![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tevfik Kaymaz Ulusal güçlerin iktidarı Kurtuluş Savaşımız ile başlayan Türk Devrimi’nin tamamlanmasını Türkiye’nin tam bağımsız ve demokratik bir Cumhuriyet olmasını sağlayacaktır. Cumhuriyet, insanların kendi hayatları üzerinde temsili ya da doğrudan demokrasi yöntemiyle söz haklarının olduğu bir hayat düzeni olarak insanlık tarihinin sahnesine çıkmıştır. Bu en geri uygulamaları ile dahi olsa insanlığın kendi kaderini hür bir şekilde tayin etme yoluna girişinin başlangıcıdır. Cumhuriyet ne kadar demokratik olursa ve bu ne kadar doğrudan bir niteliğe doğru evrilirse, insani değerler o kadar hızla gelişir. Bu hızla gelişmenin nedeni, özgür ve demokratik bir ortamda eskiyen, kokuşan, yanlış ve zararlı olan her şeyin kaldırılıp atılıp, hepsinin yerine yeni olanın hızla konabilmesidir. Bu nedenle de demokratik cumhuriyet prensipleri içinde insan yararına olan her şey hızla yenilenerek gelişebilir. Elbette ki cumhuriyet ve demokrasi böyle birkaç cümlede anlatıldığı kadar kolay gelişmez ve yaşanmaz. Her yeni şeyi yaratan ve isteyen, o uğurda mücadele edenler olacağı gibi bir de bu “yeni şeye” direnenler olacaktır. Örneğin bir öğretmen, gittiği köydeki virane okulu onarmaya çabalarken, belki de köyün hiç okul görmemiş şeyhi, ağası öğretmenin işini zorlaştırmak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Mesela birileri kalkıp vatanları sömürgeciler tarafından sömürülmeden, bağımsız olarak hızla gelişebileceği, yaşadıkları coğrafyadaki tüm insanların (milletin) kısa süre içinde çok daha iyi ve bolluk içinde yaşayabilecekleri bir düzen kurmak isteyecektir. Bu kez köyün şeyhi değil de ülkenin işbirlikçi sermayedarları ve asıl sömürgecilerin hesabına çalışanlar (Ziverbey ve Silivri malikleri) bu insanları engellemeye çalışacaktır. Hatta bu engelleme çoğu zaman ölümle, katliamla olacaktır. Hatta bazen cumhuriyetin yasalarıyla idam edilecektir bazı özgür ruhlu insanlar. Aralarında bazen ani bir kalp kriziyle ya da trafik kazasıyla ölen ama bizim fark edemediklerimiz de olacaktır belki. Tam bağımsız demokratik cumhuriyet mücadelesi işte böyle bir şey. Devrimciler, insanlığın, halkın yararına olan gelişmelere ve yeniliklere direnen, karşı devrimcilere, statükoculara, gericilere karşı mücadele eden kişilerdir. Tarih “yeni insanın” ışığına doğru ilerlerken , önüne çıkan engelleri yıkan, deviren kişiler ilerci demokrat ve devrimcilerdir. Toplumun önünde giden, öncü ve önder niteliğindeki insan devrimcidir. Toplumun öncüsü olacak devrimcinin, ilerici hareketin mücadelesini sürdürmek ve güçlenmek için örgütlenmeye gereksinimi vardır. Örgütlü mücadele ve bu mücadele içinde yer alacak kadroları yaratmak, öncülük edilen kitle ile doğru ve güçlü bağlar kurmayı zorunlu kılar. Kitle ile kurulan bağ mücadelenin gidişatı ve başarısı ile doğrudan bağlantılıdır. Bu durumda kitleler ile nasıl bir bağ kurulacağı, kitlelerin ne kadar önünde, ne kadar içinde ve arasında olunacağı sorusunun yanıtlanması gereklidir. Devrimci, kendini geliştirmiş, analitik düşünme yeteneği olan ve geleceğe dair güçlü öngörüleri olan kişidir. Ancak bu yetenek ve öngörüler, kitle ile bağ kurmak ve kitleleri harekete geçirebilmek için yeterli değildir. Öngörüler, çok doğru analizler, zaman zaman devrimcileri kitlelerin çok ilerisinde ve onlardan kopuk marjinal hareket etme eğilimine sokabilir. Çünkü devrimciler, yaklaşan olayları, felaketleri her zaman daha erken görme yeteneğine sahiptir. Bazı şeyleri çok erken görmek, zamanlamada ve çalışmalarda kimi zaman telaş, ivediyet ve katılık yaratabilir. Bu da kitle bağında bazen uyum sorunları yaratır. Çünkü geniş kitleler, yaklaşmakta olan olayları, devrimciler kadar hassasiyetle, derinlemesine ve analitik olarak algılayamayabilir. Bu durumda devrimciler; hem kitlelerden öğrenebilecek, kitlelerin öğrencisi olabilecek kadar içlerinde olmalı, hem de kitlelerin öğretmeni olabilecek kadar önünde ve yakın bir mesafede olmalıdır demeliyiz. Arkasında kitlesel destek olmayan bir öncü hareket, çok iyi öngörüleri, analizleri olsa da bunları iyi kullanamamıştır ve muhtemelen başarız olur. Unutmayalım ki, devrim kitlelerin eseridir. Devrimciler, en doğru zamanda, en doğru, en direnişçi, en sert tavrı, eylemi, mümkün olan en geniş kitle ile birlikte koyabilmelidir. Bunu yapabilmek için ulusal güçler halkı kendi saflarına çekme konusunda ustaca davranmalı, sürekli olarak mümkün olan en geniş kitlenin içerisinde, en yetkin kadro çalışması yapmalı. Bunu yapmak için de en geniş kitleler ile bağ kurmak gereklidir. Bu yönde geçmiş süreçlerin birikiminden yararlanmak gerek... *** Geçmiş deneyimlerle oluşmuş; toplumsal mücadelelere öncülük edecek tüm örgüt ve parti çalışmalarının dikkate almasında yarar olacak bir konuyu paylaşalım. Avrupa tarihinde genel iki tutum ile ilgili literatüre girmiş iki süreç vardır: Almanca konuşma süreci ve Fransızca konuşma süreci. Almanca dönemi daha çok kitle içerisinde yayılma, kitleleri antiemperyalist, bağımsızlıkçı saflara çekebilmek için bilinçlendirme ve duyarlılaştırma, teorik seviyeyi yükseltme, daha sert mücadele günleri için en uygun zamanı bekleme ve biriktirme sürecidir. (Alman işçi sınıfı geleneğinin teorik seviyesinin yüksekliği ve kitleler ile çok sağlam bağlar kurmadaki ustalığından dolayı böyle söylenmiştir.) Burada bahsedilen Fransızca ise Fransızların tarihinden gelen atılımcı, ihtilalci geleneğinden dolayı hiç durmadan saldırmayı, savaşmayı simgeleyen eylemde ve söylemde son derece sert ve militanca bir süreçtir. Bu diller bir ülkede anti-kapitalist bir mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için geçilmesi gereken evrim ve devrim süreçlerini ifade eder. Öncelikle devrimin nesnel şartlarının oluşması dediğimiz süreç, kapitalizmin kriz sürecinin başlaması, halk kitleleri ile sistem arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin son noktaya varması, yani “bıçağın kemiğe dayanması” sürecidir. İşte buraya varana kadar olan sürece devrimci potansiyele sahip kitleler içerisinde örgütlenme, kitleselleşme, genişleme yani Almanca konuşma süreci bir başka deyişle devrimin öznel koşullarının hazırlanma süreci denilmiştir. Halk kitleleri içindeki öncü güç, artık çelişkiler tamamen uzlaşmazlık kazandığı koşullarda, yani bıçak kemiğe dayandığında, “Fransızca konuşmak” diye tabir edilecek bir atılım yaparak, örgütlü kitleleri de yanında sürükleyerek, çok sert, militan bir mücadeleye girişir. Bir sonuca ulaşılıncaya kadar artık devrimci mücadelenin dili Fransızcadır. İlk kapitalist gelişmeler sonrası Marks ve Engels döneminde bu kavramlar ortaya çıkmıştı. Gelişen dünyada, emperyalizm döneminde, Türkiyemiz gibi sömürge ülkelerde, durum farklılaşmıştır. Marks ve Engels döneminin Avrupa’sı gibi evrim ve devrim süreçleri birbirinden ayrı ayrı tanımlanacak durumda değildir. Dolayısıyla ne zaman Almanca ne zaman Fransızca konuşulması gerektiği de kolayca genel bir söylemle formüle edilmez. Çünkü emperyalizm aşamasında, sömürge ülkelerede, sürekli olarak bıçak kemiğe dayalıdır. Çelişkiler sürekli yüksek düzeyde uzlaşmazlık taşır. Tam bağımsızlık ve kurtuluş için devrimin nesnel koşulları her zaman vardır. Bu nedenle gerçekleştirilmesi gereken asıl iş, iktidarı alacak öznenin (partinin), işçi, işsiz, köylü, kentli, yoksul halkın büyük bölümünü yeterli bir politik bilinç ve örgütlülük seviyesine çıkartabilmesidir. *** Şunu asla unutmamalıyız; iktidara hızla yürüyecek, önündeki engelleri yıkıp geçecek bir partinin kitleler içerisinde sağlıklı şekilde yayılması gerekir. Bu öznenin örgütlenme sürecidir ve nispeten daha bir Almanca konuşmanın hakim olduğu bir süreç olmak durumundadır. Bu aşamada sert, hırçın politikalar kitle bağlarının kurulmasında sorun yaratabilir. Bu süreçte kullanılacak dilin ne olacağını tam tespit etmenin yolu kitlelerin hem öğrencisi, hem öğretmeni olmakla, doğrudan demokratik mekanizmaları olabildiğince devreye sokmakla mümkün olur. Ancak o zaman daha fazla kitlelerin anlayacağı ve benimseyeceği dilden konuşma becerisini edinme şansı bulabiliriz. Ne kitlenin çok arkasında, kitlenin geri taleplerine göre eğilip bükülen oportünizm, kitle kuyrukçuluğu; ne de hedef kitlenin algılayamayacağı kadar çok ileride ve kitleden kopuk anlaşılamayan ve marjinal tutum içinde olamayız. Mevcut ilişkilerimizi alabildiğine politikleştirip çok daha çetin mücadele şartlarına hazırlamalıyız. İnsanları karar alma süreçlerine katarak, her fırsatta karara katılmaktan gelen sorumlulukla insanlardaki aidiyet duygusunu artırmış olacağız. İşlerimizi paylaşmak, iş üzerinden, iş için bir araya gelişler yaratarak politize olacak, becerilerimizi artıracağız, İnsanlarla farklı düşündüğümüz şeylerde dayatmacı olmak yerine konuları askıya alıp birlikte öğrenme kurumunu çalıştırarak, “doğru tartışmalar”, “doğru çatışmalar” etrafında, doğru bir söylem ve eylem biçimiyle beraberce taraf olma hazzını duyarak, insanlara yaşamlarındaki gerçek çatışmaları göstermek, bunların içinde taraf olmayı ve tavır koymayı, yanlışa yanlış diyebilmeyi, hayır diyebilmeyi öğreterek, yapılacak çalışmalar, ilişkilerimizin politik düzeyini ilerletecektir. Çalışmalarımızda, söylemlerimizde şu an uzağımızda olanların da, tam bağımsız Türkiye mücadelemizi doğru anlayıp bize yaklaşması için gerekli Alman(!) ustalığını Fransız(!) atılımcığı ile iç içe sergilemekte başarılı olmalıyız. Nihai olarak oluşacak; Türk usulü strateji ve taktiklerimizi yaşamda sınamalıyız. Bu sınama esnasında öğrendiklerimizi gözden geçirerek, gereksinimlerimize göre hareket tarzımızı yeniden kurup, tekrar yaşamla buluşturmalıyız. Ve her seferinde öğrenmeli bu yolla öğrendiklerimizle strateji, taktik ve bilgi olarak mükemmelleşmeliyiz. Yaşayan, öğrenen, gelişen bir hareket olmalıyız. Türk Devrimi’ni tamamlamak üzere hep birikte Atatürk gibi devrimcileşebilmek önümüzdeki görevdir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||