Umut Yalım - ...Ve ömrümüzün en güzel günleri (24)
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Provokatör
Türkiye'yi
savaşa sokacak!
GÖKÇE FIRAT
Gemidekilerin
ölüm emrini
Tayyip Erdoğan verdi!
Tayyip'i ve AKP'yi
İsrail yarattı
ÖZGÜR ERDEM
PKK'dan iç savaş çığlıkları
İNAN KAHRAMANOĞLU
Nâzım, Türkler ve Kürtler
OKAN İŞBECER
Kürtçüler
Deniz'den elini çeksin!
TUĞRUL ÇELİK
"Stratejik derinlik" mi stratejik kerizlik mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Yargıya saldırılar
ve yargı bağımsızlığı
TÜRKKAYA ATAÖV
Tüm Filistin'de
"tek devlet"
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Büyük Ortadoğu Projesi'nde
yeni stratejiler
NURAY GÜNAY
"Türk" demek
"dil" demektir
KAMURAN ÇAM
Atatürk sevgisi
İLYAS SALMAN
Yardım gemisinde
AKP parmağı
ERGİN KONUKSEVER
İsrail Başkonsolosu Elrom'un öldürülmesi
Ulusal Parti "Parti Okulu"
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Umut Yalım
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (24)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Dilsiz kaldım sânkiyse. Dilsizli oldum. Lâle lehçesiyle konuşuyordum, şimdi konuştuğum dili unuttum; ya da konuşmak istemiyorum. İnsanın anadili, doğduğu dil midir yoksa sevdiği dil mi? Bu’nu, tam olarak bilemiyorum artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek…

Bilemiyorum…

Lâle ile Türkçe mi konuşuyordum yoksa Lâlece mi? Yukarda da, belirttim. Bir Lâle lehçesiyle konuşuyordum sânkiyse. Ancak konuştuklarımı, beni sevmediğinden dolayı, Lâle bile anlamıyordu kesin. Bir tek benim bildiğim bir dildi Lâlece. Anadil, insanın sevdiği dildi. Anadilim, sevdiğim dildi. Ve bu sevdiğim dili, Türkçe sözcükler kullanarak, dile getiriyordum. Ya da, ben öyle sanıyordum. Belkiyse, böyle sandığım için de, kimseler beni sevmiyor-sevemiyordu. Belkiyse de, seviyordular da, ben anlamıyordum. Ya da sevmelerini istemiyordum. Ya da sevebilmelerini istemiyordum çünkü beni sevebileceklerini düşünmüyordum.

“Neden?”

“Özünde, çoğu insanın artık sevebileceğini düşünmüyorum çünkü zamanın rûhu buna engel oluyor. Sevmek, üretim isteyen bir şey. Sevmenin yerini, sevilmek aldı artık. Sevilmek, tüketim gerektiren bir şey. Zamanın rûhu da, bu’nu istiyor. Sevilmek isteyen biri sevemez. İnsanlar da hep sevilmek istediğinden, kimselerin beni sevebileceğini düşünmüyorum. Bundandır ki, sevebilmelerini istemiyorum.”

“Sonuna dek katılıyorum.”

“Sağolun, Suphi Bey.”

“Sonuna dek katılıyorum çünkü başıma sıkça geldi bu durum.”

“Nasıl?”

“Hepsini tek tek anlatamam ancak o sözde âşkların anadüşüncesi şu’ydu : ‘E ben sevdim, şimdi sıra sende. Sen, neden sevmiyorsun beni?’ Böyle bir âşk olur muydu? Zorla sevdiriyor kendini. Âşkın da, bir raconu vardır. Seversin ve senin görevin orada biter. Gerisi, O’na kalmış. Sever ya da sevmez. Senin sorunun değildir bu. O’nun, sorunudur.”

“Duygularıma aynen tercüman oldunuz, Suphi Bey. Bundandır ki, sevilmek istemiyorum artık. Zaten de, sevilemiyorum. Tıpkı, Lâle de olduğu gibi. Sevdim, sevilmek zorunda değildim. Ancak, günümüz toplumunda, her şeyler bir çıkar ve karşılıklılık esasına dayandığı için; beni sevmek zorunda hissetti ve sevemedi. Oysa, ben istememiştim beni sevmesini. Toplum dayatıyordu bu’nu Lâle’ye. Ve beni sevme zorunluluğundan korktu Lâle. Sevemedi. Olsun. Kalan âşklar sağolsun. Ancak, ben de, sevilmek istemiyorum artık. Sevilebileceğimi sanmıyorum çünkü. Şimdi biri sevse beni, O’nu sevmemi isteyecek. Hiç gerek yok artık bu’nlara. Sevmek ve sevilmek bitti benim için.”

“Dolayısıyle, ölmek de…”

“Evet. Ölmek de.”

“Peki, Lâle’ye ne olacak şimdi?”

“Lâle, sevilmek için, sevecek. Bu, birkaç kez yinelenecek. 5 ya da 6. kezde, evlenecek. 1-2 çocuk yapacak. Ve mutlu mutlu yaşayacak. Olasılık, kocası ölecek O’ndan önce. Genel de böyle olur. Sonra, kocasını hiç sevmediğini fârkedecek. Bu’nun hıncını ya çevresinden ya da kendinden çıkaracak. Yalnız kalacak. Ve bir üzeröğle, camlar yanarken, ‘İstiklâl’deki Ben’i anımsayacak. Bu anımsama, 20 sâniye sürecek en fazla. Çünkü, bu, canını yakacak. Ve canı böyle yanmaya devâm edecek ölene dek.”

“Ne yaptın yahu? Belkiyse, kız, seni bir damla bile anımsamayacak.”

“Bilmem. Belkiyse… Ancak, anımsayacağından eminim çünkü yarım kalan işler unutulamazlar hiçbir zaman.”

“Peki, siz ne olacaksınız?”

“Suphi Bey’ciğim, dediğim gibi ne seveceğim ne de sevileceğim.”

“Lâle’yle olan ilişkin ne olacak peki?”

“Sevdiğim Lâle’yi sevmeye devâm edeceğim.”

“Bu, ne demek ki şimdi?”

“Ben anladım.”

“Tâhmin ettim, Suphi Bey.”

“E, hâdi… Bana da desene!..”

“Demek istediğim… Sevdiğim Lâle’yi seveceğim, Lâle’yi değil.”

“Yâni?”

“ ‘Sevdiğim Lâle’nin beni sevmesine gerek yok. Ancak demin de dediğim gibi, Lâle beni sevme zorunluluğunda hissediyor. Bu’nu da, istemiyorum. Oysa, ‘Sevdiğim Lâle’nin böyle zorunlulukları yok. Sâf ve temiz… Sevilmek, bâzen kirletiyor insanı. Üzüyor.”

“Seni, tam üzen ne peki?”

“Lâle ile ‘Sevdiğim Lâle’nin aynı kişiler olmaması. Zaten, aynı kişiler olsalar, dünyada sorunlar kalmaz.”

“Fakat…”

“Fakat, Suphi Bey?..”

“Hâtice ile ‘Sevdiğim Hâtice’ aynı kişi ancak yine de bu hâldeyim.”

“Bu’nda, suç sizin birâz da.”

“Doğru. Demin dediklerinizle, tıpa tıp örtüşüyor Hâtice’yle ben. Hâtice, tek kadındı ki, sevmesine rağmen sevilmeyi beklemedi. Cidden, Hâtice’yi hâketmiyorum.”

“Bu’nu kendinize yapmayın, Suphi Bey.”

“Ancak, öyle ve öyle… Hâtice, umarım beni sevmeyi bırakmıştır. ‘Beni sevmeye devâm etmesi” benim en büyük lânet ve cezâm. Bu’nu, hep yineliyorum. Başkalarını sevememem ve başkalarınca artıl sevilemememin öz ve tek nedeni :Hâtice’nin hâlâ beni seviyor oluşu. Bu’na, eminim. O’nu, beni severken öylece bırakmamalıydım. Önce, benden nefret etmesini sağlamalıydım.”

“Bu’nu, nasıl yapacaktınız ki?”

“Bazı fırsatlarım vardı. O’nu değil, ancak, O’nun âşkını aldatabilirdim. Gözünün içresine içresine sokarak, kolkola Zeynep’le önünden geçebilirdim örneğin. Başka şeyler de vardı tâbiî.”

“Ne gibi?”

“Bir arkadaşı vardı. Nilgün. Beni hiç sevmezdi. Beni sevmemesi için Hâtice’yi iknâya çalışırdı. Uyuz olurdum o dönemler. ‘Erkek Ayracı’ derdim Nilgün’e. O, ayırmaya çalıştıkça, âşkım artardı Hâtice’ye. Nilgün, etliye sütlüye karışmayan bir kızdı. Hâtice’nin, benim peşimden gitmesine üzülürdü. Devrimci olmasını istemezdi. Başının derde gireceğini düşünürdü. Bundandır ki, beni hiç sevmezdi Nilgün. Beni sevmediği için, devrimi de sevmezdi. Beni sevmediği için ap’liydi. Çok beynini yıkamaya çalıştı Hâtice’nin. Beni sevmeyi sürdürdü Hâtice. Şimdi düşünüyorum da, Nilgün’e yardım edeydim, Hâtice beni sevmez ve bâhtı kara bir vâziyette yaşamazdı. Ben de, bu lânet ve cezâya çarptırılmamış olurdum.”

“Siz de, benim gibi, sevmek ve sevilmek istemiyor musunuz artık?”

“Çok iddiâlı bir lâf bu. Bilemeyeceğim.”

“Ya sen, Sağdıç?”

“Ben, Robinson’daki kızdan umutluyum.”

“Adını bile bilmiyorsun.”

“Daha iyi ya. Adını ben koyarım.”

“Ne koyarsın?..”

“Franny?”

“Gâvurca koyma be!”

“Ferâye!”

“Ulan, aklın fikrin Ferâye’de ha!!!”

“N’apam! Seviyorum işte. Yemek güzel, müzik güzel, Atakan- Erdin Abi güzel. Ekrem- Cengiz güzel!”

“İyi, kızın adı Ferâye olsun…”

“ ‘Ferâye’ demişken, atladım sanma. Sen, benim, Ferâye’de söylediğimiz şarkıları, Suphi Bey’e dediğimi nereden biliyordun?”

“Çok bâsit. Sen ve Suphi Bey gibi, ben de, Kılonlama’nın etkininde yaptıydım. Siz konuşurken, bütün konuşmalarınızı böylece dinlemiş oldum.”

“Hep buralardaydın o zaman?”

“Pek değil.”

“Nasıl yâni?”

“Konuşmalarınızdan arasıra sıkıldım. Bazı çok siyâsî konulara giriyordunuz. Canım sıkılıyordu.”

“Senin annen de böyledir. Siyâsî konulara gelemez. Canı sıkılır. Kolyesiyle oynamaya başlar. Hep gırgır olsun ister…”

“Eeeee, n’apalım, Sağdıç? İnsan, anaya çekiyor birâz. Şaka bir yana, siyâsetten hâz ettiğimi sen de bilirsin. Ancak, sürek siyâset konuşulmaya başlanınca ve canım da Lâle’ye sıkkınken; açıkçası, pek de dinleyemedim. Yoğunlaşamadım konulara.”

“Ne yaptınız peki?”

“Az birâz çevrede dolaştım. ‘Kılonlamadaki Ben’le karşılaşmamak için İstiklâl’e çıkmadım. Çukurcuma’ya gittim. Giderken, artık yalnızca gövdesi kalan, işçi heykeline baktım. Aklımdaki düşünceleri şimdi demeyeyim. Yoksa, RTÜK kitâbı kapayabilir.

Çukurcuma’da köpekler havlıyordular. Çukurcuma köpekler gibi havlıyordu. Cezâyir Sokağı’ndan inen enteller vardı. Cezâyir Sokağı… Bazı kendini ve hâddini bilmezler, sokağın adını, Fırânsız Sokağı olarak değiştirmiştiler. Çabalarımız sonucu, sokak, hâkettiği adı yeniden almıştı :Cezâyir Sokağı. Şimdi şu Antep türküsü denmez mi be, Sağdıç? :

Atına binmiş de elinde dizgin
Vardığı cephede hiç olmaz bozgun
Çeteler içinde yılanım azgın
Vurun Antepliler namus günüdür

Vurun Türk Milleti kavga günüdür
Sürerim sürerim gitmez kadana
Fransız kurşunu değmez adama
Benden selâm söyle gârip anama

Analar da böyle yavri doğurmuş
Analar da böyle yiğit doğurmuş
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Türk Milleti kavga günüdür

Karayılan der ki hârbe oturak
Kilis ellerinden kelle getirek
Gâvur neredeyse orada bitirek
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Türk Milleti kavga günüdür…

*

İşte, Cezâyir Sokağı’ndan inen, şıpıldak terlikli Albinolu Zenci enteller bu’nu bilemezler. Çok şükür ki, biz biliyoruz. Ve bildireceğiz de… Çok büyük, ağır ve uzun düşüncelere dalma hevesim gelmişti. Otopark-ototâmir yerini ve 70’li model sarı Mersedes’i geçip, yol yanındaki yeşilliğe uzandım. Düşlerimi kurmaya başladım :Özgür bir Türkiye’de, özgür birini sevmek. O birisiyle evlenmek. Çocuklarınızın olması. 3-4 tâne. Hattâ, 5-6 tâne. Yâni, 6 çocuğa bakabilecek bir varsıllık ve dirlik. 6 çocuktan en küçüğünün bile, kazasız belâsız, Üsküdar’dan Kuzguncuk’a dek, geceleyin yürüyebilmesi. Özgür bir Türkiye’de olabilir ancak bu’nlar. Sevdiğin o birisinin, hergün en sevdiğin yemekleri yapması, hergün sinemaya gidebilmek, en sevdiğin müzikleri dinleyebilmek, hiç tanımadığın insanlarla muhâbbet, o hiç tanımadığın insanların yüzlerinin güler ve başlarının dik olması. Selâmlaşır ya da vedâlaşırken o insanlarla, kuşkuyla çıkar ve yarar hesâbının yapılmaması. Özgür bir Türkiye’de olabilir ancak. Ansızın, 6. Filo’yu düşündüm. 40 kaç yıl önce, az ötemden denize dökülmemiş miydi Amerikan emperleri? Sonra da, bizim ‘Türk’ polisi çıkarmıştı O’nları. Sonra da, o aynı ‘Türk’ polisleri, Türk devrimcilerini dövmüştüler. Eminim ki; siz daha iyi anlatırsınız bu’nları, Suphi Bey.”

“Emin olabilirsiniz.”

“Sonra, babam gelmişti aklıma. Benim yaşımdayken, beni hiç düşünmüş müdür acaba? Bir oğlu olacağını düşünmüş müdür hiç? Ya anamı; anamı seveceğini hiç düşünmüş müdür? Hem de, anamı tanımadan hiç. Çünkü, o ân, ben doğmamış oğullarımı-kızlarımı düşünüyordum. Adlarını bile koymuştum. Oğullarımdan birinin adı kesin Kemâlî olacak. Diğerinin adı kesin Hasan olacak. En küçüğünün adı ise Muzaffer. Kızlarımdan birinin adı Semra olacak. Diğerinin adı Sercan olacak. En küçüğünün adı ise Sema.”

“Ancak ‘Sevmek ve sevilmek istemiyorum artık’ demiştin.”

“İşte, asıl sorun da bu. Değindiğin konu yüzünden, epey derin efkârlara daldım birden. Stadın oradaki bir köftecinin mangal dumanında tütmeye koyulmuştum. Sââtkulesi’nin gölgesinde oturan sarışın küçük hânımın sigara dumanında devriliyordum. Sonra, sıkıldım. Fındıklı çayırlarında uyuyan bir adamın düşüne girdim sıkıntıdan. Adam, karısını aldattığını görüyordu. Karar veremiyordu :Karısını Rus’la mı aldatsaydı yoksa Ukraynalı’yla mı? Fârkı varmıydı ki bu 2sinin? Adam kızdı bana. Elbette ki vardı adama göre. Ruslar soğuk, Ukraynalılar daha sıcak kadındılar. Bakışları daha insancıldılar. Ayrıca, erkeğe daha iyi davranıyordu Ukraynalılar. Adam, Ukraynalı’yı seçtikten sonra, Tarlabaşı’nda bir otele gitti. Adamın düşünde olduğum için, ben de gittim peşinden. Adamla Ukraynalı 27 no’lu odaya girdi. Ben de girdim. Adam kadını soydu. Ben de soydum. Adam kadını öpmeye koyuldu. Ben de koyuldum. Adam soyundu. Ben de soyundum. Ben soyununca, adam sonunda fârketti ve düşünden kovdu beni. Düşünden kovunca, Çukurcuma’da uyandım yine. Sonra, yine kapadım gözlerimi. Hava sıcaktı. 15 Temmuz 1968 gibi sıcaktı. Sıcak zaten uyku veriyordu insana. Dalmışım. 27 no’lu odadan çıktıktan sonra, aşağıya doğru yürümeye başladım. Kendimi Lâle’de buldum birden.

“Yahu, bıraksana artık şu kızı!”

“Ne kızı be, Sağdıç! Lâle İşkembecisi…”

“Öyle desene J”

“Lâle’de bir tuzlama çekti canım. Ancak, öğlevâriydi hava. Düşümü hemen geceye çevirdim. Ve çektim tuzlamayı. Bol sirke ve sarımsak. Yanına, bir de pilâv söyledim. Bir de, yoğurt.”

“Zaten, pilâvı yoğurtsuz yiyemezsin J”

“Yerim de, böylesi daha güzel. Neyse… Tuzlamayı çaktıktan sonra, canım rakı çekti.”

“Özünde, tersi değil midir?”

“Aynen, Suphi Bey. Ancak, düş böyle gelişti işte. Yapacak bir şey yok. Nerede kalmıştım?”

“Rakıda.”

“Evet. Lâle’den Asmalı’ya dek yürüdüm. Yürürken de, Lâle meselesini düşündüm. Şöyle ki, en sevdiğim pilâkçının adı :Lâle. En sevdiğim işkembecinin adı :Lâle. En sevdiğim çiçek :Lâle. Ev sevdiğim kızın adı :Lâle. Oturduğum binânın adı :Lâle. Ve sâire… Bu, beni delicesine ürkütüyordu. Ne yapacaktım ben? Ömrüm, bir ‘Lâle’yle mi geçecekti? Bir ‘Lâle’den, bir Lâle’ye mi geçecekti ömrüm? Bilemiyordum. Bu’nları düşüne düşüne yürürken, kendimi birden Asmalı’da buldum. Zaten, insanın kafası bir şeylerle meşgûlse, zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdı. Zaman, sââtin camına hâpsolurdu.

Asmalı’ya varınca, çevreye göz gezdirdim. Bir çok işe yaramaz herif. Kız araklamaya-taraklamaya gelmiş. İş yapmayan, iş gücü harcayan tipler. Kuşağımdan, herhâl, en çok ben nefretleniyorumdur. Geçenlerde bir berber, bir de lokantacı abiyle konuşuyorduk. Adamlar, çırak ve komi bulamamaktan yakınıyordular çünkü benim kuşağım hazıra alıştırıldı. Emek harcayıp, bir yerlere gelmeye tâhâmmülleri yok. Meslek öğrenmeye heves ve niyetleri yok. Öyle boş oturup, didinen insanları eleştirsinler :tek meslekleri bu. O tuhâf ‘Sözlük Yazarları’ kavramı da bu’ndan çıkmadı mı zaten? Kuşağını sürek eleştiren heriflerden de olmak istemiyorum. Belkiyse de, kuşağımı eleştirmiyorumdur çünkü bu kuşağa ait değilim ben. ‘Kuşak’ bir zaman değil, bir aidiyet konusu. Ben, 23-68’e ait hissediyorum kendimi. Bu kuşağa ait değil. Çünkü bu kuşağın ne muhâbbetinden hâz alıyorum, ne müziğinden, ne modasından, ne de âşklarından. Bu düşüncelerle yürüdüm Asmalı’nın içresinden. Refik’e geldim. Oturdum kuytuya. 60 yaşında bir adamın sesiyle rakı istedim :Sarı Zeybek. Açtılar büyüğü. Garson tam koyacakken, tuttum elinden. Şişeyi öptüm ve kokladım. Her rakı birâz Kemâl’imden kokar… Bu süre zârfında şişe de havalandı ve rakı daha da kendine geldi. Tek başıma olduğumda bile, masaya hep 2 kâdeh çıkarırım. Ölmüşlerimin, olmuşlarımın ve olacaklarımın şerefine. Karşımdaki kâdehe vurdum ve yudumladım. Yavaş ve yavaş. Garson, birkaç meze getirdi. Haydarî, lâkerda, semiz, ezme, fava, beyâz, paltıcan salata ve çoban (bibersiz ve bol soğan). Hâfif ve hâfif demlendim. Önce, demin terkettiğim kuşağımı düşündüm yine. O’nlar, o geri cımtıs müziği dinler ve idrâr gibi Millır’ları zıkkımlanırlarken, bense, hûşû içresinde ait olduğum âlemlere bir şûrûp sıcaklığında ve bir kucak rahatlığında akıyordum. Sonra, Lâle’yi düşündüm yine. O, karşı yakaya, bense bu yakaya aittim. Rakımdan dumanlı bir yudum aldım. Gözlerimden Lav Mi Tendır yaşlar döküldü; sonra da, Bir Demet Yâsemen… O yâsemenler, bütün lâleleri öldüreydiler keşke. Kızdım sonra kendime. Ben, böyle kâtil rûhlu biri değilimdir çünkü. Istanbul’a kızdım sonra. Sonra da, Hollanda’ya. Istanbul ve Hollanda bitmiştir benim için.

Mezeleri çatallıyordum. Yemek yerine mezeyle demlenmeyi yeğlerim. Favadan son çatalımı aldığımda, rakım da bitmiş bulunuyordu. Rakımı, bulutlu bir havada uçan bir uçak gibi içmiştim. Kâlbimde türbülans vardı. Ve geçemeyecekti. Kalkarken, radyoda Gündüzüm Seninle çalıyordu Zeki’den. O’ralı bile olmadım. Hesâbı, bir bıçak fırlatır gibi ödeyip ve hemeninden çıktım. Burnum rakı kokuyordu. Ancak, yağmurlar yoktular. Düşüm olduğu için, hemen bir yağmurlar yağdırdım. Kuşakdaşlarım bana söverek, evlerine dağıldılar. Ben de, evime doğru zıkkımlandım. Tâksiye bindim. Eve, en uzun yoldan götürmesini istedim. Gözleri parladılar. Camı açıp, dilimi dışraya sarkıttım. Köpekler gibi dilimle soluyordum. Bir Jitan paketini açtım. Tütün içmediğimden, sokağa fırlattım açtığım paketi. Sigara içmesem de, Varoluşçular gibi, cebimde tek paket Jitan bulundururdum hep. Jitan, bana bir Jülyet Gireko karalığını anımsatır ve bu karalık içremi aydınlatır. Bazı Fırânsız züppeliklerim de olur bu’nlar gibi. İnsanın, kendinden nefret etme nedenleri olmalı; başkaları etmeden. Benimkiler de, bu Fırânsız züppeliklerimdi. Gece olduğundan, evime çeyrek yolda vardım hemen. Asansöre binip, katıma çıktım. Cebimde anahtarlarla onuyordum, yukarı çıkarken. 2nci katta durdu asansör çünkü 2nci katta oturuyordum. Kapıya yöneldim. Anahtarları çıkardım. 2 kez parmağımda çevirdim anahtarları. Deliğe soktum. Ansızın, fârkettim ki; kapı açıktı. O çakır kafa birden aydı. Bütün içmişliğim bir gözyaşı gibi üzremden aktı. Kapıyı hâfifçe ittim. Gırçladı ancak zorlanma yoktu. Ev karanlık, tek oda aydınlıktı. Aydınlık odaya doğru yürüdüm. Kitâp hışırtıları ve blues sesleri geliyordu. Odaya bir girdim, herifin tekinin, en sevdiğim kâhve kanapede yattığını gördüm. Herif yatıyordu ancak tuhâf bir durum vardı :Herif, elinde 2 kitâp tutuyordu. 1) Salinger’den Çavdar Tarlasında Çocuklar, 2) Murakami’den İmkânsızın Şârkısı. Herif, 2 kitâbı birden okuyordu. Salinger, sol elinde; Murakami’yse sağındaydı. Böyle bir şeye ilkin tanık oluyordum. Blues sesi de, DigiTürk’te açtığı 439. kanaldan geliyordu. Biri, nasıl 2 kitâbı birden okuyabilirdi ki? Çok merâklandım. Korku geçmişti. Sıktığım yumruğu saldım. Herife doğru ilerliyordum. Herif, hiç oralı olmuyordu ama. Bu durum zaten, odaya ilk girdiğim ândan itibâren sürüyordu. Herifin teki, evime hırsızlama girmiş yatıyor, evin sâhibi geliyor ancak hiç de oralı olmuyordu. Tam delirtecek bir durumdu bu. O denli yaklaşsam da, hâlâ şeklini bozmuyordu herif. Merâk, kendini yine korkuya bırakmıştı. Ne tür bir şeyle karşılaşacağımı bilemiyordum çünkü. Korksam da, son hız adama yaklaştım. Kitâplardan herifin yüzünü göremiyordum. Kitâplar, perdeler gibi örtüyordular herifin yüzünü. Ben de, perdeler gibi, araladım kitâpları. Bir de, baktım ki; herifin yüzü yok. Korktuğum gibi, evden attım kendimi. Düş de, burada bitti. Çukurcuma’da uyandım yine. Sonra, sizin yanınıza geldim. Kılonlama’yı bitirdim. Suphi Bey, aldığı biletlerden sözederken de, belirdim. İşte, bu kadar…”

“Senin düşlerin ünlüdür zaten.”

“Biliyorum.”

“Böyle çok düşler görüyorsanız, yarımsınız demektir.”

Tam da, üzresine bastınız. Bir biçimde, zaten, hiç tam olamadım. Beni tamamlayacak kişiler, beni yarım bıraktılar ve kaçtılar. Çok da, konuşmaya değmez. Biliyorsunuz işte. Zaten… Neyse… Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Umut Yalım,

Çalışmanız çok güzel, başarılar,

Saygılarımla,

Murat Pira, İzmir
9 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40