![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım 2 dâkika 50 sâniye oldu; özür dileriz. Sağdıç’ın, Etkin Ân Kılonlaması sırasındaki konuşmalarını vermeye devâm ediyoruz. İyi seyirler. Denetmen notu: Konuşmalarda her hangi bir sıra gözetilmemiştir. Rastgele sunuyoruz. 5. Kısım “Nerede bu herif cidden?” “Bilemeyiz.” “Kendimi de birâz eksik hissediyorum.” “Doğal, Etkin Ân Kılonlaması’ndasınız.” “Doğru. Peki, Kılonlama’yı bitirince, şu ân konuştuklarımızı anımsayabilecek miyim?” “Evet.” “Kılonlama sırasında yaptıklarımı?” “Evet.” “Paralel yaşamlar gibi bir şey bu o zaman.” “Hayır. Yalnızca, aynı yaşamın katmanlaşması. Kılonlama sırasında, paralel ya da fârklı, bir yaşam sürmüyorsunuz. Ayrıca, Kılonlama’da yapacağınız bir şey, burayı da etkileyecektir. Yaşam, aynı yaşam özünde.” “Aynı yaşamı, yaşamalarımız mı fârklı yalnızca?” “Aynen.” “Peki, Kılonlama’da, birini sevsem, burada etkisini nasıl gösterir?” “Bu’nu, bilemiyorum çünkü herkeslere göre değişkenlik gösterebilir. Demem, zaten doğru da olmaz çünkü yaşamınızı etkilemek istemem. Sonuçta, yazgı diye bir şey var.” “Kılonlama’da da, var mı?” “Var, tabiî.” “Umarım, Kılonlanan Ben, aklımdaki yere gider, bizimkini ararken.” “Nasıl istiyorsanız.” “Peki, geri dönünce buraya, Kılon Ben’e ve o Kılon Yaşam’a ne oluyor?” “Kılon Ben dediğiniz, zaten, sizsiniz. Geri dönünce, Kılon Ben, zaten siz oluyorsunuz. Kılonlama ise, kendi başına akmaya devâm ediyor.” “Bu, bir sorun oluşturmaz mı? Örneğin, Kılonlama ile yaşamım, ya bir yerde çakışırlarsa?” “Bunu bilemeyeceğim. Yaşamadan, bazı şeyleri öğrenemeyiz, Sağdıç Bey. Bu konuda, deneyimim yok daha.” “Belkiyse de, ölüm dediğimiz, bu ikisinin birbirleriyle bir yerde, 2 tiren gibi, çarpışmasıdır.” “Bilemeyeceğim, olabilir. Ancak, bence, ölüm :Yaşadıklarımızla, yaşayamadıklarımızın, 2 tiren gibi, birbirleriyle çarpışmasıdır.” 6. Kısım “Cidden, anlamıyorum. Bir beze tutsak ettiler dinimizi. Eskiden, böyle örtünme biçimi yoktu. Çarşaf vardı ancak böyle bir örtünme biçimi yoktu. Bizim geleneğimizde yok bu. Dönüştürülmüş İslâm’ın üniforması. Ve, bu’nu, ilk Türkiye’de uygulamaya soktular çünkü Türkiye’nin, Mazlum Milletler’deki önemini biliyordular. Türkiye’de uygulanacak ve başarılacak her hangi bir şey, Mazlum Milletler’de de başarıya ulaşacaktır çünkü. Bundandır, 38’den beri, Kemâlcilik’i silmeye ve alternatif ya da paralel düşünceler aşılamaya çalışıyorlar bu toprağa. Bu toprak demek, Mazlum Milletler demek. Mazlum Milletler mücâdelesi, Millî Mücâdele’mizin bir devâmıdır tam da bu yüzden. Mazlum Milletler, bir Millî Mücâdele’dir. Birbirlerinden kâtiyen ayrılamazlar. Ayırmak, ikisini de sekteye uğratır. Millî Mücâdele’nin 22’de bittiğini sananlar, yanılıyorlar. Millî Mücâde devâm ediyor, Sağdıç Bey. Nasıl, BeyâzAdam kafasında, 1. Dünya Savaşı’nı bitirmediyse hâlâ; biz de, Millî Mücâdele’mizi daha bitirmemeliyiz. Bitiremeyiz de zaten çünkü bitirdiğimiz ân, önümüze 1. Dünya Savaşı şârtlarını yeniden koyarlar; ki, Sevr’dir bu. Geçtiğimiz yıllarda, Sağdıç Bey, bu’na : ‘Sevr Paranoyası’ deniyordu. Ancak, BeyâzAdam’ın söylem ve eylemleri somutlaştıkça, bu ‘Paranoya’ sözünden vâzgeçti Albinolu Zenciler. Demokrasi ve İnsan Haklarını (ki, Türkler hâriçtir) kullanarak, bu Millî Mücâdele’mizi engellemeye çalışıyorlar. Dini kullanıyorlar, bölücülüğü kullanıyorlar ve sâire. Dincilik, rejimiyle sorunu olan herkeslerce her yerlerde kullanılıyor. Örneğin, Fransa. Fransa’daki lâik cumhuriyet’e karşı olan Kâtolik Kilisesi, Fransa’daki türbân yasağına karşı. Ne ilginç, değil mi?” “Cidden, öyle.” “Dinciler’in milliyeti yok; tıpkı, hâinlerde olduğu gibi. Ve bu Dinciler’in tavırları yüzünden, bütün yeryüzüne inen İslâm, evrenselliğini yitiriyor ve partizanlaşıyor. Türbân da, bunun en büyük göstegesi. Zaten, Dönüştürülmüş İslâm ve türbân yaratıcısı BeyâzAdam da, İslâm’ı bir tek türbâna indirgeyerek, İslâm karşıtlığını bu damardan yürütüyor. Bu, nasıl bir şeydir? Nazi’ler, ilerde yokedecekleri Yâhudiler’i belletmek için, Yâhudiler’in kollarına sarı Davut yıldızı bağlıyordular. Bir Alman, yıldızı gördü mü, kişinin Yâhudi olduğunu anlıyordu; yâni, o yıldızla, bir sığır gibi, Yâhudiler’i damgalıyorlardı. BeyâzAdam, hâlkına, süreçteki düşmanını belletmek için, müslüman kadınları da türbânla damgalıyor. Ortalama bir Hıristıyan’ın algısı için, ortalama ve gerçekten uzak bir Müslüman algısı yaratıyor BeyâzAdam. Algılar, simge ve imgelerle oluşur. BeyâzAdam’ın da, bizim için yarattığı imge ve simge: Türbân’dır. Türbânlı bir yurttaşımız, olaya, benim penceremden bakmayabilir. Olasıdır. Türbâna, velev ki, simge de diyebilir. Ancak, kötü olan şudur: Simgenin, imgeye dönüşmesidir. Türbân simgesi, Müslümanlık imgesine dönüşürse, bu’nun vebâli büyük, ağır ve uzundur. Kimselerin, bu’na hakkı yoktur. Bu, nesne fetişçiliğiylei dine eş koşmaktır. Suçu, sonsuzdur.” “Dediğiniz gibi; türbân, bizim geleneğimizde olmayan bir şey ve türbân denli, köksüz bir şeyden, kök salmaya çalışıyorlar. Tıpkı, milliyeti olmayanların milliyetçiliğinin, ırkçılığa dönüşmesi gibi.” “Aynen. Bu türbân bir moda ve süreç. Süreçler biter. Önemli olan, bu süreçte, dinimizi kurtarmaktır. Zaten, özünde, lâiklik de budur.” 7. Kısım “İnsandaki suçluluk duygusu, başkalarını suçlama olarak ortaya çıkar. Bu’nu, Hâtice konusunda çok yaşadım. Hep başkalarını suçladım. Bundandır ki, başkalarını sevmemeye karar verdim. Oysa ki, sevmediğim kendimmişim. Bu’nu, anladığım gün, başkalarını sevebilmeye başladım.” “Oldu mu birisi?” “Hâtice gibi olmadı ancak oldu.” “Kimdi?” “Suzın. Ama, ben, O’na Sûzân diyordum. Sûzân Çilingiryan.” “Ermeni miydi?” “Evet. İngilizler, Suzın; ben, Sûzân derdim ve çok hoşuna giderdi. Hem bana, hem de O’na, sânkiyse, Türkiye’deyiz gibi gelirdi. Ancak, Hâtice olduğundan, hiçbir zaman tam ısınamadım Sûzân’ı sevmeye. Benim hatam, biliyorum. Ne yapayım? Ancak, çok güzel bir kızdı. Türkmen güzellerine benziyordu. Toroslar’dan aşağı inen allı gelin gibi sânkiyse. Geniş göğüs ve geniş kalça. Hokka burun. Ve bitmek bilmeyen gözler.” “Gözler?” “Aynen. Bitmek bilmeyen gözler. O uzun Anadolu yolları gibi. Sânkiyse, uzunyol sürücüsüymüşüm de, gece gece gidiyorum o yol gibi gözlerde. Hâlâ aklımdadır. Senin bakmana gerek kalmaz o gözlere. Senin yerine de bakar kendine o gözler. Hele, mum ışığında baksanız, gözleri birkaç renk değiştirirdi. Hem de, kara rengi birkaç kez renk değiştirirdi. Siyâh rengin yine siyâh renkte, birkaç kez renk değiştirmesi görülmüş şey değildi. Siyâh, siyâh içresinde nasıl renk değiştirir? Sûzân, değiştirtebiliyordu işte. Baksan, doyamazdın.” “Peki, Ermeni Meselesi’ni konuşur muydunuz hiç?” “Nâdiren. Çok açmamaya çalışırdım. Ancak, bâzen konuşmalarıma gelir ve bana kızardı.” “Anlar mıydı ki?” “Türkçe biliyordu. Hem de, Kâyseri ağzıyla konuşurdu. Çok tatlıydı. Ermeniler, Türkler hâriç, Türkçe’yi en iyi konuşan hâlktır. Konuşmaya doyamazsınız. Türk gibi Türkçe konuşurlar. Ermeni Olayları’nın en acı yanı da budur zaten. Bize benzeyen bir hâlkın, BeyâzAdam’a kanıp, bize ihânet etmesi. Din dışrasında, bir fârkımız yoktur özünde. Hele Gıregoryan Ermeniler’i. Yan yana dursak, anamız ayıramaz bizi. Protestan ya da Kâtolik ise daha bir alafrangadırlar. Zaten, misyonerler yüzünden Protestan ya da Kâtolikleşmişlerdir. Sûzân da, Gıregoryan’dı. Annesi, bir mantı yapardı, Türk annesinden bir fârkı kalmazdı. Ancak, çok evine gidemedim, mâlûm nedenlerden dolayı. Konunun, sürek 1915’e gitmesinden sıkılmıştım. Protestan ve Kâtolik Ermeniler, zamanla, içresinde bulundukları milletlerde erimiştiler; Gıregoryanlar ise, 1915’e tutunarak, asimile olmaktan kurtulmak istiyordular. 1915, O’nların, millî hârcıydı. Bu Sözde Soykırım Savı’nın tersinin kanıtlanması, bütün bir Gıregoryan Ermeni hâlkını bitirebilirdi.” “Neden hep Gıregoryan üzresinde duruyorsunuz? “Ermeniler, Protestan ya da Kâtolik’leri Ermeni kabul etmezler de ondan.” “Bilmiyordum.” “Hep başta dediğim konuya dönüyorduk. Ermeniler suçun kendilerinde olduklarını bildiklerinden, suçu bize atıyordular çünkü ‘1915’, özünde, Ermeni kardeşlerimizin suçluluk duygusundan başka bir şey değildir. Bu suçluluk duygusundan kurtulmak için, sürek suçluyorlar Türk Ulusu’nu. Çok kötü bir tıravma özünde bu. Ben, Hâtice’den ötürü, anlayabiliyorum ancak Türk Milleti’nin bunu kabul etmesi kabullenemez bir şey ve büyük, ağır ve uzun bir haksızlık. Bu’na, dayanamıyorum işte. Haksızlığa dayanamıyorum. Bu yoksul ve mâsum hâlka edilenler kimselere edilmedi. Kimselerin, üzresine bu denli gidilmedi. Ancak, bu ulus, o sessiz soyluluğunu hep korudu yine de. Bizden herkesler özür bekliyorlar ancak ben Dünya’dan özür bekliyorum özünde. Birgün, toplu hâlde ve hâzır olda, bizden özür dileyecekler. En kısa zamanda, Diaspora’nın, Ermeni hâlkını bir arada tutmak için, başka bir şey bulması gerekiyor. Sözde Soykırım, bu işlevi çok da görmüyor çünkü. Zaten görseydi eğer, bu soykırım suçlamasının dozunu her geçen gün arttırmazlardı. Suçlama dozunu hergün arttırıyorlar çünkü içrelerindeki suçluluk duygusu hergün artıyor. Sağlığını yitiriyor Ermeniler sırf bu yüzden. Hemen bırakmaları gerek.” “Bu’na, ben, Ermeni Sendromu diyeceğim.” “İyi söz.” “Bu Ermeni Sendromu, bizim aydınlarda da var.” “Tabiî. Hep dediğim gibi, aydınlarımız da, içrelerindeki suçluluk duygusunu, geçmişlerinden (Kemâl’imiz, Cumhuriyet, Osmanlı, Türklük) çıkarırlar ve geçmişlerini suçlarlar. Çok yineledim belkiyse bu konuyu ancak bu’nu anlatana dek, hep konuşacağım. Zaten, çevremde bu’nları bir tek ben dillendiriyorum.” “Ben sıkılmadım.” “Sağolun. Ben, bu’nları, Londra’da ya da Istanbul’da, hâlka anlatmıyordum özünde çünkü hâlk zaten bu’nları sağduyusuyla biliyordu. Ben, bu’nları, Albinolu Zenciler’imize anlatmaya çalıştım hep.” “Anladılar mı?” “Albinolu Zenciler, BeyâzAdam’ın yeşil sütüyle beslendiği ân, vicdânlarını yitirirler. Vicdân, insanın vatanıdır. Vicdânsız birine hiçbir şeyi anlatamazsınız. Tıpkı, vatansızın tekine, hiçbir şey anlatamayacağınız gibi. Velhâsıl, anlatamadım.” Yaklaşık olarak, Sağdıç ve Suphi Bey’in Kılonlama sırasındaki konuşmaları böyleydi. Konuşma bitince, Sağdıç, eline cebine attı. Konuşma sırasında cebinde olmayan ancak şimdi olan bir şeyin ayırdına vardı :Salinger’in Franny ve Zooey’si. Konuşma sorasında, cebinde olmadığından emindi, Sağdıç. Şimdi cebinde olması, Sağdıç’ı rahatlattı. Cidden de, Kılonlama’ya güvenebilirdi. Yaşam ıskalanmıyordu çünkü 2 târâfta da. Suphi Bey de, durumun fârkına vardı. Gülümsedi. Sağdıç da. Sağdıç, Kılonlama sırasında, neler yaşadığını anlatmak istedi. Tam o sırada, Suphi Bey, cebinden bir bilet çıkardı : ‘Tek Başına Bir Adam’. Sağdıç şaşırdı ‘Ama, nasıl?’ ‘Sizin peşinizden, ben de, Etkin Ân Kılonlaması yaptım ve sizi izledim, başınıza türlü şeyler gelmesin diye. İlk yapışınızda, acemilik kurbanı olabilirdiniz çünkü.’ ‘Sağolun, Suphi Bey.’ ‘Ne demek. Bundandır ki, Kılonlama sırasındaki, yaşadıklarınızı anlatmanıza gerek yok.’ ‘Düşüncelerimi?’ ‘O’nları bilemeyeceğim tabiî.’ ‘Robinson’daki kız örneğin?’ ‘O kızda, ben de, bir Frani havası sezdim açıkçası.’ ‘Ama ben…’ ‘Evet, siz, öyle bir şey hissettiğinizi demediniz ancak, o kızda da bir Hâtice havası olduğundan, Franivâri biz kız olduğunu anlamak hiç de güç değil.’ ‘Doğru dediniz. Bu arada, izlem nasıldı?’ ‘Gitmedim. 2 bilet almıştım ama. İsterseniz, bir GeriDepremeli Ân Titremesi’yle, sinemaya gider, izlemi izler ve geri döneriz.’ Tam, Sağdıç, kafasıyla onaylayacakken, ardlarından bir ses geldi… “Bana yok mu?” “Ulan, neredesin sen?” “Cidden, neredesiniz? Sağdıç Bey’le, beni, epey merâklandırdınız.” “Birâz tek başıma zaman geçirmeye ve düşünmeye gereğim vardı.” “Neyse, çok şükür, başınıza kötü bir hâl gelmemiş.” “Evet. Allah’tan!!! Eeee, ne oldu; anlatsana?!?” “Anlatırım. Ama, birâzdan. Birâz… Soluklanayım.” “Konuşmayı kapatacak mısın?Özledik de.” Tamam. O zaman, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar… Haydi hayırlısı…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 442 8 777 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||