Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - İsrail nasıl kurulmuştu?
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Eksen kayması yok
Tayyip şov var!
GÖKÇE FIRAT
Şehidimiz Pınar
ALİ ÖZSOY
Tayyip Arapların değil
Arap uşakların dostu!
ÖZGÜR ERDEM
AKP faşizmi
hukuku yok sayıyor
KAYA ATABERK
Sivas Katliamının on yedinci, AKP karanlığının sekizinci yılında
OKAN İŞBECER
Murat Bardakçı: Antikacılıktan
Sol düşmanlığına
TUĞRUL ÇELİK
Chavez'le
sigaraya elveda!
TÜRKKAYA ATAÖV
İsrail nasıl kurulmuştu?
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Obama ile Clinton arasında Erdoğan
TEVFİK KAYMAZ
Mücadelenin dilleri
MUSTAFA İZBERK
Dil devrimini niçin
- boyumca bosumca - sürdürüyorum (I)
İLYAS SALMAN
Bir halk soytarısının anıları
Basında Ulusal Parti
Ulusal Parti
Giresun, Ordu ve Aydın'da
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
İsrail nasıl kurulmuştu?

Dünyanın 1947’den bu yana, ilgilenmek zorunda kaldığı belki de en önemli konu “Filistin sorunu”dur. Bu nedenle, çeşitli dillerde çok yayın yapıldı. Uzun yılları kapsayan bu yayın kervanına benim de değişik ülkelerde yayımlanmış katkılarım oldu. Ancak, bu yazıda yalnız İsrail’in zorlamalar sonucu nasıl kurulduğuna ilişkin kimi bilgiler vermekle yetineceğim. Belki ileride kimi yazılar da “Filistin’le İsrail’in yakın geçmişi”ni ele alabilir. O zaman da, yalnız bu iki kavramla ilgili ve ancak en önemli dorukların sözünü etmekle sınırlı kalacağımı belirtmeliyim. En doğrusu, bu dorukların temelindeki dönüşümlere ayrı ayrı başka yazılarda eğilmek olur.

Burada 1947’ye dönelim. O yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarih boyunca Filistin diye bilinen topraklar üstünde bir Yahudi ve bir de Arap devletini kurma, ayrıca üç tek-Tanrılı dince “kutsal” sayılan Kudüs kentine de özel bir konum tanıma “tavsiye kararı”nı almıştı. Başka hiçbir sorunun böylesine gitgide yoğunlaşır ve yaygınlaşır biçimde dünyayı ilgilendirmediğini ileri sürebiliriz. O zamandan bu yana, birkaç savaş, acılı yıkım ve her iki yandan da ardı kesilmeyen ölümler oldu. Bu arada, Yahudi devleti bir yandan Orta Doğu’nun nükleer silâhlara sahip tek devleti konumuna gelirken, kendi topraklarını durmadan genişletti, Filistin devletini “Gazze” ve “Doğu yakası” adlı iki küçük “bahçe”ye sıkıştırdı; üstelik, bu dar sınırları bile yeni Yahudi göçmen yerleşmeleri ve elektrikli, yüksek ve uzun çimento duvarlarla zorlamaktan geri kalmadı. Oysa, Filistin’deki nüfusun çoğunluğu Araptı. İsrail devleti kararının alındığı yıl doğan çocuk şimdi 63 yaşında. Eğer yaşıyorsa, bu geçen yıllarda çevresinde sık sık ve bol kan gördü.

Gene bu yıllarda kalıcı barışın sözünü edenler de oldu. Bunların içinde İsrail’de yaşayan Yahudiler olduğu gibi, başka ülkelerde oturup uzaktan eleştirenler de var. Örneğin, Berger, Lilienthal, Shahak, Ashley ve Bennis gibi birlikte çalışmalar yaptığım yakın dostlarım. Yahudi olmayan aydınlardan Quigley, Köchler, Mallison ve Stevens gibileri de. Kuşkusuz, önde gelen Filistinliler ve öteki Araplardan usa vuran ilkler: Arafat, Sayegh, Said, Hadawi, Hüseyni, El-Kasım, Abu-Lughot... Tüm bu ilk elden görüş sahibi ya da iyi araştırmacılardan dikkate değer gerçekler ve öneriler çıktı.

Ancak, “barış” diye öne sürülen aldatmacalar da oldu. Bunların ömrü uzun olanları “Oslo antlaşmaları” diye bilinenlerdir. İlk antlaşma (1993) bir “İlkeler Açıklaması”ydı. Onu izleyenlerin hiçbiri Norveç’te yer almadıysa da, ”Oslo” adı yapışıp kaldı. Ancak, bu antlaşmalar dizisinde sürekli olarak Filistinlilere hukuk açısından hakları olandan çok azı verildi. Oslo süreci Filistinlilerin haklarını çiğneye çiğneye sürüp gidiyor. Ölüm ve yıkım getiren şiddet de hızından bir şey yitirmedi. Sorunları çözmede teröre bağımlı görünen iki halk ya da onlar adına eylem yürütenlerde karşısındakine güven duymak diye bir şey kalmadı. Daha başında olup olmadığı da çok tartışma götürür. Bir de “İsrail-FKÖ Ara Antlaşmaları” diye bir olaylar dizisi var. Bu metinler hukuk açısından birer antlaşma mıdır, ne derece bağlayıcıdır ve sonuçları ne olur? Bu ve benzeri daha birçok sorunun yanıtları bir kitap konusudur. Gene de, kimilerine ilerideki yazılarda, özet bile olsa, değinmek olasıdır.

* * *


Theodor Herzl (1860-1904) adlı Avusturyalı bir Yahudi ünlü “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) başlıklı kitabını yazdı (1896). Bu yayınında yurtsuz Yahudiler için bir toprak istiyordu. Ancak, bu amaçla Arjantin’in bir parçasını ya da Filistin’i öneriyordu. Lâtin Amerika’da bir ülkeyi de düşünmesi, temel nedenin Avrupa’daki Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlıyor. Filistin’le bağlantı, daha doğrusu “Tanrı’nın Filistin’i Yahudilere vaad ettiğine” ilişkin yorum sonradır ve siyasal eylemin içine duygulardan kaynaklanan dinsel bir neden katmak için düşünülmüştür.
Yukarıda Siyonizmin kurucusu olarak bilinen Theodor Herzl (en üstte) ve İsrail’in kurulmasında önemli rolü bulunan İngiliz bakan Arthur Balfour (üstte) görülüyor.

Daha çok bir yöntem açıklaması olan bu girişten sonra, bu yazıda İsrail’in nasıl kurulduğunu anımsatmakla yetineceğimi yinelemek isterim.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurma kararı 1947’de alındı; o devlet de altı ay sonra oluştu. Bu olay çok önceki Yahudi yönetimindeki devletten yaklaşık 2000 yıl sonradır. Orta Doğu bölgesinde böylesine önemli bir değişiklik bir rastlantı değildi, kuşkusuz. Bu değişimde Amerika’nın oynadığı rol başattır. Bu rolün ilk büyük kilometre taşı da modern İsrail’in kurulmasından altı yıl öncesine, “Biltmore Programı” diye bilinen bir olaya gider. Yahudi devleti eksenli bir programın öne sürüldüğü Biltmore Toplantısında büyük bir koruyucu arayan Siyonist örgüt kendi görüşlerini Amerikan kamuoyuna ve önderliğine ilk kez kabul ettirmişti. Siyasal Siyonizm bir Yahudi devleti düşüncesini bir süredir izliyordu, ama ancak 1940’ların dünya koşulları bu hedefin artık açıkça öne sürülmesine olanak tanıdı.

Siyonizmin bir Yahudi devleti düşüncesine ondan önce de yer verdiğini yukarıda söyledim. Bu noktayı biraz açmak için bir ekleme fazla sayılmaz. Siyonist düşünce ancak 20’nci yüzyılda siyasal bir akıma dönüştüyse de, kökleri daha önceki yüzyıldadır. Hem Yahudiler üstünde birtakım baskılar vardı, hem de Yahudi olmayan bir çevre içinde eriyip yok olmaktan korkuyorlardı. O yılların başka ulusalcı akımları gibi, onlar da varlıklarını siyasal bir devlete bağladılar. Fransa’da Yahudi düşmanlığı “Dreyfus olayı”nda kendini gösterince, Theodor Herzl (1860-1904) adlı Avusturyalı bir Yahudi ünlü “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) başlıklı kitabını yazdı (1896). Bu yayınında yurtsuz Yahudiler için bir toprak istiyordu. Ancak, bu amaçla Arjantin’in bir parçasını ya da Filistin’i öneriyordu. Lâtin Amerika’da bir ülkeyi de düşünmesi, temel nedenin Avrupa’daki Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlıyor. Filistin’le bağlantı, daha doğrusu “Tanrı’nın Filistin’i Yahudilere vaad ettiğine” ilişkin yorum sonradır ve siyasal eylemin içine duygulardan kaynaklanan dinsel bir neden katmak için düşünülmüştür.

Herzl’in bu ilk adımlarına bir tepki olarak, ilk Siyonist Toplantısı 1897’de İsviçre’de Basle (Almanca ya da Fransızcaya göre, Basel ya da Bâl okunur) kentinde yer aldı. Orada alınan şu kararlar Siyonizmin sonraki altmış yılı kapsayan siyaseti oldu: Yahudi halkını Filistin’e getirip yerleştirmek uluslararası onaya kavuşmuş bir hak olmalıdır. Filistin Yahudiler için büyük ölçüde sömürgeleştirilmelidir. Tüm Yahudileri Siyonizmin desteğine kavuşturmak için bir örgüt kurulmalıdır.

Öte yandan, Basle Toplantısı Siyonizmin amacının “Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak” olduğunu açıklamadı. Hem birçok Yahudi, hem de Osmanlı İmparatorluğunu yöneten Türkler böyle bir çözüme evet demeyeceklerdi. Sınırlı amaç Filistin’de “kamu hukukuyla elde edilecek bir yer”di. Basle Toplantısına önayak olanlar Herzl’i genelde desteklemiş, ama Yahudi devletine karşı çıkacakların muhalefetini daha başından engellemek istemişlerdi. En sonunda, “ayrı bir devlet” düşüncesi de yasaklanmadı. Üstelik, “Dünya Siyonist Örgütü” diye bir oluşum da gerçekleşti ve onun sürekli Yönetim Kurulu da oluştu.

Örgütün ilk başkanı seçilen Herzl Filistin’de Yahudi yerleşmesi için Osmanlı Sultanına başvurdu. Bu arada, Avrupa’nın güçlülerinden Alman Kayzeriyle de görüştü. İkinci Abdülhamid’in Herzl’in önerilerine karşı çıktığı bilinir. (Yıllar sonra, Yasser Arafat’la Tunus’da görüştüğümde Osmanlı Padişahının bu tavrından ötürü benim kişiliğimde Türklere teşekkür etmişti.) Herzl’e Alman İmparatoru İkinci Wilhelm de olumlu yanıt vermedi. Bu iki olumsuz tepkinin ayrıntıları için Yahudi yazarı Nahum Sokolow’un Siyonizm tarihiyle ilgili çalışmasının birinci cildine (s. 295 ve d.) bakılabilir.

Bu geri çevirmeler karşısında, Herzl Britanya’nın kapısını çaldı ve Süveyş Kanalı’nın sağ yanında yer alan Sina Yarımadasının bir parçasını istedi. İngiliz yetkililer onun yerine Afrika’daki sömürgelerinden Uganda’nın bir parçasını 1903’de önerdiler. Herzl buna hiç değilse geçici bir önlem olarak razıydı ve Altıncı Siyonist Toplantısı oraya araştırma amaçlı temsilciler yolladı. Ancak, Herzl’in 1904’de ölümünden bir yıl sonraki Yedinci Siyonist Toplantısında yalnız Filistin’in peşinde olduklarını açıkladılar.

Britanya’nın Siyonizmle ilgisini sürdürme işini Dr. Chaim Weizmann (1874-1952) adlı ve meslekten kimyacı bir Rus (Yahudi) göçmeni üstlendi. Kimya uzmanı olarak olağanüstü başarılara imza atmış olan Weizmann İsrail’in ilk Cumhurbaşkanı olmuştur ve Dimona’daki nükleer araştırma merkezinin de babası sayılır. Devlet Başkanı konumuyla Türkiye’ye resmen geldi ve iyi karşılandı. Weizmann’ın Yahudilere devletleri kurulmadan önceki başarılarına gerçek katkıları İngilizler ve Amerikalılardan kazandığı dostlar, onlara aşıladığı düşünceler ve kopardığı ödünlerdir.

Örneğin, Britanya yönetimine daha gelmemiş olan Arthur Balfour, David Lloyd George ve Herbert Samuel gibi siyasetçilerle iyi ilişkiler kurdu. Başkalarını da, Hıristiyanlarla ortak amaçların sözünü ederek, kendi düşüncelerine kazandı. Siyonist hedeflerle Britanya’nın Orta Doğu siyaseti arasında yakınlık ve koşutluk olduğunun altını çizmeyi de unutmadı. Balfour 1915 ortasında Kabine üyeliğine atanınca, Siyonizmin Britanya sahnesinde epeyi yol alacağı anlaşılmıştı. O yılın başbakanı Herbert Asquith Orta Doğu’da Britanya’nın yeni dostu olarak Arapları seçmekten yanaysa da, Siyonizm-yanlısı Kabine üyeleri fırsatları kolladılar. Bu kümeden James Malcolm savaş kabinesinin Savunma Bakan Yardımcısı olan Mark Sykes’i kendi yanına çekerek hükümetin Siyonistlerle doğrudan konuşmasını sağladı. Siyonistler İngilizlerin ulaşım araçlarından yararlanarak başka ülkelerdeki Siyonistlerle iletişim kurma iznini kopardılar.

Lloyd George 1916’da Asquith’in yerine başbakan olunca, Siyonistlerin işi daha da kolaylaştı. Balfour da dışişlerine bakıyordu. Bu değişimin sonucu ünlü “Balfour Bildirisi” oldu. Siyonist önderlik Yahudilere Filistin’de bir “ulusal yurt” sözü veren bu açıklamayı, daha sonra, geri dönülmez bir “devlet” güvencesi gibi yorumladı. Çok kısa, ama özellikle ileride çok etkili olan bu bildirinin değerlendirmesi için ayrı bir yazı gerekir. Ben bu açıklamanın böyle bir güvence vermediği kanısındayım. Uzunca bir değerlendirmeyi başka bir yazıya bırakarak, Siyonistlerin orada bir devlet kurmak için Yahudi nüfusunu artırmak gerektiğini ve bunun için de göçmen dalgalarının hazırlanmasını düşündüklerini belirtelim. Siyonizmin Amerika’da da destekçileri oluşuyordu. Örneğin, Başkan Woodrow Wilson’un çok yakını ve ünlü hukukçu Yargıç Brandeis önde gelen ve etkili Siyonistlerdendi. Balfour Bildiri Birinci Dünya Savaşının sonundaki Müttefik zaferi Filistin’i Osmanlı’dan kopardı ve Filistin (Milletler cemiyeti onayıyla) Britanya Mandalığına (Vekâlet, Yetkideşlik) verildi. Yüksek Komiser ve Göçmen Dairesi Başkanı gibi en sorumlu yönetim yerlerine Yahudi kökenli ve Siyonist görüşlü kişiler atandı. Bu değişiklik toprakları Yahudi göçüne açtı ve nüfus dengesini değiştirmek için ilk büyük adımlar atıldı. Manda yönetiminin temeli olan metinde bir “Yahudi Ajansı”ndan da söz ediliyordu. Yahudiler bunun yardımıyla kendi yönetim kurumlarını da geliştirmeğe başladılar. Gelişen eylemleri daha iyi düzenleyebilmek için Londra’da 1919’da özel bir toplantı yapıldı ve bu başkentte bir Merkez Ofisi kuruldu. Bir yıl sonraki toplantı Weizmann’ı Siyonist örgütün başkanı seçti ve Filistin’e kitlesel göçler ve yerleşmeler başladı. Tüm Yahudileri Siyonist hedefte birleştirme işi de (Manda metni içinde anılan) Yahudi Ajansı’na düşüyordu. Siyonist örgüt 1922’de bu ajansın haklarını ve sorumluluklarını devraldı. Amerikan Yahudilerinin ön­de gelenlerinden Louis Marshall ve Felix Warburg Siyonizme kazanıldılar. Weizmann 1949’da yayımladığı anılarında para toplama ve Kongre’de yandaş kazanma eylemlerinin böyle başladığını anlatır.

1939’lar Arap karşı koymasının başladığı yıllardır. Filistin’e Londra’dan birkaç araştırma kurulu yollandıysa da, bunların etkileri Siyonist eylemleri sonucu en alt düzeyde kaldı. Ancak, 1939’da uluslararası siyaset sahnesinde savaş bulutları yoğunlaşınca, MacDonald Beyaz Yazanağı ağır bastı ve Filistin’e Yahudi göçü adamakıllı sınırlandı. Bu koşullarda Siyonist önderliğin dikkati ABD’ne çevrildi. Savaş başlamadan bir ay önce Cenevre’de yer alan Dünya Siyonist Toplantısı Amerikan Siyonizm İvedi Kurulunu oluşturdu. Bu başlıktaki “Amerikan” sözcüğü bir gerçeği değil, bir beklentiyi gösteriyordu. Sanki Siyonist akımın başını artık Amerika çekecekti. Bu yönde ilk büyük dönemeç 1942’de yer alan Biltmore Toplantısıdır.

Siyonist örgüt böylece Amerikan Yahudiliğini Biltmore Programının kuyruğuna takıp kendi hedefi doğrultusunda sürüklemeğe başladı. Siyonistler, ilk başlarda birtakım güçlüklerle karşılaştılarsa da, Amerikan Yahudilerinin büyük çoğunluğu adına konuştuklarını, doğru ya da yanlış, çevreye kabul ettirdiler. Bu noktadan sonra, “Amerikan Yahudilerinin istediği Filistin’de bir devletse, ABD yönetimi de halkın bu isteğine ayak uydurmalı ve gereğini yapmalıdır; böyle bir hareket demokrasi gereğidir” biçiminde bir tavır takındılar. Amerikan siyasetinin birtakım olanakları böyle bir fırsatçılığa da olanak tanıyordu. Birtakım şans yelleri de onlara yardımcı oldu ve Siyonizm Amerikan kamuoyunun önemli bölümünü desteğine alabildi. Sonuçta, yalnız ABD Kongresini değil, Beyaz Saray’ı da peşine taktı. Yahudilerden yana bir sonuca varabilmek için ABD siyaset sahnesinin nasıl kullanıldığını birçok kaynak, bu arada (birçok dış toplantıda birlikte görev yaptığım) Prof. Richard Stevens 1942-47 arasında ABD Siyonizminin dış siyaset üstündeki etkisini gösteren doktora tezinde iyi anlatır. (Bu meslektaşımın bu yıl ve geçen yıl Vaşington’da Kongre’de Ermeni sorunu üstüne yaptığım konuşmaları dinlemek için yaşadığı yerden kalkıp başkente gelme inceliğini ve ilgisini gösterdiğini de belirtmek isterim.)

Vaşington yönetimi Siyonist görüşe adamakıllı yaklaşmıştı, ama konunun diplomasi, strateji ve ekonomiye dayalı öğeleri bu onayın önüne engel olarak çıkıyorlardı. Örneğin, Başkan F.D. Roosevelt, Suudî Kralı başta olmak üzere, kimi Arap çevrelerine onların görüşleri de alınmadan Filistin’in geleceğinin saptanamayacağına ilişkin sözler vermiş, yazılı güvenceler iletmişti. Bu nedenle, Siyonistler gerçek hedeflerini ele geçirmiş sayılamazlardı. Ne var ki, Roosevelt daha savaş bitmeden öldü ve yerine son seçimde bir denge öğesi gibi düşünülüp Başkan Yardımcılığına getirilmiş olan Harry S. Truman adında (ve henüz pek az tanınan) Güney’den Missourili biri geçmişti. Bu kişi Filistin sorununun Yahudilerin dilediği yönde çözümünün ne denli geniş sonuçlar doğurabileceğini düşünecek dünya görüşüne sahip değildi. Siyonist tasarıya daha başından destek verdi.

Bu koşullarda, siyasal Siyonizm tüm ağırlığıyla Amerikan siyaseti üstüne yüklendi. Yalnız Amerikan Siyonizminin sayısı az ama vuruşkan önderliği dengeleri bir kez daha ve kesin olarak Siyonist tasarıdan yana çevirebilirdi. ABD, yeni kurulmakta olan Birleşmiş Milletler’i kullanarak Yahudi devleti kilidini açacak hazır bir anahtar gibi görünüyordu. Yahudi göçmenlerin Filistin topraklarına sahip çıkmak istedikleri anlaşılınca, Araplarla çatışmalar yoğunlaştı. Artan şiddet karşısında ne yapacağını bilemeyen Britanya konuyu Birleşmiş Milletler’e aktardı.

İlk Genel Kurul (GK) oturumunda kurulan (11 üyelik) BM Filistin Özel Kurulu (UNSCOP) Filistin’e gidip çalışmasını bitirdikten sonra, bir çoğunluk, bir de azınlık yazanağı hazırladı. İlki Filistin’i bölerek bir Yahudi, bir de Arap devleti (ayrıca bu ikisinden ayrı, Kudüs Kenti) öneriyordu. İki devlet bağımsız olacak ve birlikte Filistin Ekonomik Birliği’ni oluşturacaklardı. Yahudi devleti sınırları içinde 498.000 Yahudi ve 497.000 Arap vardı; Arap devletinde ise 725.000 Araba karşılık 10.000 Yahudi yaşıyordu. Bu sayılardan ilkinde Yahudi çoğunluk yaratmak için özel çabalar gösterildiği apaçıktı. Sınırlar bu amaçla son derece düzensiz biçimde çizilmişti. Azınlık önerisinin özelliği birlikteş (federal) bir devlet önermesiydi. BM Genel Kurulu 29 Kasım 1947’de çoğunluk önerisini ufak değişiklikle onayladı.

Bu kararda tetiği çeken ABD’nin Başkanı Harry S. Truman görevini bıraktıktan sonra yayımladığı iki ciltlik anı kitabında Yahudi baskı örgütlerinin ağırlığından ötürü pes demektedir. İkinci ciltte (s. 153 ve 158) şöyle yazıyor: “ABD’de Yahudi önderlerinin ileri gelenleri Amerikan gücünü ve silâhlı kuvvetlerini Filistin’deki Yahudi amaçları yararına kullanmam için üstüme türlü baskılar yapıyorlardı... Başka hiçbir konuda Beyaz Saray’a yönelik böylesine baskı ve propaganda gördüğümü sanmıyorum. Siyasal içgüdülerle eyleme geçen ve gene siyasal tehditlere başvuran aşırı nitelikte Siyonist ileri gelenlerinin birkaçının ayak diretmeleri beni rahatsız etti ve sinirlendirdi.” Öte yandan, BMGK onayı hukuk açısından bağlayıcı değil, (tüm GK kararlarında olduğu gibi) “tavsiye” niteliğindeydi. Buna d ayalı olarak, Yahudi devleti de 15 Mayıs 1948’de oluştu.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Değerli yazar Türkkaya Ataöv,

Anlamlı ve güzel bir çalışma.

Sağ olun...

Saygılar,

Murat Pira, İzmir
22 Haziran 2010


Sayın Türkkaya hocam yazılarınızı okudukça yeni bilgiler öğreniyorum!!Theodor Herzl İsrail Devletinin fikir babasıdır!!Dikkatimi birşey çekti Theodor Herzl'in Avusturyalı bir Yahudi olması çünkü Yahudi Soykırımını yapan Faşist Adolf Hitler de Avusturya doğumlu bir Alman!!Aslında ben Faşist Hitler'e şu açıdan bakarım Hitler Yahudi Soykırımı ile Yahudileri mazlum millet konumuna getirmiş ve bir anlamda Yahudi Devleti İsrail'in taşeronluğunu yapmıştır!!Hatta bazı kaynaklarda Hitler'in "Thule" isimli Mason örgütüne üye olduğu ve bu örgütünde "Gül-Haç" isimli örgütle bağlantılı olduğu bilgisi var!!Bu kaynaklarda Hitler'in aslında intihar etmediği Nazi Altınlarını da beraberinde götürdüğüde vurgulanmaktadır ve günümüzde kayıp Nazi Altınları hakkında söylentilerde vardır!!İsrail'in kurulmasını sağlayan İngiltere'dir!!Nasıl Emperyalist Devletler Türkiye ile Türk Dünyası arasına Ermenistan denilen kukla devleti bir nevi tampon bölge olarak yerleştirdiyse Emperyalist İngiltere de İsrail'i Ortadoğu da kritik yer olan Filitin bölgesine kademeli bir şekilde yerleştirerek olası bir Arap Birliğini engellemiştir!!

Mustafa Serhat Akman, Muğla
21 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40