Nuray Günay - "Türk" demek "dil" demektir
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Provokatör
Türkiye'yi
savaşa sokacak!
GÖKÇE FIRAT
Gemidekilerin
ölüm emrini
Tayyip Erdoğan verdi!
Tayyip'i ve AKP'yi
İsrail yarattı
ÖZGÜR ERDEM
PKK'dan iç savaş çığlıkları
İNAN KAHRAMANOĞLU
Nâzım, Türkler ve Kürtler
OKAN İŞBECER
Kürtçüler
Deniz'den elini çeksin!
TUĞRUL ÇELİK
"Stratejik derinlik" mi stratejik kerizlik mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Yargıya saldırılar
ve yargı bağımsızlığı
TÜRKKAYA ATAÖV
Tüm Filistin'de
"tek devlet"
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Büyük Ortadoğu Projesi'nde
yeni stratejiler
NURAY GÜNAY
"Türk" demek
"dil" demektir
KAMURAN ÇAM
Atatürk sevgisi
İLYAS SALMAN
Yardım gemisinde
AKP parmağı
ERGİN KONUKSEVER
İsrail Başkonsolosu Elrom'un öldürülmesi
Ulusal Parti "Parti Okulu"
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Nuray Günay
"Türk" demek "dil" demektir

Arap abecesinden Latin abecesine geçişi haber veren gazete haberi.

Cumhuriyet öncesi dönem
ve dilde sadeleştirme çabaları

Cumhuriyet öncesi Türk yazı dili Arapça ve Farsçadan büyük ölçüde etkilenmiş, çoğunlukla bu dillerin kelimelerini alarak karma bir dile dönüşmüştür.  

Tanzimat döneminde Osmanlı aydınları tarafından Osmanlıcaya karşı tepkiler dile getirilmiştir. 

Tanzimat dönemi sonrasında Servet-i Fünun ve Meşrutiyet dönemlerinde edebiyatçıların çoğu ağırlaşan Osmanlıcaya karşı yeni bir dil-üslup arayışlarına girmişlerdir. Şinasi, Muallim Naci, Ahmet Cevdet Paşa gibi şahsiyetler yazı dilinin sadeleşmesini söyleyen şahsiyetlerdir. Ancak Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelene dek dil ve alfabenin ıslah edilmesi gerektiği söylenilmiş, fakat pek yol alınamamıştır. Bütün Türk dünyasında anlaşılabilecek ortak bir yazı dilinin kullanılması ve dilde birlik sağlanabilmesi gayesi ile İsmail Gaspıralı’nın 1883 yılında Kırım’da çıkardığı Tercüman adlı gazete dilde Türkçe kullanma akımını hızlandırmıştır.

Devam eden dönemlerde II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle milli şuurun yayılmak istenmesi, Türkçe kullanma taraftarlarını çoğaltmıştır. “Türk Derneği”, “Genç Kalemler”, “Yeni Lisan” gibi adlar altında toplanan yayınlarda İstanbul ağzının esas alındığı bir dilin kullanılması gerektiği söylenilmiştir. Tanzimat döneminde “dilde sadeleşme” olarak başlayan hareket 20.yüzyıl başında Türkçeleşme olarak kendini göstermiştir.

II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde, Türk alfabesi konusunda kuvvetli tartışma ve girişimlerle karşılaşılmaktadır. Fakat bu değişikliğin gereğine inanılsa bile, uygulanması için gereken cesaret kimsede yoktur.

1897 yılında Osmanlı devletinde yapılan istatistiklere göre okuma-yazma bilenlerin oranı %10’un altındadır. Okuyan öğrencilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında ilkokulda kız-erkek öğrenci oranı 0.40 iken, bu oranın orta okulda 0.15’e düştüğü görülmektedir.

Ayrıca Osmanlı devletinin son dönemlerinde eğitim kurumları büyük bir çöküntü içindedir. Medrese ve modern devlet okulları dışında kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları vardır. Yabancılar, misyonerlik faaliyetleri ve sanayileşme sonucu ürünlerine pazar sağlayabilmek için 19. yüzyıldan itibaren ülkemizde eğitim faaliyetlerine hız vermişlerdir. Açılan okullar emperyalist ülkelerin amaçlarına hizmet eden araçlar konumuna getirilmiştir.  Okulu açan ülke, kendi dinsel inancını, kültürünü, dilini öğretirken Osmanlı’yı içten parçalayacak propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Ayrılıkçı isyancılara lojistik destekler vermiştir. Anadolu’da Ermeni hadiselerinde Taşnak ve Hınçak örgütlerinin en büyük destekçisi Amerikan okullarıdır. Bu okulların depoları silahhane gibidir, kanun kaçakları o okullarda saklanırdı. Çünkü bu okullara Osmanlı kolluk kuvvetlerinin girmesi imkansızdı.

Atatürk ve Dil Devrimi

Kurtuluş Savaşı’nın amacı milli birliğin sağlanması ve çağdaşlaşma olduğu için, cumhuriyetin ilanından sonra Osmanlı eğitim sistemi devam ettirilemezdi. İnsanlar arasında dayanışmanın, ortak duygu ve düşünce birliğinin olabilmesi için aldıkları kültürün, yetişme biçimlerinin birbirine benzer olması gerektiği ilkesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Bu kanunla medreseler kaldırıldı ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Böylece eğitim kurumlarının bir çatı altında toplanması ve eğitimin milli bir nitelik kazanması sağlandı.

1923-28 arasında beş yıl Arap abecesi kullanıldı. Eğitimde yapılan tüm yeniliklere karşın, okur-yazar sayısı 1920 devrimcilerinin beklediği hızla artmamıştı. Çünkü toplumun önünde öğrenilmesi, kullanılması son derece zor olan bir abece, anlaşılması güç, yapay bir dil olan Osmanlıca gibi iki büyük engel vardı.  1927 nüfus sayımına göre, okur-yazar olması gereken yaş grubundaki insanların sayısı 10.5 milyon kadardı ve bunun ancak bir milyonu okuma-yazma bilmekteydi. Bu durum okuma-yazma bilenlerinin oranının  %19 dolaylarında olduğunu göstermektedir.

Atatürk’ün eğitimle ilgili en önemli hedefi, halkımızı cehaletten kurtarmaktı. Milli bir dilin kullanılması gerekliliğine inanıyor, bunun ilk ve temel koşulunun, yeni bir harf sistemine kavuşmak olduğunu çok iyi biliyordu. Harf devrimini bir eğitim ve kültür devrimi olarak görüyordu. Bu amaçla kapsamlı çabalardan ve hazırlıklardan sonra 1 Kasım 1928 günü Millet Meclisi’nin açış söylevinde Gazi Mustafa Kemal şöyle diyordu:

“Değerli ve sevgili arkadaşlarım! Her şeyden önce, gelişimin ilk yapıtaşı olan soruna değinmek isterim. Büyük Türk ulusu cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve soylu diline uyan böyle bir araç ile sıyrılabilir. Bu okuma-yazma aracı ancak Lâtin kökünden olan Türk alfabesidir.”

Latin harflerinin 1928’de kabul edilmesi,  70 yıllık bir arayışın ve tartışmaların sonucuydu.

İşte Atatürk bu konuda ortaya atılan çeşitli görüş ve tartışmaları gerçek bir Türk aydını olarak yakından izlemiş, o tarihlerde yurt düzeyinde yüzdesi oldukça düşük okuma-yazma oranını yukarı düzeylere çekebilmek noktasından hareketle Türk toplumu için çok önemli gördüğü bir eğitim sorununa gereken ağırlığı vermiştir.

Dil Devrimi, ulusal bir kültürün gelişmesi için, ulusal bir dilin yeniden canlandırılması prensibine dayanır.

Sekiz yıl gibi oldukça kısa bir süre sonra, 1935’te okuma-yazma bilenlerin sayısı yaklaşık 2.5 milyon olmuştur. Bu ise okuma-yazma bilenlerin oranında %150’lik bir artışı belgelemektedir.

Harf Devrimi’nin Türk kültür hayatında, Türk Tarih Kurumu (1931), Türk Dil Kurumu (1932), Halk Evleri (1932) gibi kurumların oluşmasında; Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanununun (1934) çıkarılmasında, genel anlamda halk eğitimi çabalarının hızlandırılmasında, ortak bir konuşma dilinin oluşmasında ayrıca olumlu katkıları olmuştur.

Harf Devrimi, cumhuriyet aydınlanmasının en büyük devrimlerinden biri olarak görülebilir. Ulusal bir kültürün gelişmesi sağlanmış ve milli bir dil yaratılmış, ulus devletimizin varlığı güvence altına alınmıştır. Mustafa Kemal Atatürk “Yaşamak isteyen uluslar, tarihleri ile tarihlerini her alanda yaşatan dillerine sağlam sarılırlar. Dilbilim, tarihin en uzak, en karanlık köşelerini aydınlatır. Türk tarihi, Türk ırkını ancak deneysel bilim belgeleriyle bulur. Türk dili, bunlardan en önemlisidir. Türk’ün tarihsel varlığı ile bu varlığın yeryüzündeki yaygınlığını, özellikle Türk dilinin özgünlüğü çok açık bir kesinlikle göstermektedir. Sonsal (nihai) hedefimiz, yalnız Anadolu Türklerinin değil bütün Türklerin ortak Türkçesini yaratmaktır. Türkçe bütün Türkiye’ye ve Türk dünyasına egemen kılınacaktır.” sözleri ile Türk dilinin önemini çok güzel açıklamıştır.

AKP’nin Türk diline ihaneti

2002 seçimlerinden önce “değiştim” diyerek iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan, 8 yıllık iktidarı süresince cumhuriyetin tüm kazanımlarını birer birer uygulamadan kaldırma yolunda inanılmaz mesafe katetmiştir. Geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanlığı’nın peş peşe aldığı kararlar ve TBMM’ye 2004’te getirilen, tepkiler nedeniyle çekilen, 2010’da ikinci kez gündeme getirilen Arapçanın seçmeli ders olarak okutulması yasalaştı.

AKP, hazırladığı kanunla ilk ve orta öğretimde Arapçanın seçmeli ders olmasının önünü açtı. Matematik, Fen Bilimleri, Fizik, Geometri, Kimya, Biyoloji, Trafik ve İlk Yardım gibi dersler Arapça okutulabilecek. Eğitim Birliği Yasasına aykırı olan bu değişiklik ile bütün okulların İmam Hatip Liselerine dönmesi sağlanıyor. Bu değişikliğin hemen ardından Milli Eğitim Bakanlığı Yaygın Eğitim Kurumları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik ile “Atatürk köşesine zeminden belli yükseklikte hazırlanan bir kaide üzerine Atatürk’ün büstü konulur. Atatürk’ün fotoğrafı, ayaklı kaidede Türk bayrağı, İstiklal Marşı ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi uygun biçimde asılır. Atatürk köşesinde madalyon, gravür, fotoğraf, Atatürk’ün eğitimle ilgili özdeyişleri ile kitap, tablo ve levhalara da yer verilebilir” cümlesi yönetmelikten çıkarıldı.

1999 yılında Cidde’de yapılan bir toplantıda “İslam özel sektörünün geliştirilmesi kurumu” oluşturuldu. Türkiye, kuruma 2003’te üye oldu. Kurumun Türkiye için ayırdığı kaynak on bir milyon yedi yüz altmış bin dolar. Bu tasarı, İslam hukukuna uygun özel bir sektör yaratmayı ve büyütmeyi amaçlıyor. 2004’te tepkiler nedeniyle geri çekilen,  bugün yeniden meclis gündemine getirilen tasarı yasalaşırsa Türkiye’nin laik ve çağdaş anayasası ve çağdaş hukuku ile çatışacak.

Türkiye’de bugün yaşanan gelişmeler göstermektedir ki, kazandığımız Lozan zaferinin intikamını almaya, Sevr’i yeniden hayata geçirmeye çalışan ABD ve AB, Siyasal İslamcıları ve bölücüleri sonu Türkiye Cumhuriyeti devletinin dağılmasına varacak bir ülküyle donatmıştır. ABD, kendi güdümünde Türkiye önderliğinde kurulacak bir dünya İslam Birliği ile Asya’daki Müslüman Türk cumhuriyetlerinin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ele geçirebilecek, bu yörelerde Avrupa Birliği ve Rusya etkisiz kalacaktır. Avrupa Birliği ülkeleri de 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından itibaren “Türkiye Ortadoğu ve Asya’daki İslam ve Türk ülkelerinin başına geçsin ve tüm bu bölgeleri Avrupa’nın sömürü alanı haline getirsin” düşüncesiyle Siyasal İslamcıların destekçisidir.

1946 yılından itibaren çok partili sisteme geçiş ile birlikte din, iç ve dış düşmanların işbirliği ile siyasete alet edilmeye başlanmıştır. İrticai kesim ve işbirlikçileri, bir devleti devlet yapan, ulusu birbirine bağlayan dil birliği, yurt birliği gibi temel değerleri ortadan kaldırmak ve ulus bilinciyle yaşayan halkımızı bu değerlerden koparıp ümmetçilik temelinde yapılandırmak için var güçleriyle çalışmaktadır. 1989’dan sonra laikliği savunacak en yetkin ağızlar kurşunlanarak ya da bombalı saldırılarla öldürülüyor, gerçek yurtseverler tehdit ediliyordu. Uğur Mumcu 22 Ocak 1993’te Cumhuriyet’te çıkan “İmam-Subay” başlıklı yazısından 2 gün sonra arabasına konulan patlayıcıyla susturuldu. 22 Ekim 1999’da yine bombalı bir suikastte Ahmet Taner Kışlalı’yı kaybettik. 18 Aralık 2002 Necip Hablemitoğlu gözünden ve ensesinden sıkılan kurşunlarla öldürüldü…

Dünyada din kurallarına göre yönetilen hiçbir ülke bilimde ileri gidememiştir. Bu nedenle emperyalizm, sömürülecek ülkelere bu kefeni biçmektedir. Siyasal İslamcılıkla savaş, emperyalizmle savaştır.

Değerli dostlar, Ulusal Parti olarak, ABD’ye uşaklık eden, ülkemizin nasıl kazanıldığını unutarak halkımızın vicdani inançlarını kendi çıkarları için kullanan, ulusal bağımsızlığımızı ve varlığımızı yok etmeye çalışan iç ve dış düşmanlara karşı diyoruz ki; bu topraklar bizimdir, Mustafa Kemal’in ilke ve devrimlerinin ateşiyle yanar yüreklerimiz.

Aydınlıktan korkmayan nesillere köprü olabilmek için yürüyelim el ele ve hep birlikte haykıralım:

“Ne mutlu Türk’üm diyene!”


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Ne mutlu Türküz bu önemli bir gerçektir...

Saygılar,

Murat Pira, İzmir
17 Haziran 2010


TEK DİL TEK MİLLET GİBİ VARMIDIR

Ne şereftir milletimin şanına
Türk dili işlendi benim kanıma
Arapça kürtçe komuşma yanımda
Türk dili gibi bir dil varmıdır

Bin bir türlü ahenkli name
lerŞarkılar türküler ilahi kasideler
Agıtlar ninniler halay zeybekler
Türk dilinden zengin bir dil varmıdır

Yabancı bir dil katma dilime
Karışık dil kalleştir güvenme
Ayırır böler düşürür birbirine 
Tek dil tek millet gibi var mıdır

Bir dil olmalıdır canda bedende
Türkçe konuş türkçe söyle her yerde
Karışık dil zarar verir devlete
Tek dil gibi güvenli dil varmıdır.

Sabit der aldanma olan her söze
Meyil verme yakın olsa her dile
Muhammed güvendi türk milletine
Özü sözü doğru türk gibi varmıdır.

Ozan Sabit Özdemir, Yozgat
9 Haziran 2010


Atatürk'ün 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sözü;o frekansta asla olamayacak, ve onu kavrayamayacak zihinlere bir beden BOL gelmiş,onun için:İYİ Kİ TÜRK'ÜZ,NE MUTLU TÜRK OLANA! Tarihten önce vardık/Tarihten sonra varız ...        (zihninize-dilinize-kaleminize sağlık yazı için)

Ayşe, Adana
8 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40