Okan İşbecer - Yurttan
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Provokatör
Türkiye'yi
savaşa sokacak!
GÖKÇE FIRAT
Gemidekilerin
ölüm emrini
Tayyip Erdoğan verdi!
Tayyip'i ve AKP'yi
İsrail yarattı
ÖZGÜR ERDEM
PKK'dan iç savaş çığlıkları
İNAN KAHRAMANOĞLU
Nâzım, Türkler ve Kürtler
OKAN İŞBECER
Kürtçüler
Deniz'den elini çeksin!
TUĞRUL ÇELİK
"Stratejik derinlik" mi stratejik kerizlik mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Yargıya saldırılar
ve yargı bağımsızlığı
TÜRKKAYA ATAÖV
Tüm Filistin'de
"tek devlet"
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Büyük Ortadoğu Projesi'nde
yeni stratejiler
NURAY GÜNAY
"Türk" demek
"dil" demektir
KAMURAN ÇAM
Atatürk sevgisi
İLYAS SALMAN
Yardım gemisinde
AKP parmağı
ERGİN KONUKSEVER
İsrail Başkonsolosu Elrom'un öldürülmesi
Ulusal Parti "Parti Okulu"
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Okan İşbecer
Kürtçüler Deniz’den elini çeksin!


Genç Siviller denen Tayyip yalakaları,
27 Mayıs’ı protesto yürüyüşünde Deniz’le
Menderes resimlerini yan yana kullandı (üstte). Mustafa Yalçıner’in rahatsızlığı ise
TÜRKSOLU’ndan.

Geçtiğimiz haftanın kayda değer gelişmelerinden biri 27 Mayıs tartışmalarıydı. Gerçi tartışan kesim Şeriatçılar olduğu için aslında tartışmanın üzerinde fazla durmaya gerek yok. Başını Zaman gazetesinin çektiği Şeriatçılar, 27 Mayıs’ın yıldönümünü darbeye lanet günü olarak kutladılar. Bir hafta boyunca yapılan yazı dizilerinde 27 Mayıs ve sonrasındaki Yassıada yargılamalarının ne kadar antidemokratik olduğundan falan dem vurdular, hukuksuzluğa karşı isyan ettiler. Aynı kesimin bugünkü Ergenekon yargılamasını alkışlaması, operasyonu yönlendirmeye çalışması, insanları hedef göstermesi ise ayrı bir garabet.

Başta da dediğimiz gibi 27 Mayıs tartışması Şeriatçıların kendi aralarında yürüttükleri bir tartışma olmaktan çıkamadı. Kendileri çalıp kendileri oynadılar. O nedenle oturup onlarla bir 27 Mayıs tartışmasına girmeyeceğiz.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz şey, 27 Mayıs’ı lanetleme gösterilerinde kullanılan bir pankart.

“Genç Siviller”i biliyorsunuz. AKP faşizminin baş destekçilerinden, adı sivil ama AKP’nin askeri gibi çalışan sözde gençlik teşkilatı. Bu vatandaşlar geçtiğimiz hafta Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde 27 Mayıs’ı protesto etmek için bir yürüyüş düzenlediler.

Düzenlesinler, iyi hoş. Bol bol darbe karşıtı slogan attılar. Ona da eyvallah. Haklarıdır. Bu ülkede düşündüğünü en rahat ifade edenler onlar ne de olsa. Biz çıkıp “Ne mutlu Türk’üm diyene” desek faşistin önde gideni oluruz. Ama bunlar Türklüğe, Atatürk’e hakaret edip Tayyip faşizminin şakşakçılığını yapınca demokrasi şampiyonu oluyorlar.

Bu vatandaşlar, yürüyüşlerinde bir de pankart açmışlar. Pankartlarında Menderes, Deniz Gezmiş ve Erdal Eren’i yan yana koymuşlar darbe mağduru diye. Gazetelerde ilgili haberlerdeki resimleri görünce tamam dedim dünyanın sonu geldi. Menderes’le yan yana gelen Deniz Gezmiş’in eminim mezarında kemikleri sızlamıştır.

Doğrudur Deniz Gezmiş 12 Mart faşist cuntası tarafından idam edilmiştir. Bu anlamda Erdal Eren de 12 Eylül faşist darbesinin mağduru olarak Deniz’le bağdaştırılabilir ama Menderes’le Deniz bu bağlamda yan yana getirilemez.

Bir kere Deniz, Türkiye’de devrimciliğin simgesidir. Menderes ise işbirlikçiliğin ve Amerikancılığın. Biri “Son sözümüz Kahrolsun Amerika’dır” demiştir, diğeri “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız.” İkincisi Deniz Gezmiş 27 Mayıs’a karşı falan da değildi. Üstelik 27 Mayıs’ın getirdiği anayasayı korumak için mücadele ediyordu. Hani şu Genç Siviller adlı güruhun darbe anayasası diye eleştirdiği anayasayı. Her ikisinin de askerin el koyduğu yönetimler tarafından idam edilmeleri ikisini yan yana getirmez. Çünkü 1960 Devrimi ile 1971 darbesi öz itibariyle birbirinden farklıdır. O nedenle Genç Sivillerin yaptığı bir densizliktir, sola ve Deniz’lere en büyük hakarettir.

Bu anlamda ikinci garabete de PKK’nın Günlük gazetesinde köşe yazarlığı yapan Mustafa Yalçıner imza attı.

Yalçıner, aklı sıra “Genç Siviller”i eleştirmiş Deniz’leri çarpıtıyor diye. Yazısına artistik bir giriş de yapmış, “Lenin, görüşlerini çarpıtarak ya da gizleyerek içini boşaltanların, Marx’ı bir aziz haline dönüştürmeye çalıştıklarını söyler. Onu zararsız bir ikona dönüştürürken, kendi bildiğini okuma tutumudur bu.”

Böyle diyerek Genç Sivilleri ve geçenlerde Deniz Baykal’ın evinin önünde çadır kuran CHP’lileri eleştirmiş. Hatırlarsanız CHP’li gençler de Deniz Baykal ve Deniz Gezmiş resimlerini yan yana kullanmışlardı. Orada duramayan Yalçıner sonunda lafı TÜRKSOLU’na da getirmiş: “Kürt düşmanı ‘Türk Solu’, ‘Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Bağımsızlık Mücadelesi’ son sözlerinden değilmiş gibi, Gezmiş posterleri sallayarak, onu bir azize dönüştürme uğraşındadır.”

Bildiğimiz kadarıyla Deniz posterlerini kullanmak için Yalçıner’den izin alınması gerekmiyor. Üstelik Deniz’in savunmasında ve mücadele içerisinde olduğu dönemde “yaşasın Kürtler” vs. tarzında bir beyanı da yok. Bilmeyen açıp öğrenebilir. Bugün Amerika’nın terör örgütü PKK’nın kuyrukçuluğunu yapan bir adam kalkıp da Deniz Gezmiş’i savunamaz. Deniz’i bir azize dönüştüren varsa o da Yalçıner’dir. Yalçıner’e tavsiyemiz, TÜRKSOLU’nu eleştireceğine dönüp de Menderes’le Deniz’i aynı kefeye koyan Veysi Sarısözen’e cevap vermesi.

Son olarak şunu söyleyelim, Deniz’i Kürtçü bir azize dönüştürmeye çalışan Yalçıner gibilere izin vermeyeceğiz.


Haluk Kırcı tahliye edildi

Geçtiğimiz hafta gazete köşelerinde yer alan bir tahliye haberi, gündemin İsrail’in yaptığı saldırı haberleriyle dolu olması nedeniyle pek göze çarpmadı. 1980 öncesinin ülkücü katillerinden Haluk Kırcı, Maltepe Cezaevi’nden serbest bırakıldı.

Tüm Türkiye Haluk Kırcı adını 8 Ekim 1978’de Ankara Bahçelievler’de 7 Türkiye İşçi Partili öğrencinin öldürülmesi olayıyla tanıdı. Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı ile yakın arkadaş olan Haluk Kırcı, bundan önce iki kez yanlışlıkla bırakılıp tekrar tutuklanmıştı.

1988 yılında 7 kez idam cezasına çarptırılan Kırcı, şartlı salıverme yasası uyarınca her bir öldürme için 10 yıl hesabıyla cezası toplam 70 yıl ağır hapse çevrildi. Haluk Kırcı, 1991 yılında tek bir adam öldürme suçlusu gibi yattığı 10 yıllık süre yeterli görülüp yanlışlıkla tahliye edildi.

Dönemin Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın (Kendisi geçen hafta Ergenekon operasyonundan gözaltına alındı) itirazı üzerine Yargıtay kararı bozdu, Kırcı yeniden aranmaya başlandı. Kırcı firarda iken 1 Ağustos 1992’de Erzurum’da evlendiğinde, nikah şahiti dönemin Erzurum Valisi Mehmet Ağar’dı.

25 Ocak 1996’da Küçükçekmece’de yakalanan Kırcı, Asayiş Şube Müdürlüğü nezarethanesinden firar etti. 10 Ocak 1999’da Organize Suçlar Şubesi ekiplerince İstanbul’da yakalandı. Kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal cinayetinden beraat eden Kırcı, Susurluk çetesine üye olmak suçundan 4 yıl hapse mahkum oldu.

18 Mart 2004’te ikinci kez yanlışlıkla tahliye edilen Kırcı, Ukrayna’da yakalandı. Türkiye’ye iade edildi ve 4 Şubat 2005’te yeniden cezaevine konuldu.

Bu kısa hayat hikayesini okuduğumuzda Haluk Kırcı’nın gerçekten yanlışlıkla salıverildiğine inanası gelmiyor insanın. Bir de şu soru akla takılıyor. Bu kez de yanlışlıkla mı tahliye edildi?

Haluk Kırcı gibi ünlü bir katilin serbest bırakılması, İsrail yüzünden güme gitmeseydi, muhtemelen kendisinin davullu-zurnalı karşılanışını seyredecektik. Malum, bu ülkede Türk’e kurşun sıkan kahraman gibi karşılanıyor (bkz. Habur’da PKK’lıların davulla zurnayla karşılanması).

Eeee, o da artık serbest olduğuna göre, Oral abisi gibi ya da Ağca kardeşi gibi yolunu bulur artık. Bu arada mağdur ülkücü ayaklarına da yatarlar elbet.

Kimler mağdur acaba?

7 genci hunharca öldürüp toplam 13 yıl hapis yatanlar mı, yoksa kimseyi öldürmedikleri halde idam edilenler mi?


Nereden nereye



Cumhuriyet ilan edileli henüz 16 ay olmuş. Ülkede açlık, yokluk, sefalet kol geziyor. Atatürk, “Bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayisinin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi icap eder.” diyor ve Türk Tayyare Cemiyeti’nin kurulması için talimat veriyor. İstikbalin göklerde olduğunu bilen Atatürk, semalarımızda Türk yapımı uçağın uçmasını hedefliyor ve büyük bir heyecan ve inançla kollar sıvanıyor.

1925 yılında Junkers Firması ile Türk Tayyare Cemiyeti ortaklaşa TOMTAŞ (Tayyare Otomobil ve Motor Türk Anonim Şirketi) ni kurarlar. Yapılan anlaşma sonucu Türk Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan uçaklar ve motorları üretilecek, revizyonları yapılacak ve her türlü aksamı Junkers firması tarafından karşılanacaktır. Bir yıl sonra Kayseri Uçak ve Eskişehir Bakım Tesisleri kurulur. Bunlar, zamanın en modern koşullarına göre dizayn edilmiştir. Hemen ardından Tayyare Makinist Mektebi açılır. Fransa ve Almanya’ya uçak mühendisliği öğrenimi için öğrenciler gönderilir.

Çalışmalar aralıksız sürer ve 1932 yılına kadar 15 adet Junkers A 20 bombardıman uçağı imal edilir.

Almanların hisselerini THK’na devretmesinden birkaç yıl sonra, Amerikan Curtis-Wright grubuyla anlaşma yapılır. Anlaşmaya göre bu gruptan hem uçak alınacak hem de ortak uçak montajı yapılacaktır. 1939’a kadar süren ortaklık sonrasında, fabrikanın uçak üretim bakım ve revizyon hakkı tamamen Türk Hava Kuvvetleri’ne verilir. II. Dünya Savaşı’na kadar, 112 adet değişik tipte uçak imal edilir.

Savaş sonrasında ABD Hükümetinin Marshall planı devreye girer ve Türkiye’ye uygulanan ekonomik yardım çerçevesinde uçak ve motor verilmeye başlanır. Türkiye emek harcamadan gelen yardımlara ve hazıra çabuk alışır. Dönemin idarecileri artık uçak ve motor fabrikalarının üretim faaliyetlerine gerek olmadığını düşünürler.

Fabrikalar ardarda Makine ve Kimya Endüstrisi kurumuna devredilir. Motor fabrikası 1955’te traktör imal etmeye başlar.

Uçak fabrikasında ise 1959’da üretim tamamen durdurulur.

Böylece Atatürk’ün koyduğu hedef 35 yıl içinde yok olur gider.

Bu, Türkiye’nin ilk uçağını nasıl ürettiğinin öyküsüdür. Hani hep deriz ya “Türkiye Atatürk döneminde kendi uçağını kendi üretiyordu” diye. Gerçekten de öyleydi.

Peki bunları neden hatırlatma gereği duyduk?

Geçenlerde Tayyip’in Brezilya gezisi ile ilgili “Türkiye uçak yapmaya hazırlanıyor” başlıklı bir haber gözümüze ilişti de. Sadece hatırlatalım dedik.


Sapık Şeriatçı kafayı mı yedi?

Sapık Şeriatçı dedik ama hangisi diye düşündüğümüzde bir an için bizim de kafamız karıştı.

Geçenlerde gazetelerin üçüncü sayfasında bir haber vardı. Bursa’da bir masaj salonuna yapılan fuhuş baskınında aralarında Mazlum-Der Bursa’nın başkan yardımcısı Ahmet Tilci’nin de bulunduğu 9 kişi gözaltına alınmış.

Biliyorsunuz Mazlum-Der, Filistin’e yardım ve türban eylemlerinde başı çeken bir Şeriatçı örgüt. Ahmet Tilci’nin böyle bir yerde yakayı ele vermesi ise en basitinden utanç verici. Ama biz Şeriatçıların bu tür hareketleri nasıl pişkinlikle yaptıklarına ve savunduklarına, daha önce de şahit olduk.

Bu vatandaş da poliste verdiği ifadesinde “Şehrin merkezinde herkesin gözleri önünde olan bu işyerinin kötü amaçla kullanıldığına ihtimal dahi verilemez. Tamamen ‘doktor hasta ilişkisi’ anlayışı içerisinde gittiğim ne hukuken suç ne ahlaken ayıp olan bu olay kimi basın organlarınca şahsım ve bir dönem yönetiminde bulunduğum ülkemizin saygın bir kurumunu yıpratma operasyonuna dönüştürüldü.” demiş. Esnaf arkadaşlarının önerisiyle masaj salonuna gittiğini söyleyen Tilci, fuhuş suçlamasını da reddetmiş.

Kafayı yeme meselesi ise ayrı bir hikaye. Şeriatçı sapık denince akla gelen ilk isim biliyorsunuz eski Vakit yazarı Hüseyin Üzmez. 14 yaşında bir kız çocuğunu taciz ettiği için 13 yıl hapis cezasına çarptırılan Üzmez, geçtiğimiz hafta Cezaevi aracıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne götürüldü.

Hüseyin Üzmez’in revir koğuşunda kaldığı son 2 aylık süre içerisinde davranış bozukluğu gösterdiği, koğuştaki dolapları karıştırdığı, kendi kendine konuştuğu, sürekli yazı yazdığı, yazılarını gazetelere gönderdiğini söylediği ve başka mahkûmlara ait elbiseleri giydiği öğrenildi.

Cezaevi doktorunun talimatıyla Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne gönderilen Hüseyin Üzmez, burada psitiyatristle 10 dakika görüştükten sonra tekrar cezaevine gönderildi. Gelen haberlere bakılırsa Üzmez’i bir süre sonra hasta olarak görebiliriz.

Bu olay bir tarafından bakıldığında takdiri ilahi olarak görülebilir. Küçük bir kız çocuğunun ahını alan Hüseyin Üzmez’in sonunda kafayı yemesi bazı insanların yüreğine su serpmiş olabilir.

Ancak biz o kadar da iyi niyetli düşünemiyoruz. Hele hele söz konusu Hüseyin Üzmez gibi eli kanlı bir katil ve sapık için cezasını buldu diyemeyiz. Hem bunlar değil mi hastalanan komutanlarımıza “cezadan kaçıyorlar” diyen. Şimdi kafayı yeme tezgahıyla aklı sıra cezadan yırtacağını sanıyor.

Bunların ağa babaları Erbakan da böyleydi. Hapse girince hastalandı, çıkarttılar. Çıktıktan sonra da mitingden mitinge koştu.

O nedenle bu numaraları artık kimse yemiyor.


Barzani’nin heyetindeki PKK denetçisi

Yandaki fotoğraf, 4 Kasım 2007 tarihinde Kuzey Irak’ta çekildi. Hatırlayacak olursanız, 22 Ekim 2007 tarihinde PKK’lı teröristler, Hakkari-Dağlıca’da

karakol basmış ve 12 askerimizi şehit etmişlerdi. Aynı baskında 8 asker de PKK tarafından rehin alınmıştı. Rehin alınan askerler, iki hafta sonra PKK, Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, ABD ve DTP’nin düzenlediği bir törenle Türkiye’ye teslim edilmişti. İşte o törende Kerim Sincari adlı sözde “Kürdistan” İçişleri Bakanı, PKK’lı teröristleri denetledikten sonra hepsinin elini tek tek sıkmıştı.

İşte o terörist denetçisi, geçtiğimiz hafta Ahmet Davutoğlu’nun davetlisi olarak gelen Mesut Barzani’nin heyeti ile birlikte Türkiye’ye geldi. Bu sözde bakan kılığındaki terörist, Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Muhtemelen Tayyip ve Gül ile de görüşecek.

Tayyip Türkiye’ye bu onrsuzluğu da yaşattı ya... Ne diyelim yazıklar olsun!


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Okan İşbecer,

Çalışmanız çok güzel ve yararlı. Sağ olun...

Saygılar,

Murat Pira, İzmir
9 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40