Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - Tüm Filistin'de "tek devlet"
TÜRKSOLU
 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Provokatör
Türkiye'yi
savaşa sokacak!
GÖKÇE FIRAT
Gemidekilerin
ölüm emrini
Tayyip Erdoğan verdi!
Tayyip'i ve AKP'yi
İsrail yarattı
ÖZGÜR ERDEM
PKK'dan iç savaş çığlıkları
İNAN KAHRAMANOĞLU
Nâzım, Türkler ve Kürtler
OKAN İŞBECER
Kürtçüler
Deniz'den elini çeksin!
TUĞRUL ÇELİK
"Stratejik derinlik" mi stratejik kerizlik mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Yargıya saldırılar
ve yargı bağımsızlığı
TÜRKKAYA ATAÖV
Tüm Filistin'de
"tek devlet"
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Büyük Ortadoğu Projesi'nde
yeni stratejiler
NURAY GÜNAY
"Türk" demek
"dil" demektir
KAMURAN ÇAM
Atatürk sevgisi
İLYAS SALMAN
Yardım gemisinde
AKP parmağı
ERGİN KONUKSEVER
İsrail Başkonsolosu Elrom'un öldürülmesi
Ulusal Parti "Parti Okulu"
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (24)
 
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Tüm Filistin'de "tek devlet"

Türk gemisine açık denizlerde İsrail saldırısını ülkemizde ve dış dünyada işitmeyen herhalde kalmadı. En başta halkımızdan yaygın ve yoğun tepkiler oldu. Konunun hukuk, tarih, bölgesel güvenlik ve dünya barışı açılarından türlü yanları bulunuyor. Bunların tümüne bir yazıda değinmek olanaksız. Ayrıca, benim bu konuda son yarım yüzyıldır çok yayın yaptığım daha çok yabancı çevrelerde, ama Türkiye’de de biliniyor olmalı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğindeki dizelgedeki yerimi konunun önde gelen uzmanı olarak hâlâ koruyorum. Gene BM’e bağlı, Cenevre merkezli ve ırk ayrımına karşı olan uluslararası örgütün 1976’dan bu yana merkez yöneticilerindenim. Belki bu nedenle, beni önce Sri Lanka başkenti Kolombo’da, ardından Lozan’da dinleyicilere sunan FKÖ temsilcisi “dünyada Filistin üstüne en çok yayın yapmış olan kişi” demişti. Belki doğrudur, ama benim bu değerlendirmeleri aktarmamın nedeni son elli yıldır söylediklerimi burada bir yazıda özetleyemeyeceğimi belirtmektir.

Bu nedenle, yalnız ve yalnız (günümüz gerçekleri çerçevesinde uygulama olanağı çok sınırlı olan, ama) ülküsel ölçüde bir “çözüm” üstünde durmak istiyorum. O da birkaç sözcükle “Filistin’de ‘Tek Devlet’ Önerisi”dir. Kısaca, Filistin’de dört yüz yılı biraz aşan Osmanlı yönetiminde olduğu gibi, bu topraklar üstünde yaşayan herkesin ortak bir yönetimde bir araya gelmesi, birbirileriyle üst çatının kimliği altında birleşmesi ve yaşamlarını ortak devletin geniş sınırları içinde sürdürmeleridir.

Filistin’deki Osmanlı yönetimi eylemsel (edimsel) olarak 401 yıllıktır (1516-1917); hukuken birkaç yıl daha fazladır. Bu yönetim Müslüman ya da Hıristiyan Araplarla Yahudilerin ve geri kalanların “Kutsal Topraklar”da aynı devletin çatısı altında barış içinde uzun yıllar yaşayabileceklerini kanıtlamıştır. Osmanlı’nın “millet” düzenine göre, başkent İstanbul’daki yönetim her din ve mezhebi Ortodoks, Ermeni, Yahudi, Katolik, Protestan ve kuşkusuz Müslüman “milletler” olarak ayrı ayrı tanıyordu. Bunlar kendi din ya da mezheplerinin gereğini özgürce yerine getiriyor, kendi yöneticilerini seçiyor, kendi dillerini kullanıyor, diledikleri işte çalışıyor ve kimileri devlet hizmetinde görev alıyordu.

Bu çerçevede, Araplar, Yahudiler ve ötekiler arasında Filistin’de bugün, belki de günün her saatinde, görülen kan dökümüne benzer olaylar dört yüz küsur yıl görülmedi. Bu uyumu yönlendiren kurallar kuşkusuz vardı. Örneğin, bir padişah fermanı ya da iradesi Ağlama Duvarında homurdanarak dua eden Yahudilerin seslerini, beş-vakit ezan okunurken, Müslümanların müezzinin namaz çağrısını duyabilmeleri için, biraz kısmalarını istemiş, buna ve benzeri kurallara yüzyıllar boyunca uyulmuştur. Toplumlar arasında çatışma, şiddet ve kan dökümü olmamıştır.


Prof. Dr. Türkkaya Ataöv Tunus’ta
Arafat’ın elinden “Filistin Şeref Madalyası”nı eşiyle birlikte alırken (en üstte)
Arafat’ın Prof. Dr. Türkkaya Ataöv’e takdir ve teşekkür mektubu (üstte)

1876’da ve 1908’de Meclis-i Mebusan oluştuğunda, Filistinli Araplar ve Yahudiler orada temsil edildiler. Örneğin, ikinci Mecliste 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 4 Yahudi, 10 Slav ve bir de Vlah (Romen) vardı. Kudüs, Caffa ve Nablus’tan gelen Araplar bu kentlerdeki Filistinlileri temsil ediyorlardı. Filistin’in (İsrail ve Judea Krallıkları dahil olmak üzere) tüm tarihinde, bu topraklarda birden fazla, hem de çok fazla budunsal kökenden insanlar yaşamışlardı. Osmanlı’dan çok önceki yıllarda bile, burada yalnız Yahudileri kapsayan bir Yahudi devleti yoktu.

Bu birliktelik ve denge Birinci Dünya Savaşının sonuna doğru İngiliz Generali E.H.H. Allenby 9 Aralık 1917’de Kudüs’e girer girmez kökünden değişti. Kendi mareşallığa ve viskontluğa yükseltildi, ama Filistinliler, ister Müslüman ister Hıristiyan olsunlar, Osmanlı yönetimindeki tüm haklarını hemen yitirdiler ve bugüne değin hiç kazanmadılar.

Gene 1917 tarihli (ve Britanya Dışişleri Bakanının adını taşıyan) Balfour Bildirisi Yahudilere (devlet değil) bir “ulusal yurt” sözü veriyor, bu arada onlara “siyasal” haklar, ama “Yahudi olmayanlar” dediklerine de yalnız dinsel ve medeni haklar tanıyordu. Bildiriyi okuyan biri “Yahudi olmayan” Filistinli Arapların kıyıda köşede ara sıra göze çarpan ufak bir azınlık olduğunu sanır. Oysa, onlar nüfusun %90’ını oluşturuyorlardı. Bu tanım Britanya’ya gerçek adını söylememek için “Fransa’nın Bask toprağının kuzeyinde oturanlar” demeğe benzer. “Filistin Mandası” üç sınıflamadan “A” olanına girdiğinden, ötekilerden daha önce bağımsızlık adayıydı.

İsrail’in kuruluşu İkinci Dünya Savaşından sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun hukuken bağlayıcı olmayan ve yalnız bir “öneri” niteliğindeki kararıyla olmuştur. ABD’deki o zamanki başkanlık seçimleri ve Yahudi baskı örgütlenmesi de dikkate alınarak, oylama birkaç kez ertelenmiş ve olumsuz oy vereceklerden üç devlete baskı yapılmıştır. Uluslararası Adalet Divanından karar tasarısı için hukuksal yorum istendiğinde, bu kuruluşun kararı da 21-20 gibi çok yakın bir oylama yerine başka türlü çıksaydı, Orta Doğu tarihi de çok farklı olurdu. Bu çevrede uzun deneyimi bulunan ve Filistin’i ikiye bölmenin çıkar yol olmadığını bilen Türkiye ise, 1947’deki İsrail devleti kararına karşı oy kullanmıştı. O yıllarda, Ankara’nın ABD baskısıyla karar değiştirmesi diye bir şey söz konusu değildi.

Sonuçta, İsrail kurulmuş ve onu 1948, 1967 ve 1973 savaşları izlemiştir. Bu toprağa yüzden fazla ülkeden gelen Yahudi göçmenler yerleşmiş, ama gene büyük kitleler doğdukları yerlerde kalmışlardır. Avrupa’da Hitler’in önayak olduğu Yahudi soykırımı “jişuv” denilen bu yerleşmenin itici bir nedeniydi. Oysa, kısaca “antisemitizm” diye bilinen oluşum Batı’nın bir hastalığıydı ve soykırımı yapan da Batı’nın faşist egemen yöneticileriydi, Araplar değil. Ancak, olayın bedelini Araplara ödettiler ve Yahudi göçmenler Filistin toprağını, kaynaklarını, ekonomisini ve siyasetini ele geçirdiler.

Öyle ki, örneğin Amerika gibi uzak ve yabancı bir toprakta doğmuş, ataları sürekli olarak bu deniz-aşırı ülkede yaşamış ve kendi Filistin’i hiç görmemiş olan bir Yahudinin İsrail’e ayak basar basmaz yurttaş olma hakkı varsa da, ataları aynı yerde yüzyıllardır yaşamış olan Filistinli ailenin çocuğu aynı haklara sahip değildi. Bu nedenle ve birbirini izleyen şiddet olayları ve savaşlardan ötürü, kaç kez göçmen ve “vatansız” oldular. Önce, yakın Arap ülkelerine, ardından dünyanın çeşitli ülkelerine dağıldılar. Bunların yığıldıkları Suriye, Ürdün, Lübnan, Irak ve Mısır toplanaklarını geçmiş yıllarda yakından gördüm. Geride kalanlar da ekonomik ve siyasal katılımın dışına itildiler ve olağan azınlık haklarından bile yararlanamadılar. Bu “Yahudi olmayanlar” tanımının içinde kimi Hıristiyanlar, Çerkezler, Duruzîler ve Bahaîler de vardır.

İsrail’in 1948 Savaşındaki zaferinden sonra, eskiden Filistin diye bilinen topraklarda kalanlar temelde askerî bir işgâl düzeninin tutsağı oldular. Bu düzen onların İsrail’in ekonomik genişlemesi uğruna ucuz emek olarak kullanılmağa başlandığı 1966 yılına değin sürdü. Filistinli Arapların bağımsız ekonomik gücünü kırmak da İsrail’in amaçlarından biriydi. Bu nedenle, toprağı, konutu, ortaklığı, banka hesabı ve benzeri hakları elinden alınan Filistinli (Müslüman ya da Hıristiyan) 200.000’den fazla Arap “oralı sayılmayan”, sözde Filistin’den ayrılmış kişilerdi. Onların mallarına, Dünya Siyonist Örgütüne ve Yahudi Ulusal Fonuna ilişkin (1950, 1952 ve 1953 tarihli) yasalar bugün de yürürlüktedir. Günümüzde İsrail’in parçası olan eski Filistin toprağının %93’ü Siyonist örgütün denetimi altındadır ve Yahudi olmayana satılamaz. Silâhlı ve İsrail yasalarına dayalı olan yeni Yahudi yerleşmeleri Gazze’de, Doğu Kudüs’te ve Batı Yakası’nın geri kalan bölümlerinde başlamıştır.

Bunların çevresindeki yüksek, kalın, beton ve tel örgülü duvar, Berlin’deki duvar yıkıldıktan bir süre sonra, Yahudi yerleşmeleriyle gitgide daralan Filistin toprakları arasına girmiştir. Benim Cenevre’deki Birleşmiş Milletler toplantılarında birkaç kez eğildiğim ve yurt dışındaki yazılarda ele aldığım bu konu da artık ülkemizde ayrıca ve ayrıntılı biçimde yazılmalı, tanıtılmalıdır. İsrail yönetimi bu ırkçı duvarın örülmesinde bile ucuz ücretle çalışmak zorunda kalan Filistinli Arapları kullanmıştır.

Anlaşıldığı gibi, İsrail sınırları içinde yaşayan Filistinliler bu ülkenin hukuken kabul edilmiş yurttaşları değillerdir. İsrail’de herkese uygulanan bir yurttaşlık yasası da yoktur. İsrail’deki durum Nelson Mandela’nın başkanlığından önceki yıllarda Güney Afrika’daki “apartheid” düzenine bu yönden benzer. İsrail bir “Yahudi devleti”dir ve bu konumunu ancak “apartheid”e benzeyen bir uygulamayla sürdürebilir. Nitekim, BM Genel Kurulu 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı kararıyla siyasal Siyonizmi “bir ırkçılık ve ırk ayrımı biçimi” olarak tanımlamıştı. Bu karar sonradan uluslararası ilişkilerdeki denge değişikliklerinden ötürü kaldırılmıştır. Bu değişim Madrit’teki sözde Orta Doğu Barış Toplantısıyla (Ekim-Kasım 1991) bağlantılıdır.

Yahudi olmayanlara karşı önyargılı ve ayrımcı yasalar bir yana, (Eşkenazi ve Sefardim) Batılı Yahudilerle (Mizraçim denen) Doğulu Yahudiler arasında da bir ayrım görülüyor. İsrail’e “Dönüş” ve “Yurttaşlık” yasaları kapıyı Yahudilere açıyorlarsa da, o ülkenin gözünde “Yahudi” ancak “halaça”ya (yani din yasalarına) bağlı olarak Yahudi bir anadan doğmuş olan kişidir. Sovyetler Birliği 1991’de dağıldıktan sonra kendini Yahudi sayan ve oradan İsrail’e göçmen isteyen birçok kişi yalnız babaları Yahudi olduğundan bu tanıma uymuyorlar. Talmud’un (sözlü aktarmaya dayalı yasa ve yorum) geleneğini bir yana iterek yalnız Torah’ı (yani, Eski Ahdin ilk beş kitabı olan Tevrat’ı, bir tür Musa şeriatını) “kutsal yasa”nın kaynağı olarak kabul eden yaklaşık 15.000 Karait, kendine “Reform Yahudileri” diyenler, Asur’a “menfa”ya götürülmeden (İÖ 722) önceki Samiriyelilerin bugünkü torunları ve benzerleri İsrail yasalarının tanımına göre Yahudi sayılmıyorlar.

İsrail kurulmadan çok önce, 1920’lerde ve 1930’larda, Hannah Arendt, Martin Buber ve Judah Magnes gibi önemli Yahudi kökenli düşünürler (bugün olduğu gibi) Filistin’in %78’ini kapsayan topraklar üstünde yalnız Yahudiler için tek bir devlete karşıydılar. Bunun çatışmalara, şiddete, kan dökümüne ve savaşlara yol açacağını söylemiş ve İsrail yapısında bir devlete karşı çıkmışlardı. Sözünü ettiğim Yahudi düşünürlerin ilk elden yayımladıklarını New York Halk Kütüphanesinin çok zengin birikiminde buldum ve oraya son yıllarda gelip gittikçe bu kaynakların ya kopyalarını edindim, ya da onlardan geniş notlar aldım. Amacım, bir gün bu konuda (tercihen yabancı dilde ve yurt dışında) bir kitap bastırmaktı. Vardığım bu sonuçları birkaç yıl önce İsviçre’deki bir toplantıda da açıkladım.

Ancak, bu çalışmamı (bitirilmesi gereken başka birçok önemli araştırmayı bir yana koyamadığım için) sona erdirecek zamanı bulamıyorum. Önde gelen Yahudi aydınlarının yalnız Yahudi dininden olanlara açık ırkçı bir devlete karşı oldukları ekseninde topladığım bilgileri bu yazıda özetleyemem. Bu konu başlı başına bir kitap oylumundadır. Çok kısa özeti belki başka bir yazıya girebilir.

Ancak, onların korktukları tehlikeler bölgemizin ve dünyanın başına gelip oturmuştur. “Kutsal Topraklar” denen bu yörede Osmanlı döneminde hiç duyulmamış şiddet tırmanmış ve her iki toplumun ruh yapılarını da etkilemiştir. Seçilmiş hedefler vurulmakta, (çocuklar ve intihar bombacıları dahil olmak üzere) sivil halk her an ölüm korkusuyla yaşamakta, tarım birimleri yakılmakta, ürünler bozulmakta, kuyular yoldüzlerlerle kapatılmakta, ağaçlar kökünden sökülmekte, yapılar kuşatılmakta, yığınla insan içeri tıkılmakta, karşı çıkan Filistin ileri gelenlerinin suyu, ışığı ve haberleşmesi kesilmekte ve yüksek akımlı tellerle örülmüş çimento duvarlar Filistinlilere ayrılmış olan toprakların arasından bile yılan gibi dolanıp kilometrelerce uzamaktadır. Aynı ruh yapısı ivedi insancıl yardım götüren bir Türk gemisine de silâhla saldırmış ve insan öldürmüştür.

BM’nin kurmak istediği devlet Siyonist önderliğin düşündüğünden farklıydı. BM’in demokratik yasalara ve uluslararası ölçülere bağlı kalacak bir devlet düşlediği söylenebilir. Ancak, son 62 yıllık deneyim İsrail’in bambaşka bir yapıda olduğunu, daha açıkçası, şimdi yeryüzündeki tek “apartheid” devlet biçiminde sivrildiğini kanıtlamıştır. Bu ırkçı kuruluşun güçlü silâhlı kuvvetleri ve nükleer savaş başlıklı füzeleri vardır. Silâhlardan arındırılmış Filistin devletini işte bu nükleer güç çepeçevre çevirmiştir. Böylesine bir güçle donatılmış sınırlar Filistinlileri yalnızlığa itmektedir. Bu “apartheid” duvarının bir yanında ise yurttaşlığın tek ölçüsü olarak kanı ve dini yasalaştırmış olan ırkçı bir devlet bulunuyor.

Filistinlilerin bir bölümü 1948’den bu yana, art arda dalgalarla göçüp başka yerlere gittiler. Ama geri kalanı oradadır ve doğurganlığı İsraillilerden daha fazladır. Yahudi kökenliler de oradan ayrılmayacağına göre, bunların birbirlerini kabul ederek birlikte yaşamayı öğrenmeleri gerekir. Oysa, Madrit toplantılarından doğan öneriler de bunları birleştirmiyor, ayırıyor. Bu ayrım çözümü değil, ancak şiddeti gösterir. Birçok Filistinlinin ve çok sayıda İsraillinin de “iki devlet” temeline inandığının kuşkusuz farkındayım. Ne var ki, bu seçenek bir türlü gerçekleşemediği gibi, 1920’lerdeki bir küme Yahudi aydınının da vurgulayıp yinelediği gibi, şiddet ve kan dökümü durmayacak, sürecektir. Kararlarımızı gerçeklere bakarak vereceksek, diyebiliriz ki, olanlar bunu kanıtlıyor.

Yahudi toplumunun, Madrit’le başlayan sözde “barış süreci”nden bugüne değin yer alan olaylara bakarak, ikinci bir seçeneğe açık olması kendi yararınadır. Filistin’de hiçbir yönden eşit olmayan “iki ayrı devlet” seçeneğinin gelip nerelere dayandığını hep birlikte görüyoruz: Savaşlar, her gün kan akması, sürekli güvensizlik ve şimdi de (ABD’nin koruması bile pek para etmeyerek) dünya kamuoyunun İsrail’i kınaması.

Filistin’de çıkar yolun Yahudi, Müslüman ya da Hıristiyan Filistinli ve tüm geri kalanların aynı toprakların olgun yurttaşları olarak birleşmeleri biçiminde düşünülmesinin sırası çoktan gelmiştir. Filistinliler arasında da, Siyonist-olmayan Yahudiler arasında da sürekli barıştan yana ve herkesi kapsayan tek bir kimlikte birleşme eğiliminde kişiler ve kümeler var. Kimi İsrail askerleri tetik çekmede aceleci, ama tümü değil. Güney Afrika’da beyaz Cumhurbaşkanı F.W. de Clerk Nelson Mandela’yla anlaşıp eski ırkçı düzeni sona erdirdi. Amerika Birleşik Devletleri kanlı bir İç Savaştan sonra tek bir ülke olmayı sürdürüyor. Filistin de yalnız Yahudilerin değildir.

Bu yazının kapsamında son iki noktaya değinmeliyim: Biri şu: İsrail’de bugünkü dengesiz yönetimin ülkemizdeki Yahudi kökenli yurttaşlarımızla bir bağlantısı olmadığı gerçeğidir. 1492’de ve sonra Avrupa Yahudilerini tüm ortadan kaldırılmaktan kurtardık. Bununla övünüyoruz. Nazi Almanyasının Yahudi soykırımı çılgınlığında da yalnız yüzlerce olağanüstü aydına değil, binlerce sıradan Yahudi ve demokrat düşünceli kişiye kapılarımızı açtık. Önceleri yurttaşımız olup Avrupa’ya gitmiş olanların resmî belgelerini peşlerinden koş7arak yeniledik; kimilerini sahte pasaportlar düzenleyerek yaşama döndürdük; bunun için kimi diplomatlarımız zor durumlarda kaldı, içlerinden öldürülen de oldu. Bunlardan bir bölümünün adları İsrail’deki şeref duvarlarında kazılıdır. Bu eylemlerimizden ötürü de gururluyuz. Bu lekesiz geçmişimizi böyle koruyacağız.

İkincisi: Obama’nın Türk gemisine İsrail’in saldırmasından sonra yarım ağızlı tepkisi bağlamında, onun bilmesi gereken bir şeyi anımsatmakta yarar var. Birinci Dünya Savaşında Türklerle Amerikalılar kendi aralarında çarpışmadılar, ama birbirine karşı iki ayrı devletler kümesindeydiler. Osmanlı yönetimi Amerikan din yayıcılarının Ermenilere her türlü yardımı yapmasına karşı çıkmadı, onların eylemlerini kolaylaştırdı. Üstelik, Amerikalıların Ermenilerin yedirilip içirilmeleri, giydirilmeleri ve çocuklarının eğitim görmeleri için harcadıkları para Türkiye-karşıtı yaymacalar yoluyla toplanıyordu. Tarihte bunun başka bir örneği var mı? Obama’nın Türk gemisine yapılan saldırı karşısında yarım-ağızlı açıklaması bunları bilmediğini ve yan tuttuğunu kanıtlıyor. Bir karşılaştırma yapsa, Ermeni sorununu da, bugünkü İsrail’i de daha iyi anlar.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


  Tam bağımsız Türkiye... Bir tek önemli konu bu ülkenin tam bağımsız olmasıdır. Saygılar

Murat Pira, İzmir
18 Haziran 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

 
İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 442 8 777   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40