriatte yeri? / Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!”

Elbette ki soydaşları Arnavutlar bile onu dinlemeyecekti. Çağımız emperyalizm ve milliyetçilik çağıydı. Asr-ı saadet kimsenin umurunda değildi. İslamcılık ideolojisinin tek tutunacak dalı kalmıştı o da Araplar. 1914’te 1. Dünya Savaşı çıktığında Osmanlı halifesi kutsal cihat ilan etti. Ancak Arap emirleri 1000 yılı aşkın süredir Haçlılara karşı kutsal toprakları savunan Türkleri değil, İngiliz ve Haçlı emperyalizmini dost görüyordu. Arap şeyhleri Batı altınları için “gözsüz ve elsiz” kalmayı seçmişti.

Mehmet Akif inanmış bir insandı. Bizzat Teşkilat-ı Mahsusa’ya yazıldı. 1914’te Arabistan’a gitti. Görevi bozguncu ve ayrılıkçı akımlara karşı Müslümanların birliğini ve cihadın kutsallığını anlatmaktı. Ancak tıpkı Arnavutluk’ta olduğu gibi, sonuç hezimetti. Bu Müslüman aydını dinleyecek Müslüman yoktu. Bunun yerine Arap Şeyhleri fanatik bir Türk düşmanı ve Siyonist olan, eşcinsel bir İngiliz subayının, Lawrence’ın peşine takıldılar. İslam halifesi, altınlar ve vaatler saçan sıradan bir İngiliz teğmenden etkisizdi.

Mehmet Akif’in dramı burada bitmez. İmparatorluk yıkıldıktan sonra bile İslam birliği için çalışacaktı. Osmanlı Halifesi’nin kurduğu Said-i Kürdi gibilerinin de üye olduğu Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti’ne üye olacak, hatta İngiliz uşağı Mekke Emiri Şerif Ali’nin davetiyle Arabistan’a tekrar gidecekti.

Ancak ülkesi işgal edilince Mehmet Akif kayıtsız kalamaz ve Anadolu’ya döner. Kuvayı Milliye’yi ve direnişi destekleyen ateşli hutbeleri ve yazıları yüzünden işgal yanlısı Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti tarafından üyelikten atılır. İngiltere tüm Müslümanları esir edince, Pan-İslamizm sağlanmıştır. En samimi İslamcı Mehmet Akif’e cemiyette yer yoktur. Artık Mehmet Akif’e tek yol kalmıştır. Ankara’ya, milliyetçi Mustafa Kemal Paşa’ya gitmek...

Bizzat Atatürk, Mehmet Akif’i Ankara’da görmek istemektedir. Onun Burdur milletvekili olmasını sağlar. Konya’da Kuvayı Milliye’ye karşı Şeriatçı Delibaş İsyanı çıkınca Mehmet Akif nasihat ekibine girmek için gönüllü olur. Tıpkı Arnavutluk ve Arabistan’da olduğu gibi gerçek İslamı anlatarak isyanı bastırabileceğini ummaktadır ama yine başarısız olur. İsyanı Atatürk’ün askerleri bastırır. Artık Türk farklı bir dilden konuşmaktadır.

İstiklâl Marşı o kanlı ve ateşli günlerde Mehmet Akif tarafından yazılır. Kavmiyetçiliğin belki de tarihteki en samimi ve ateşli karşıtı olan bu aydın artık Türk milleti için şu dizeleri yazmaktadır: “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celal!”

Artık Türk “Arapsız” ve kimsesizdir ama tek başına direnmektedir. Arnavut asıllı bir İslamcı, Türklük için “kahraman ırkım” diyebilmektedir. İşte gerçek Müslüman ve gerçek Arap dostu Mehmet Akif böyle biridir. Türklük mazlumlar için bir onur nişanıdır.

Lawrence’ın torunları

Tayyip’in bugün ölesiye savundukları ise Araplar değil, Arap Şeriatçıları, Arap işbirlikçileri ve kendisi gibi emperyalist uşaklarıdır. Yani Arabistanlı Lawrence diye bilinen eşcinsel sömürgecinin torunları...

Lawrence 1914’ten önce Filistin’de çalışan, arkeolog kılıklı (çoğu Batı ajanı “bilim adamı” maskesiyle çalışır) bir İngiliz ajanıydı. Amacı tarihi Sion krallığının izlerini bulmak ve Yahudi devleti için kanıtlar ortaya çıkarmaktı. Ayrıca yaklaşan savaş için yolların, su kaynaklarının ve tepelerin haritalarını çıkarıyordu.

Lawrence azılı bir Türk düşmanı, Büyük Ermenistan ve Siyon davalarına gönülden bağlı biriydi. Bununla birlikte tam bir “Arap dostu”ydu. Çünkü Osmanlı bir Yahudi isyanıyla parçalanamazdı ama bölgedeki Arap aşiretlerini satın almak kolaydı. 1. Dünya Savaşı başlayınca İngiliz Dışişlerine bağlı Arap Bürosu bu proje için düğmeye bastı.

Falih Rıfkı Atay, Türk gençliği için büyük dersler içeren eseri Zeytindağı’nda Osmanlı’yı parçalamak için ortaya atılan bu sahte Arap davasını şöyle tarif etmekteydi:

“Halep’ten Aden’e kadar süren o koca memlekette bir Arap meselesi vardı zannetmeyiniz. Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı hissi idi. Bu hissi ortadan kaldırınız: Suriye ve Arabistan meselesi Arap saçına döner, karmaşıklığın içinden çıkamazsınız.”

Gerçekten de Arap isyanı, aslında Arap milliyetçiliğinin değil, Siyonizmin ve İsrail milliyetçiliğinin isyanıydı. Lawrence’in bir numaralı müttefiki Vahabi Şeriatçılığı ise 180 yıldır İngiliz istihbaratının en adi bir kuklasıydı. 19. yüzyılda da Şeriat adına İngiliz desteğiyle defalarca Osmanlı’ya isyan eden Vahabiliğin savunucusu Suudlar, (Tayyip’in çok sevgili para babaları, ruh ikizleri) Irak’a talan seferleri düzenleyip, Hz. Hüseyin’in ve İslam büyüklerinin türbelerini yağmalayan, Kerbala ve Necef halkını katleden, cihad adı altında kadınlara tecavüz eden ve Müslümanların mallarını gasp eden çapulcu sürüleriydi. Vahabilerin en büyük düşmanları ise Türklerdi. Esas davaları Hilafeti kendi talancı aşiretlerine geri almaktı. Bu yüzden İngilizleri dost görüyorlardı.

Şeriatçı Arap şeyhlerin ihaneti

Osmanlı son 100 yılında aslında Hicaz’da egemen değildi. Suudları Haşimilere, Haşimileri Suudlara karşı kullanıyordu. Her iki aşiret İstanbul’dan binlerce altın alıyor ama yine de Batıya uşaklık, Osmanlı’ya ihanet ediyordu.

Osmanlı “kavm-i necip” dediği bu Araplardan ne vergi ne de asker istedi. Ama ihanete uğradı. Çünkü bu Arap Şeyhleri ne milliyetçi ne de gerçek Müslüman’ı. Falih Rıfkı Atay “Arap çöllerine altından büyük Allah girmemiştir” diyordu. Şeriatçı ideolojiyle kuşanmış Arap emirleri, Batının altın sandıklarıyla işaret ettiği “kafirlere” saldırıyordu.

Ölümünden hemen önce azılı Turancı kesilen Enver, savaş yıllarında tam bir Pan-İslamist’ti. Türk köylüsü ve askeri açlık içinde kıvranırken, Suriye’ye, Gazze’ye, Irak’a ve Hicaz’a on binlerce altın akıtılmaktaydı. Haşimiler Lawrence’ın peşinde Osmanlı’ya arkadan saldırınca, Enver Suudları altına boğdu. Ancak Falih Rıfkı Suudların tek ama tek bir mermi bile sıkmadan ve hatta Osmanlı’dan aldıkları silahları İngilizlere satarak savaşı tamamladıklarını anlatmaktadır.

Atatürk bu siyasete tamamen karşıydı. Suudlara altın dağıtılmasına karşı çıkıyordu. Alman komutanı Krussmann’ın Gazze Şeyhi Hacim ile yaptığı yazılı anlaşma üzerine Enver’e çok sert bir rapor yazdı. İngilizler Arap şeyhlerini nasıl kullanıyor ve Osmanlı’ya karşı kışkırtıyorsa, Almanlar da aynısını yapıyordu. Ve tüm beklentilere rağmen, hiçbir Arap aşireti, Osmanlı safında savaşmıyordu. Türk Ordusu derhal vatan savunması için yeni bir hatta tutunmalı, ihanet ve işgalin Anadolu’ya sıçraması engellenmeliydi.

Atatürk’ün söyledikleri bir bir gerçekleşti. Lawrence’ın Arap birlikleri tek bir cephede bile Osmanlı’nın karşısına çıkmayacak, hep arkadan vuracaktı. Lübnan, Suriye ve Hicaz böylece İngilizlerin eline geçecekti. Medine’de savaş bittikten sonra bile kente Hıristiyanları sokmamak için üç ay boyunca direnen Fahrettin Paşa için Lawrence “Hıristiyan ve Ermeni kasabı” deyimini kullanmaktaydı. Haşimi’nin Arap hainleri, bu Hıristiyan fanatiğini kahraman yapıp, Medine’ye İngilizleri sokacaktı.

Halifenin Siyonist çocuğu

İhanetin sonunda İngilizler ve Fransızlar Arabistan’ı parça parça böldüler. Gizli Sykes-Picott anlaşmasında her şey vardı. Siyon devleti, Ermeni devleti, Hıristiyan Lübnan... Ancak tek bir şey yoktu o da bağımsız bir Arabistan...

Bazıları İngilizler Arapları kandırdı der. Oysa bu yalandır. Sykes-Picot anlaşmasının metnini, 1917 yılında Lenin dünyaya açıklayacaktı. Haşimi sülalesi ve Vahabi Şeriatçıları bilinçli hainlerdi. Daha sonra kendisini İslam Halifesi ilan edecek olan Mekke Emiri Şerif Ali’nin oğlu, “Kral” Faysal, Lawrence’in en yakın dostuydu. İngiltere ve Fransa’nın sırasıyla Suriye ve Irak’a “kral” ilan ettiği bu halife oğlu, 3 Ocak 1919’da Dünya Siyonist Örgütü’yle Faysal-Weizmann Antlaşması’nı imzalayacaktı. İsrail’in kurulmasını öngören Balfour Deklarasyonu’nu halife oğlu Faysal bakın nasıl savunuyordu:

“Biz Araplar Siyonist harekete derin bir sempatiyle bakıyoruz. Burada, Paris’teki varlığımız, dün Barış Konferansı’na Siyonist Örgütün sunduğu tekliflerle tamamen uyumludur ve bu teklifleri ılımlı ve uygun buluyoruz. Bu kararların uygulanması için elimizden geleni yapacağız ve Yahudilere kalpten gelen duygularla hoş geldin diyerek yeni bir yuva diliyoruz. Ben ve halkım Yahudilerin ve bizim bir arada dünyanın medeni halkları arasında ortak çıkarlarımızla yer alacağımız bir geleceği umuyor ve bu gelecek için çalışacağımızı vaat ediyoruz.”

İşte bu Haşimiler bugün de Ürdün’ü yönetmektedir. Arabistan’da yerlerini Suudlar almıştır ancak zihniyet değişmemiştir. Hepsi bugün İsrail’e ve ABD’ye dost, Filistin’e ve Türkiye’ye düşmandır.

Mossad’ın “Müslüman Kardeşleri”

Tayyip’in Arap dostları Arap halkı değil, hem Osmanlı’yı hem Arap ulusunu bölen bu Şeriatçılardır. Bir de “Müslüman Kardeşler” meselesi vardır ki; bugün Filistin’de Hamas olarak bilinen bu örgüt, aynı işbirlikçi geleneğin en tipik örneğidir.

Müslüman Kardeşler, İngiliz emperyalizmi tarafından Mısır’daki milliyetçi bağımsızlık hareketine karşı kurulmuş Şeriatçı bir örgüttü. Örgüt “İslam enternasyonalini” savunuyordu. Yani asıl davası, İngiltere ve Fransa’nın sömürgesi olan Arap ülkelerinin bağımsız olmasına karşıydı. Çünkü bu ümmetçiliğe aykırı olacaktı.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin de desteğini alan Müslüman Kardeşler, Mısır’da devlet adamlarına suikastlar düzenlemeye ve terör eylemlerine başladı. Mısır-İngiltere savaşı sırasında bu terör eylemleri zirve yaptı. Filistin’i kurtarmak için İsrail ile savaşan ve Arap Birliği için mücadele eden Nâsır’a düzenledikleri başarısız suikast sonrasında Nâsır bu örgütü amansızca bastırdı. İslamcılar, o günlerde komünist dedikleri Nâsır’a ve Arap milliyetçilerine karşı, İsrail ve ABD’yi destekliyordu. Müslüman Kardeşler’i Mısır’da tekrar yasallaştıran, Nâsır’dan sonra iktidara gelen ve İsrail ile meşhur barış anlaşmasını yapan, Amerikancı Enver Sedat oldu.

Müslüman Kardeşler, aynı işbirlikçi misyonu, Suriye’de de üstlendi. Ne zaman Mısır-Irak-Suriye arasında birlik söz konusu olsa veya Suriye ile İsrail savaşsa, Müslüman Kardeşler terör eylemleri gerçekleştirdi.

Müslüman Kardeşler’in kavgalı olmadığı rejimler ise ABD ve İsrail uşağı Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Ürdün gibi kukla Şeriatçı devletlerdi. Ürdün’de, meşhur Batı uşağı Haşimiler, Müslüman Kardeşler’i bir numaralı parti olarak himaye etti. Kral Hüseyin, 1970 Eylül’ünde, yine başka bir Amerikan uşağı Şeriatçı olan Pakistanlı Ziya Ül Hak’ın desteğiyle 25 bin Filistinli mülteciyi katletti. Bu olay, tarihe Kara Eylül olarak geçti. Bu denli bir katliamı, İsrail kasabı Şaron bile yapamayacaktı.

Şeriatçı Araplar gerçek Arap Birliğine ve Filistin Davasına hep düşman oldular. Onlara göre bu davalar laiklerin, kafirlerin ve sosyalistlerin işiydi. Ama Amerikancılık ve İsrailcilik Müslümanlık oluyordu.

1967’den sonra Gazze, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı işgal eden İsrail ise bizzat kendi eliyle Müslüman Kardeşler’i Filistin’e soktu. Gazze’de İsrail işgali altında 1967 ile 1987 arasında cami sayısı, 200’den 600’e çıktı. İsrail, kurdurttuğu tüm bu camilerin hepsini daha sonra Hamas’a dönüşen Müslüman Kardeşler’e teslim etti. Bizzat MOSSAD’ın silahlandırdığı Hamas militanları anti-emperyalist ve Ulusal Kurtuluşçu FKÖ üyelerini öldürmeye başladı. Irak, Mısır ve Suriye’de ABD ve İsrail adına bombalar patlatan İslamcı teröristler, artık FKÖ bürolarını bombalamaktaydı.

Hamas’ın yazılı amacı “İslam bilincinin yükseltilmesi ve İslami kuşakların yetiştirilmesiydi.” Tarihlerinde bağımsız ve birleşik Filistin ile ilgili tek bir sözleri veya eylemleri olmadı.

Ancak 1993’ten sonra, FKÖ Oslo süreciyle etkisizleştirilince, İsrail Hamas’ı öne sürdü. Hamas birden anti-siyonist ve İsrail karşıtı kesildi. Ancak Hamas’ın güçlenmesinin tek bir sonucu oldu: Filistin bölündü.

Hamas ve MOSSAD amacına ulaştı. Gazze’de Şeriat “devlet”i kuruldu ama Filistin davası ve milleti ilk kez İsrail karşısında bu denli parçalanmış ve çaresiz bir durumda kaldı.

Arap ve Türk düşmanı Tayyip

İşte Tayyip bugün Filistin davasını değil, Gazze’deki Şeriatçı idareyi yani aslında parçalanmış ve davasını kaybetmiş bir Filistin’i savunmaktadır.

Bugün Arap dostluğundan bahseden bu işbirlikçiler, 2003 yılında, Arap Birliği’nin ve Filistin Davası’nın en büyük savunucusu Saddam’ın, Irak’ın yok edilmesi ve tam 1 milyon Müslüman Arabın katledilmesi için, ABD emperyalizmine, en onursuz bir şekilde uşaklık yaptılar. Tayyip o zaman sen neredeydin? Eli kanlı katil Bush’un zavallı adamısın! Nasıl Arap dostluğundan Müslüman kardeşliğinden bahsedebilirsin.

Tayyip’in çizgisi, Deniz Gezmiş ve arkadaşları FKÖ saflarında İsrail’e karşı savaştığı için, devrimci gençleri ve solcuları terörist ilan eden meşhur Kanlı Pazar Şeriatçı provokatörlerinin çizgisidir. Ne zaman Filistinci oldunuz, Elrom’un Commer’in uşakları!

Tayyip’in dost bellediği tüm Arap liderlere bakın! Mısır’da Mübarek, Suudi Kralı, Ürdün Kralı, Körfez Şeyhleri, Hamas teröristleri... İstisnasız hepsi ABD’nin Irak’ı işgaline destek verdiler. Topraklarını açtılar. Arap kardeşlerini hançerlediler. Tayyip ise Irak’ta “kukla Kürdistanı” destekleyerek sadece Arapları değil, Türkleri de hançerledi.

Bunlar eşcinsel Lawrence’ın torunları... Evet bunlar birbirinin gerçekten de “kardeşi”. Bu yüzden Sevr süreci sonucunda Osmanlı’yı ve Arap uluslarını parçalayan kukla İsrail’in ve bugün Türkiye ile Irak-Suriye-İran’ı parçalayacak kukla “Kürdistan”ın hepsi dostu. Tayyip Türklere olduğu gibi Araplara da düşman. O sadece Arap işbirlikçilere dost. Onları birleştiren uşaklık... Hepsi Atatürk’ün, Nâsır’ın, Arafat’ın, Saddam’ın düşmanı, paranın ve Batının kulları... Şeriatçının kavgası hep Müslümanlarla oldu, asla Batıyla olmadı. Çünkü onlara göre Şeriata uymayan Müslümanlardı. Batıyla birlikte Müslümanlara saldırmak bu yüzden olağandı.

Türk, Arap’sız bal gibi yaşar. Arap da Türk’süz... Her millet önce kendi ayakları üstünde durmalı, onurunu ve bağımsızlığını savunmalı ve yalnız yaşayabilmeyi başarmalıdır. Sonra Atatürk’ün de öngördüğü gibi elbette mazlumlar birleşecektir. Ama sırtımızda böyle İsrail ve ABD uşaklarını ve ikiyüzlü sahte Müslümanları taşıdığımız sürece, hem Türkler hem Araplar ölümden beter, onursuzca bir yaşama tutsak kalacaktır.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Arap ve Kurt isyanlari hakkinda daha genis bilgi istiyoruz. Ulusumuz, bunlarin gercek yuzlerini  daha iyi bellesin!

Hakan Toprak, ABD
23 Haziran 2010


Ne mutlu Türküm diyene

Tosyalı, İstanbul
22 Haziran 2010


yazınız ve yorumunuz fevkalade mükemmel emeğinize yüreğinize ve biliğinize sağlık çok teşekkür ederim KARANLIKLAR BİR BİR AYDINLANIYOR.

Uğur, Artvin
22 Haziran 2010


Her millet Türkte kendi onuru üzerinde durmalı. Ne mutlu Türküm diyene...
Başarılar

Murat Pira, İzmir
21 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40